Benim çocukluğumda en muteber saat, TRT'nin saatiydi. Hala öyle mi bilmiyorum, her akşam 'acans'ın başlamasından 5 saniye önce TRT'nin saati ekranda belirirdi. Hafızamda o günlere ilgili en net fotoğraflardan biri de, her akşam TRT ekranında saat belirdiğinde, babamın, "saatini devletin saatine uydurması" ve sonra kurup tekrar yelek cebine yerleştirmesiydi. Kurban Bayramı günlerinde Amerikan medyasının verdiği bir haber, bana hem bu çocukluk anımı hem de adını hayatımda ilk defa 1 yıl kadar önce duyduğum Takiyüddin Efendi'yi hatırlattı. Önce haberi vereyim;
31 Aralık 2008 tarihinde, günümüz 1 saniye fazla olacak. ABD'nin ana saati olan Washington'daki Donanma Gözlemevi saatine, 31 Aralık günü Türkiye saati ile öğlen 11:59'un 59'ncu saniyesinden sonra "1 saniye" daha eklenecek. Dünyanın güneş etrafındaki hareketlerine bağlı saat ayarlaması ile, günümüzde tekonolojinin ve resmiyetin istinat ettiği atom saati arasında zaman farkı oluştuğunda bu uygulamaya gidiliyor.
İnsan soyu, yaklaşık yarım yüzyıldır tabiatla daha uyumlu saniye ayarı olan mekanik saatler yerine, atom saatini referans alıyor. Atomların çok uzun zaman durağan kalabilen titreşimlere sahip oldukları anlaşıldıktan sonra ilk kez ABD'de yapılan çalışmalar ile sezyum atomunun saatler için ideal bir sarkaç olabileceği keşfedildi. 1957′de ilk sezyum atom saati yapıldı ve 1967′de atom saati, yeni uluslar arası zaman birimi olarak tanındı. Atom saatleri, sezyum elementi atomunun 9 milyar 192 milyon 631 bin 770 kez titremesini 1 saniye kabul ediyor. Atom saati sadece dünyanın her yerinde değil, uzayda da dünyadakine benzer sonuç veriyor. Şu anda 10 trilyonda 1 hatayla zamanı ölçebilen saatler de geliştiriliyor. Bu da, bugünden binlerce yıllık günlük takvim yapmaya imkan verebiliyor. Hatta, ABD’de Ulusal Standartlar Enstitüsü’nde üzerinde çalışılan cıva iyonu saatinin, 30 milyar yıl boyunca şaşmadan çalışabileceği tahmin ediliyor. Artık uydudan yer takibi yapabilen GPS cihazlarından borsalara kadar birçok alan, atom saatlerinin hassaslığı ile çalışıyor.
Her iki saati karşılaştırmalı olarak takip eden Paris'teki "Uluslararası Dünya Dönüş Ekseni ve Referans Sistemleri Hizmetleri merkezi", solar zaman ile, atom zamanı arasında dünyanın kendi ekseninde dönüşündeki yavaşlamalardan kaynaklanan zaman farkı oluştuğunda, atom saatine dayalı uluslararası zaman ayarına "artık saniye" eklenmesi gerektiğini ilan ediyor. Dünyanın kendi etrafında dönüşünde yavaşlamaların çeşitli sebepleri var; Ay'ın etkilerinden, depremlere, yağışın bol olduğu mevsimlerden bulutlara ve hatta oluşturdukları kütle ağırlığı sebebiyle barajlara kadar... İlk defa 1972 yılında hayatımıza dahil edilen 'artık saniye', son olarak 31 Aralık 2005 tarihinde eklenmişti.
Bu bir saniye eklenmezse ne olur? Dünyanın yörünge hızındaki değişiklikler dikkat alınmazsa, binlerce yıl sonra insanlar kahvaltı yaparken saatler 8:00'i değil, 20:00'yi gösteriyor olacak. Ancak, bu gerçeğe rağmen "artık saniye" uygulamasına itirazlar da artıyor. Hassaten bu uygulamadan olumsuz etkilenen GPS uzmanları, borsacılar ve benzeri gruplar da son yıllarda, 'artık saniye' uygulamasına karşı gittikçe seslerini yükseltiyor ve, "kahvaltı binlerce yıl sonra akşam saatlerinde yapılacaksa yapılsın. Bırakın atom saati kendince aksın. Boşverin dünyanın yörüngesindeki dönüşü" düşüncesini savunuyor. Saniye küçük ama tartışma büyük yani.
Başlangıçta dakika ve saniye yoktu
Yağmur mevsimi, kar mevsimi, kurak mevsim, harman mevsimi, çiçek mevsimi vardı. İnsan soyunun teknik imkanları arttıkça, tıpkı mekan gibi zamanı da daha detaylı idrak etmeye kullanmaya başladı. Mısırlılar vakti güneşle tayin ettiler. Bir mermere ya da düz bir zemine yerleştirilen önceleri bir taş sonraları bir mil ya da çubuğun gölgesinin boyundan vakit taksimatı yaptılar. 'Saatin dönüş yönü' de bu dönemden bize kalan bir miras. Güneş, kuzey yarımkürede gün içinde yükseldikçe, taşın ya da çubuğun gölgesi de soldan sağa dönüyor. Güney yarımkürede ise güneş doğarken saat taşının ya da çubuğunun gölgesi güneye düşer ve güneş yükseldikçe sağdan sola doğru dönüş yapar. Yani, ilk saat Mısır yerine Güney Afrika'da icat edilseydi, bugün akrep ve yelkovan da sağdan sola dönüyor olacaktı.
Güneş saatlerinin küçük bir defosu vardı. Güneş batınca saat de bitiyordu. Mısırlının güneş saatinin, Avrupa başta olmak üzere dış piyasanın büyük bölümünde tutmasının önünde, gece defosunun dışında bir problem daha vardı. Orta Asyanın ve Avrupa'nın kuzeylerinden kutba kadar, yılın büyük bölümünde güneş yoktu, bulut vardı. Mısırlılar, geceleri için de su saatini icat ettiler. Altı delik bir kova ya da küvette biriken suyun akışından zaman ölçülüyordu. İşte bu su saatleri, güneşe olan ihtiyacı bitirdiği için zamanla güneş saatinin yerini aldı.
Ama su saatleri, asıl antik Yunan medeniyetlerinde gelişti. Ağzı laf yapan ya da ailevi sorunları olan herkesin filozof olduğu ve "saatlerce" nutuk attığı bu Yunan şehirlerinde, özellikle de mahkemelerde hatiplerin konuşmalarına sınırlama getirmek için su saatlerinden konuşma sürelerinin tayininde yararlanıldı. Sadece belirli bir zamanı gösterebilen güneş saatlerinin aksine, su saatleri ile ne kadar zaman geçtiği de ölçülebiliyordu. Bu sebeple işin ehli, su saatinin icadını zaman ölçümünün gerçek başlangıcı sayıyor. Gel gör ki su saatlerinin de defoları vardı. Misal, soğuk memleketlerde suyun akışkanlığı azaldığıdan dolayı farklı süreler çıkıyordu.
Milattan sonra 8'nci yüzyılda güneş ve su saatleri dışında yeni bir saat daha hayatımıza girdi. Bugün bile "zamanın resmini" çizmesi istenecek her 10 kişiden 9'unun sembol olarak kullanacağı kum saatleri... Bu saatler de daha çok, belirli bir işin, ibadetin süresini ya da hızı ölçmekte kullanılıyordu. Kum saatlerinin bize hep yelkenli gemileri hatırlatması boşuna değil. 19'ncu yüzyıla kadar yelkenli gemilerin hızının tespitinde kum saatinden istifade ediliyordu.
Bu saat mevzuuna 17'nci yüzyıla kadar en fazla kafa yoranlar Müslümanlar oldu. 5 vakit namaz, iftar vakti, imsak vakti, sahur, kerahet vakti vs gün içinde hassas bir ayarlamayı gerektirdiğinden bunları tespitle iştigal eden "muvakkıtlar" birçok bilimsel gelişmeye öncülük ettiler. Mesela camilerin avlusuna dikilen sopaların gölgesinin en kısa olduğu anda öğle vakti giriyordu. Sopanın gölgesinin sopanın gölgesinin iki katı uzunluğa ulaştığı an ise ikindi vakti giriyordu. Bu en basit düzenekten, en ayrıntılı ve hassas olanlarına kadar birçok güneş saati ilk defa İslâm dünyasında kullanıldı. Aynı şekilde su saati de tarihteki en mükemmel ve en son haline, Diyarbekirli alim El Ceziri ile ulaştı. Yine, tarihteki ilk saat kulesi Şam'daki Emeviye Camii'nde El Kayserani tarafından 1154 senesinde inşa edildi. Avrupa'daki ilk saat kulesi ise 150 yıl sonra, 1306 yılında bugünkü Anglikan Kilisesinin merkezi olan Salisbury Katedraline inşa edildi. Bugün artık şehirleri süsleyen sanat eseri muamelesi görseler de saat kuleleri, 20'nci yüzyılın ortalarına kadar insanların büyük bölümünün saat sahibi olmaması sebebiyle, sosyal hayatın merkezinde yer aldılar.
Saatin tik takı 16'ncı yüzyılda başladı
Güneş saati, su saati, kum saati hep "zamanın akışını" gösteriyordu. Teknik ilerleyip hayatın detayı artıkça, zamanın döngüsünü de gösterecek bir saate ihtiyaç her geçen gün artıyordu. 16'ncı yüzyılda mekanik saatler icat edildi. Birçok teknolojik icat da olduğu gibi mekanik saat de dini ihtiyaçlara çare ararken icat edildi. İngilizcede `saat` anlamına gelen “clock” kelimesinin Latincede "çan" anlamındaki “clocca”dan gelmesi tesadüf değil. Günlük zamanın tayininde insanları tabiatı gözleme mecburiyetinden kurtaran mekanik saatlerin ilk türlerini 11'nci yüzyılda Endülüslü Müslüman bilim adamları yaptı. Avrupalılar, Endülüslü bilmadamlarında öğrendikleri mekanik saati geliştirdiler. Saatin sesi olarak bilegeldiğimiz "tik tak" sesi, mekanik saatle hayatımıza girdi. Ancak bu ilk mekanik sistemler, bir yerde sabittiler.
1520'li yıllarda mekanik saate sürekli çalışma imkanı verecek zemberek icat edildi. Zemberek, saati sabit bir alet olmaktan çıkarıp, taşınabilir bir nesneye dönüştürdü. Daha sonra cep saatleri yapıldı. Saatin aynı zamanda mücevher haline geldiği dönemdir bu. Endüstri devrimi ile beraber, "mesai" kavramı doğdu. 'Profesyonel mesai' ile 'kol saati'nin aşağı yukarı aynı dönemde hayatımıza girmiş olmaları da kaderin bir ironisi. Zaman artık bir akış değil, kola takılan bir kelepçe. Marx, bu sebeple "saatin kapitalist üretimdeki değer işlevine" dikkat çeker. Püritan çalışma ahlakını yücelten Max Weber ise, "saatin getirdiği disiplinle üretimin rasyonalizasyona yaptığı katkıyı" över. Hikayenin devamını biliyorsunuz.
Takiyüddin Efendi'ye ayıracak birkaç saniyeniz var mı?
İlk mekanik saatlerde dakika ve saniye yoktu. Dakika ve saniyeye ise en çok müneccimler, astronomlar ihtiyaç duyuyordu. Daha küçük zaman dilimlerini gösteren bir saate derinden ihtiyaç duyanlardan biri de Takiyüddin Efendi'diydi. Ben bu meçhul alimin adını hayatımda ilk kez lise öğretmenimden değil, ABD'de doktora yapan Şili'li bir arkadaşımdan duydum maalesef. Takiyüddin Efendi'nin İstanbul'da sadece 7 yıl süre açık tutabildiği rasathanesi, meğer kıymeti çok sonraları anlaşılacak dev keşif ve icatlara sahne olmuş. ABD'de Taqi Al Din diye anıyorlar. "Saniye" denildiği anda Batı'da işin ehlinin aklına ilk gelen bilim adamlarından biri olan Takiyüddin Efendi, Türkiye'de içi boş hamaset ve kupkuru düşmanlık uçlarına savrulmuş tarih tartışmalarının ne kadar derin bir cehalet oluşturduğunun sembollerinden biri belki de.
Şam'da doğmuş bir süre kadılık da yapmış olan Takiyüddin Efendi, maalesef 20'nci yüzyılın ortasına kadar Türkiye'de sıradan bir "müneccim" muamelesi görmüş. Kendisi ile ilgili en değerli akademik çalışmaları yapanlardan biri olan Profesör Sevim Tekeli, Takiyüddin Efendi'nin 1550 yılında Kanuni Sultan Süleyman'a sunduğu kitabı 1956 yılında ilk defa doktora tezi olarak ele alarak, onun hakkında cehalet bulutunu dağıtan ilk isimlerden biri olmuş. Sevim Hanımın hocası Aydın Sayılı'nın hocası, İstanbul kütüphanelerini dolaşırken, içinde bir takım çizimler olan bu kitabı buluyor ve Sayılı'ya, doktora yapacak bir öğrencisine bunu tez çalışması olarak vermesini tembihliyor. O şanslı öğrenci olan Sevim Tekeli'nin doçentlik ve profesörlük tezleri de Taküyiddin Efendi üzerine.
Takiyüddin Efendi'yi İstanbul umerasına ilk takdim edenin Şeyhülislam Hoca Sadettin Efendi olduğu tahmin ediliyor. Takiyüddin'in tahminen 1550 senesinde Kanuni'ye sunduğu El Kevakib-ul Düriyye adlı eseri, İslam dünyasında mekanik saatlere ve saat yapımına ilişkin bilinen ilk eser. 16'ncı yüzyılın en önemli kitapları arasında kabul ediliyor artık. Takîyüddîn kitabında "cep saati" deyimini kullanıyor ki, bırakın cep saatini, Avrupa'da elbiselerde cebin bile kullanılmadığı bir çağ için ne kadar sıradışı bir bakışa sahip olduğunu gösteren bir detay.
Daha sonra gittiği Mısır'dan 1570 yılında tekrar İstanbul'a dönen Takiyüddin Efendi, bir yıl sonra sarayın müneccimbaşı olarak tayin edildi. O güne kadar kullanılan 'Uluğ Bey Zîci'nin artık devre uygun olmadığını ve bu yüzden de yeni cetveller oluşturulmasının gerekliliğini açıklayan raporu ile birlikte Padişahın huzuruna çıkıyor. Hoca Saadettin ve Sokullu Mehmet Paşa, III. Murat’ı Takîyüddîn’in yönetimi altında bir rasat evi kurulmasına ikna ediyorlar. 1573 yılında İstanbul'da Tophane sırtlarına, o dönemin en teknolojik aletleriyle donatılmış rasathane kurulur. İşte Takiyüddin Efendi'nin bu rasatahanedeki çalışmaları sırasında astronomik olayları çok daha dikkatli takip edebilmek için kendi icat ettiği saat ise, tarihte saniyeyi de gösteren ilk saat oldu. Tabii ki bu rasathanenin tek marifeti bu değil...
O vakte kadar astronomi hesaplarında Babil'den beri altmış tabanlı sayı sistemi kullanılıyordu. Bu sistemde tek sayılar, 1, 2, 3, 4, 5 ve 6, çift sayılar da 10, 12, 15, 20, 30 ve 60'tan oluşuyordu. Bir saatin 60 dakika, 1 dakikanın 60 saniye olmasını bu sayı sistemine borçluyuz. Takiyüddin Efendi, devrini aşan bir yenilik daha yaptı ilk defa astronomide, bugün de kullandığımız on tabanlı sayı sistemini kullanır. Daha da ileri giderek, ondalık kesirlere göre trigonometri cetvelleri hazırlar. Astonomi dendiğinde Türkiye'de bile herkesin aklına ilk gelen isim olan Kopernik, trigonometrinin sözünü etmezken, Takiyüddin sinüs, kosinüs, tanjant ve kotanjantın tanımlarını vermiş, ispatlı cetvellerini hazırlamış. Ekliptik ile ekvator arasındaki 23 - 27'lik açıyı ilk defa gerçeğe en yakın dereceyle hesaplamış. Güneşin, günümüzde 61 derece olarak hesaplanan eksen açısını dönemdaşı Kopernik 24 derece hesaplarken bu deha adam 63 derece hesaplamayı başarmış. Optik biliminde de kayda geçebilecek mühim çalışmalar yapan ve bazı mercekler geliştiren Takiyüddin'in ilk teleskobu yapmış olma ihtimali de tartışılıyor artık.
Peki ne oldu bu Taküyeddin Efendi'ye ve rasathanesine?
1577 yılında İstanbul semalarında kuyrukluyıldız belirdi. Derken 1578 yılında bir veba salgını ortaya çıktı. Mihriman Sultan, Şeyhülislam Hamit Efendi, Piyale Paşa da dahil çok sayıda kişi bu salgında vefat etti. Taküyiddin Efendiyi çekemeyenler ve dar görüşlü bir kısım ulema, vebayı, kuyruklu yıldızı asumanın rasat edilmesine bağladılar. Uluğ Beyin ölüm şeklini de nazara vererek, rasathane kurulan yerde belanın afetin eksik olmayacağını iddia ettiler. Devrin Şeyhülislamı Ahmet Şemsettin Efendinin de bu kanaati desteklemesi sebebiyle, Padişah 3'ncü Murat 1580 senesinin ocak ayında rasathanenin "hak ile yeksan edilmesi" emri verdi. Bu ferman üzerine, aynı gece Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa boğazdan gemilerle top ateşiyle Tophane sırtlarındaki rasathaneyi yerle bir etti.
Takiyüddin Efendinin bu bombardmandan hayatını kurtardığı biliniyor ama akıbeti meçhul. Muhtemelen öldürülmekten korktuğu için kayıplara karışıyor. Tarihçilere göre bundan 5 sene sonra 1585 yılında da vefat ediyor. Takiyüddin Efendiye her zaman sahip çıkan Şeyhülislam Hoca Sadettin Efendi de atamız, rasathaneyi başına yıktıran Şeyhülislam Ahmet Şemseddin Efendi de... Örnek alınacak atamız da var, ibret alınacak atamız da...
"Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır..."
Takiyüddin'in Rasathanesi yerle bir edilmeseydi belki de bugün "artık saniye" haberi, New York değil İstanbul mahreçli olur, yine Takiyüddin Efendi kadar sıradışı bir temaşa ustası olan Ahmet Hamdi Tanpınar da Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün romanını değil tarihçesini yazardı, kimbilir...
Arapça'dan dilimize giren saniye tıpkı İngilizcedeki karşılığı "second" gibi "ikinci" demek. Birinci yani "dakika" ise "dikkat" ile aynı kökten geliyor. Birkaç hafta sonra 2009 olacak. Hepimiz için "zaman ne hızlı geçiyor" dertlenmesinin sene-i devriyesi yani. Oysa eskiden bu deyim yılbaşından yılbaşına değil, her "an" muteberdi. Biraz "dikkat" etsek, her "dakika" her "saniye" zaman uçuyor. Saniyenin dakikanın kıymetini bilmeyince senenin de bereketi olmuyor. Uzattım, çok zamanınızı aldım.
Binlerce kilometre uzaktaki babamın saatini kuran o mübarek ellerinden öpüyor, yüzlerce yıl uzaktaki Takiyüddin Efendi'ye geçmiş ve geçecek saniyeler miktarınca rahmet diliyorum.
/Cemal Demir - Haber7
cemaltdemir@gmail.com