SAMSUN SAYFALARI ZİYARET EDİNİZ
İÇİNDEKİLER
»
»
»
Kategorilerim
BelgeBilginlerDinEdebiyatEgitimekonomiGundemHaberIktisatSiyasetleriKitapMediaMonografiPolitikaSahsiyetlerSozlerTarihTarimTutunYasamZaman
İrtibat İçin, samsunblog@gmail.com
Powered by Mcan S.Muratcan KOŞAR
|
Kalkın ve Âşık Olun!

‘’Ey yüreklerinde aşk derdi olmayanlar, kalkın ve âşık olun!’’ (Mevlana)
Biliniz ki ayağa kalktığınız zaman, insanın insana zulmü son bulacak. Paranın ve makamın kirleri üzerinizden dökülecek. Uzaklardan, Gerçeğin kokusunu hissedeceksiniz. Yusuf’un kokusu gelecek burnunuza buram buram. Ve diliniz vuslat türküleri söyleyecek, ruhunuz vuslat günlerini arzulayacak. Rabia’yı meftun eyleyen neydi ki? Neydi ki Yakub’un gözüne inen perdenin sırrı? Ve İbrahim Edhem’e tâcı tahtı terk ettiren, Ya Mevlana’yı Şems uğruna kavuran neydi? Neydi Mevlana’nın Şeb-i Arus özlemi? Âşığın dünyaya meyli, eyvallahı nicedir ki. Âşık ki sevgilinin huzuruna; boynunda kefen; ‘sen vur boynumu’ teslimiyeti içinde gelir. Âşık için her ölüm kavuşmadır, yeter ki ölüm sevgilinin elinden olsun. Leyla’yı sevenin kınanma korkusu mu olurmuş. Hiç rüsvay olmaktan korkar mı bir âşık. ‘’Ey yüreklerinde aşk derdi olmayanlar, kalkın ve âşık olun!’’ Biliniz ki ayağa kalktığınız zaman, içinizdeki hazineleriniz dökülüverecek her bir yanınızdan. Hazinelerinizin farkına varacaksınız. Ve gönlünüze ve gözlerinize ve sözlerinize kötülük takılmayacak. Kuşu Süleyman’a müptela kılan neydi ki? Neydi ki bir damlacık göğsündeki iksir? Ve Belkıs’a malı-mülkü terk ettiren neydi ki sonra? Aşkın ışığı parladı mı gözbebeğinde, başka ışıkların feri mi kalır. Gözbebeği aşkı gördü mü, başka güzellik mi girer içine. Her yan gülistan olsa ve her kırmızı yakut, her mavi sedef, her yeşil yeşim olsa ne önemi var ki âşık için, Sevgili varken. ‘’Bir’’i sevenin gözüne ‘’Bir’’den özge yar mi girermiş. Hiç kalbinin kuvvetini dört bir yana dağıtır mı bir âşık? ‘’Ey yüreklerinde aşk derdi olmayanlar, kalkın ve âşık olun!’’ Biliniz ki ayağa kalktığınız zaman, âdemliğinizi hatırlayacaksınız hemencecik. Sınandığınızı ve sınanmakta olduğunuzu hatırlayacaksınız. Ve sonra hatırlanması gerekenlerin en güzelini hatırlayacaksınız. Aşkı da hatırlayacaksınız sonra. Havva’yı Adem’e meftun eyleyen neydi ki? Neydi ki yaşamayı değerli ve kutsal kılan? Neydi Musa’yı Firavun’a meydan okutan? Musa’nın (as) azarladığı çobanı gönülden söyleten neydi ki? Hani Musa Aleyhisselam ıssız bir yoldan geçerken çoban Musa’dan habersiz sesleniyordu Rabbine: ‘’Ey benim güzel Allahım, bana yüzünü göster de sana iyilik edeyim. Sana koyunlarımdan süt sağıp ikram edeyim. Sonra yatırıp dizlerime bitlerini kırayım!’’ Ve çoban, Musa Aleyhisselam tarafından bir güzel azarlanmıştı. ‘’Ağzına pamuk tıka be adam, sen Allah’ı ne zannedersin ki?’’ Ve Musa Aleyhisselam Rabbi tarafından uyarılmıştı, hemencecik; ‘’Ya Musa biz kulumuzun gönlüne bakarız!’’ diye. Çobanın gönlündeki neydi ki? Rabbimiz gönüllerdeki neye bakar ki? O’nu sevenin dilinde kusur mu olurmuş. Hiç azarlanır mı sonra bir âşık. ‘’Ey yüreklerinde aşk derdi olmayanlar, kalkın ve âşık olun!’’ Biliniz ki ayağa kalktığınız zaman iyileşivereceksiniz. Dünyanın bütün tozlarını silkivereceksiniz üzerinizden. Bir kutsal su ile dupduru olacaksınız. Her bir dertten kurtulmanın adıdır aşk. İbrahim’i ateşe müptela kılan neydi ki? Neydi ki ateşin bağrındaki gülistanın sırrı? Ve neydi Zeliha’nın Nemrut’a isyanının sebebi? Her gönül bu sırrı duyup hissetmeseydi âlemde, ateşe ne lüzum kalırdı ki. Aşk sırrına eren âşığa ateşten ziyan gelmez. Âşığa firavun korkusu nicedir ki. Âşık ki sevdiği uğruna elinde baltasıyla şekle şemale meydan okuyandır. Ve yüreklerdeki firavun saltanatına, elindeki baltayı savurandır. Ve gönlündeki putları bir bir kırandır. Âşık ki gönlünde En Sevgili’ye putsuz bir saray kurandır. O’nu sevenin ateş korkusu mu olurmuş. Hiç gönlünde putlarla yaşamayı kabul eder mi bir âşık. ‘’Ey yüreklerinde aşk derdi olmayanlar, kalkın ve âşık olun.’’ Biliniz ki ayağa kalktığınız zaman Sevgili’yi (s.a.s) göreceksiniz hemencecik. Bir nûr ile bütün dünyanız aydınlanacak. Bir gül ile gülistan olacak hayatınız. Bülbülü güle müptela kılan neydi ki? Neydi ki kuru ağacı inleten? Neydi ki Veysel Karani’yi çöllere düşüren? Ve Bedir’de ve Uhud’da kelle koltukta savaştıran neydi sahabeyi? Musab’ı bütün uzuvları kopuncaya kadar savaştıran neydi? Hani Uhud’da o talihsiz günün talihsiz bir anında, yürekleri burkan bir ses duyulmuştu. ‘’Peygamber öldü!’’ Kolu kanadı kırılmıştı ashabın, bu haberi duyunca yürekleri yanar olmuştu alev alev. Ve Hazreti Enes (r.a) sahabeden bir kısmını, bitkin ve üzüntülü bir halde otururlarken buldu. ‘’Ne oldu neden oturuyorsunuz?’’ diye sordu. ‘’Peygamber öldü .’’ dedi ashab. Ve kükredi Enes (r.a); ‘’O öldüyse yaşayıp da ne yapacaksınız? Öyleyse kalkın ve ölün.’’ buyurdu. Ölmek; O Sevgili’ye kavuşmaktı o an. Ölmek sevmenin gerçek adıydı. Sonra; ‘’Kalkın ve aşkınıza kavuşundu.’’ bu sözün diğer anlamı. O’nu sevenin ölüm korkusu mu olur? Hiç gülsüz yaşayabilir mi bir bülbül. Ey yüreklerinde aşk derdi olanlar, kalkın ve âşık olun! Biliniz ki ayağa kalktığınız zaman gerçekleri göreceksiniz. Yani ki EN Sevgili’yi göreceksiniz. /Arifhan Akpınar |
Tarih: 13:18, 24/12/2008 Kategori: Yasam |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
'Bir saniye'ye bakar mısınız?

Benim çocukluğumda en muteber saat, TRT'nin saatiydi. Hala öyle mi bilmiyorum, her akşam 'acans'ın başlamasından 5 saniye önce TRT'nin saati ekranda belirirdi. Hafızamda o günlere ilgili en net fotoğraflardan biri de, her akşam TRT ekranında saat belirdiğinde, babamın, "saatini devletin saatine uydurması" ve sonra kurup tekrar yelek cebine yerleştirmesiydi. Kurban Bayramı günlerinde Amerikan medyasının verdiği bir haber, bana hem bu çocukluk anımı hem de adını hayatımda ilk defa 1 yıl kadar önce duyduğum Takiyüddin Efendi'yi hatırlattı. Önce haberi vereyim; 31 Aralık 2008 tarihinde, günümüz 1 saniye fazla olacak. ABD'nin ana saati olan Washington'daki Donanma Gözlemevi saatine, 31 Aralık günü Türkiye saati ile öğlen 11:59'un 59'ncu saniyesinden sonra "1 saniye" daha eklenecek. Dünyanın güneş etrafındaki hareketlerine bağlı saat ayarlaması ile, günümüzde tekonolojinin ve resmiyetin istinat ettiği atom saati arasında zaman farkı oluştuğunda bu uygulamaya gidiliyor. İnsan soyu, yaklaşık yarım yüzyıldır tabiatla daha uyumlu saniye ayarı olan mekanik saatler yerine, atom saatini referans alıyor. Atomların çok uzun zaman durağan kalabilen titreşimlere sahip oldukları anlaşıldıktan sonra ilk kez ABD'de yapılan çalışmalar ile sezyum atomunun saatler için ideal bir sarkaç olabileceği keşfedildi. 1957′de ilk sezyum atom saati yapıldı ve 1967′de atom saati, yeni uluslar arası zaman birimi olarak tanındı. Atom saatleri, sezyum elementi atomunun 9 milyar 192 milyon 631 bin 770 kez titremesini 1 saniye kabul ediyor. Atom saati sadece dünyanın her yerinde değil, uzayda da dünyadakine benzer sonuç veriyor. Şu anda 10 trilyonda 1 hatayla zamanı ölçebilen saatler de geliştiriliyor. Bu da, bugünden binlerce yıllık günlük takvim yapmaya imkan verebiliyor. Hatta, ABD’de Ulusal Standartlar Enstitüsü’nde üzerinde çalışılan cıva iyonu saatinin, 30 milyar yıl boyunca şaşmadan çalışabileceği tahmin ediliyor. Artık uydudan yer takibi yapabilen GPS cihazlarından borsalara kadar birçok alan, atom saatlerinin hassaslığı ile çalışıyor. Her iki saati karşılaştırmalı olarak takip eden Paris'teki "Uluslararası Dünya Dönüş Ekseni ve Referans Sistemleri Hizmetleri merkezi", solar zaman ile, atom zamanı arasında dünyanın kendi ekseninde dönüşündeki yavaşlamalardan kaynaklanan zaman farkı oluştuğunda, atom saatine dayalı uluslararası zaman ayarına "artık saniye" eklenmesi gerektiğini ilan ediyor. Dünyanın kendi etrafında dönüşünde yavaşlamaların çeşitli sebepleri var; Ay'ın etkilerinden, depremlere, yağışın bol olduğu mevsimlerden bulutlara ve hatta oluşturdukları kütle ağırlığı sebebiyle barajlara kadar... İlk defa 1972 yılında hayatımıza dahil edilen 'artık saniye', son olarak 31 Aralık 2005 tarihinde eklenmişti. Bu bir saniye eklenmezse ne olur? Dünyanın yörünge hızındaki değişiklikler dikkat alınmazsa, binlerce yıl sonra insanlar kahvaltı yaparken saatler 8:00'i değil, 20:00'yi gösteriyor olacak. Ancak, bu gerçeğe rağmen "artık saniye" uygulamasına itirazlar da artıyor. Hassaten bu uygulamadan olumsuz etkilenen GPS uzmanları, borsacılar ve benzeri gruplar da son yıllarda, 'artık saniye' uygulamasına karşı gittikçe seslerini yükseltiyor ve, "kahvaltı binlerce yıl sonra akşam saatlerinde yapılacaksa yapılsın. Bırakın atom saati kendince aksın. Boşverin dünyanın yörüngesindeki dönüşü" düşüncesini savunuyor. Saniye küçük ama tartışma büyük yani. Başlangıçta dakika ve saniye yoktu Yağmur mevsimi, kar mevsimi, kurak mevsim, harman mevsimi, çiçek mevsimi vardı. İnsan soyunun teknik imkanları arttıkça, tıpkı mekan gibi zamanı da daha detaylı idrak etmeye kullanmaya başladı. Mısırlılar vakti güneşle tayin ettiler. Bir mermere ya da düz bir zemine yerleştirilen önceleri bir taş sonraları bir mil ya da çubuğun gölgesinin boyundan vakit taksimatı yaptılar. 'Saatin dönüş yönü' de bu dönemden bize kalan bir miras. Güneş, kuzey yarımkürede gün içinde yükseldikçe, taşın ya da çubuğun gölgesi de soldan sağa dönüyor. Güney yarımkürede ise güneş doğarken saat taşının ya da çubuğunun gölgesi güneye düşer ve güneş yükseldikçe sağdan sola doğru dönüş yapar. Yani, ilk saat Mısır yerine Güney Afrika'da icat edilseydi, bugün akrep ve yelkovan da sağdan sola dönüyor olacaktı. Güneş saatlerinin küçük bir defosu vardı. Güneş batınca saat de bitiyordu. Mısırlının güneş saatinin, Avrupa başta olmak üzere dış piyasanın büyük bölümünde tutmasının önünde, gece defosunun dışında bir problem daha vardı. Orta Asyanın ve Avrupa'nın kuzeylerinden kutba kadar, yılın büyük bölümünde güneş yoktu, bulut vardı. Mısırlılar, geceleri için de su saatini icat ettiler. Altı delik bir kova ya da küvette biriken suyun akışından zaman ölçülüyordu. İşte bu su saatleri, güneşe olan ihtiyacı bitirdiği için zamanla güneş saatinin yerini aldı. Ama su saatleri, asıl antik Yunan medeniyetlerinde gelişti. Ağzı laf yapan ya da ailevi sorunları olan herkesin filozof olduğu ve "saatlerce" nutuk attığı bu Yunan şehirlerinde, özellikle de mahkemelerde hatiplerin konuşmalarına sınırlama getirmek için su saatlerinden konuşma sürelerinin tayininde yararlanıldı. Sadece belirli bir zamanı gösterebilen güneş saatlerinin aksine, su saatleri ile ne kadar zaman geçtiği de ölçülebiliyordu. Bu sebeple işin ehli, su saatinin icadını zaman ölçümünün gerçek başlangıcı sayıyor. Gel gör ki su saatlerinin de defoları vardı. Misal, soğuk memleketlerde suyun akışkanlığı azaldığıdan dolayı farklı süreler çıkıyordu. Milattan sonra 8'nci yüzyılda güneş ve su saatleri dışında yeni bir saat daha hayatımıza girdi. Bugün bile "zamanın resmini" çizmesi istenecek her 10 kişiden 9'unun sembol olarak kullanacağı kum saatleri... Bu saatler de daha çok, belirli bir işin, ibadetin süresini ya da hızı ölçmekte kullanılıyordu. Kum saatlerinin bize hep yelkenli gemileri hatırlatması boşuna değil. 19'ncu yüzyıla kadar yelkenli gemilerin hızının tespitinde kum saatinden istifade ediliyordu. Bu saat mevzuuna 17'nci yüzyıla kadar en fazla kafa yoranlar Müslümanlar oldu. 5 vakit namaz, iftar vakti, imsak vakti, sahur, kerahet vakti vs gün içinde hassas bir ayarlamayı gerektirdiğinden bunları tespitle iştigal eden "muvakkıtlar" birçok bilimsel gelişmeye öncülük ettiler. Mesela camilerin avlusuna dikilen sopaların gölgesinin en kısa olduğu anda öğle vakti giriyordu. Sopanın gölgesinin sopanın gölgesinin iki katı uzunluğa ulaştığı an ise ikindi vakti giriyordu. Bu en basit düzenekten, en ayrıntılı ve hassas olanlarına kadar birçok güneş saati ilk defa İslâm dünyasında kullanıldı. Aynı şekilde su saati de tarihteki en mükemmel ve en son haline, Diyarbekirli alim El Ceziri ile ulaştı. Yine, tarihteki ilk saat kulesi Şam'daki Emeviye Camii'nde El Kayserani tarafından 1154 senesinde inşa edildi. Avrupa'daki ilk saat kulesi ise 150 yıl sonra, 1306 yılında bugünkü Anglikan Kilisesinin merkezi olan Salisbury Katedraline inşa edildi. Bugün artık şehirleri süsleyen sanat eseri muamelesi görseler de saat kuleleri, 20'nci yüzyılın ortalarına kadar insanların büyük bölümünün saat sahibi olmaması sebebiyle, sosyal hayatın merkezinde yer aldılar. Saatin tik takı 16'ncı yüzyılda başladı Güneş saati, su saati, kum saati hep "zamanın akışını" gösteriyordu. Teknik ilerleyip hayatın detayı artıkça, zamanın döngüsünü de gösterecek bir saate ihtiyaç her geçen gün artıyordu. 16'ncı yüzyılda mekanik saatler icat edildi. Birçok teknolojik icat da olduğu gibi mekanik saat de dini ihtiyaçlara çare ararken icat edildi. İngilizcede `saat` anlamına gelen “clock” kelimesinin Latincede "çan" anlamındaki “clocca”dan gelmesi tesadüf değil. Günlük zamanın tayininde insanları tabiatı gözleme mecburiyetinden kurtaran mekanik saatlerin ilk türlerini 11'nci yüzyılda Endülüslü Müslüman bilim adamları yaptı. Avrupalılar, Endülüslü bilmadamlarında öğrendikleri mekanik saati geliştirdiler. Saatin sesi olarak bilegeldiğimiz "tik tak" sesi, mekanik saatle hayatımıza girdi. Ancak bu ilk mekanik sistemler, bir yerde sabittiler. 1520'li yıllarda mekanik saate sürekli çalışma imkanı verecek zemberek icat edildi. Zemberek, saati sabit bir alet olmaktan çıkarıp, taşınabilir bir nesneye dönüştürdü. Daha sonra cep saatleri yapıldı. Saatin aynı zamanda mücevher haline geldiği dönemdir bu. Endüstri devrimi ile beraber, "mesai" kavramı doğdu. 'Profesyonel mesai' ile 'kol saati'nin aşağı yukarı aynı dönemde hayatımıza girmiş olmaları da kaderin bir ironisi. Zaman artık bir akış değil, kola takılan bir kelepçe. Marx, bu sebeple "saatin kapitalist üretimdeki değer işlevine" dikkat çeker. Püritan çalışma ahlakını yücelten Max Weber ise, "saatin getirdiği disiplinle üretimin rasyonalizasyona yaptığı katkıyı" över. Hikayenin devamını biliyorsunuz. Takiyüddin Efendi'ye ayıracak birkaç saniyeniz var mı? İlk mekanik saatlerde dakika ve saniye yoktu. Dakika ve saniyeye ise en çok müneccimler, astronomlar ihtiyaç duyuyordu. Daha küçük zaman dilimlerini gösteren bir saate derinden ihtiyaç duyanlardan biri de Takiyüddin Efendi'diydi. Ben bu meçhul alimin adını hayatımda ilk kez lise öğretmenimden değil, ABD'de doktora yapan Şili'li bir arkadaşımdan duydum maalesef. Takiyüddin Efendi'nin İstanbul'da sadece 7 yıl süre açık tutabildiği rasathanesi, meğer kıymeti çok sonraları anlaşılacak dev keşif ve icatlara sahne olmuş. ABD'de Taqi Al Din diye anıyorlar. "Saniye" denildiği anda Batı'da işin ehlinin aklına ilk gelen bilim adamlarından biri olan Takiyüddin Efendi, Türkiye'de içi boş hamaset ve kupkuru düşmanlık uçlarına savrulmuş tarih tartışmalarının ne kadar derin bir cehalet oluşturduğunun sembollerinden biri belki de. Şam'da doğmuş bir süre kadılık da yapmış olan Takiyüddin Efendi, maalesef 20'nci yüzyılın ortasına kadar Türkiye'de sıradan bir "müneccim" muamelesi görmüş. Kendisi ile ilgili en değerli akademik çalışmaları yapanlardan biri olan Profesör Sevim Tekeli, Takiyüddin Efendi'nin 1550 yılında Kanuni Sultan Süleyman'a sunduğu kitabı 1956 yılında ilk defa doktora tezi olarak ele alarak, onun hakkında cehalet bulutunu dağıtan ilk isimlerden biri olmuş. Sevim Hanımın hocası Aydın Sayılı'nın hocası, İstanbul kütüphanelerini dolaşırken, içinde bir takım çizimler olan bu kitabı buluyor ve Sayılı'ya, doktora yapacak bir öğrencisine bunu tez çalışması olarak vermesini tembihliyor. O şanslı öğrenci olan Sevim Tekeli'nin doçentlik ve profesörlük tezleri de Taküyiddin Efendi üzerine. Takiyüddin Efendi'yi İstanbul umerasına ilk takdim edenin Şeyhülislam Hoca Sadettin Efendi olduğu tahmin ediliyor. Takiyüddin'in tahminen 1550 senesinde Kanuni'ye sunduğu El Kevakib-ul Düriyye adlı eseri, İslam dünyasında mekanik saatlere ve saat yapımına ilişkin bilinen ilk eser. 16'ncı yüzyılın en önemli kitapları arasında kabul ediliyor artık. Takîyüddîn kitabında "cep saati" deyimini kullanıyor ki, bırakın cep saatini, Avrupa'da elbiselerde cebin bile kullanılmadığı bir çağ için ne kadar sıradışı bir bakışa sahip olduğunu gösteren bir detay. Daha sonra gittiği Mısır'dan 1570 yılında tekrar İstanbul'a dönen Takiyüddin Efendi, bir yıl sonra sarayın müneccimbaşı olarak tayin edildi. O güne kadar kullanılan 'Uluğ Bey Zîci'nin artık devre uygun olmadığını ve bu yüzden de yeni cetveller oluşturulmasının gerekliliğini açıklayan raporu ile birlikte Padişahın huzuruna çıkıyor. Hoca Saadettin ve Sokullu Mehmet Paşa, III. Murat’ı Takîyüddîn’in yönetimi altında bir rasat evi kurulmasına ikna ediyorlar. 1573 yılında İstanbul'da Tophane sırtlarına, o dönemin en teknolojik aletleriyle donatılmış rasathane kurulur. İşte Takiyüddin Efendi'nin bu rasatahanedeki çalışmaları sırasında astronomik olayları çok daha dikkatli takip edebilmek için kendi icat ettiği saat ise, tarihte saniyeyi de gösteren ilk saat oldu. Tabii ki bu rasathanenin tek marifeti bu değil... O vakte kadar astronomi hesaplarında Babil'den beri altmış tabanlı sayı sistemi kullanılıyordu. Bu sistemde tek sayılar, 1, 2, 3, 4, 5 ve 6, çift sayılar da 10, 12, 15, 20, 30 ve 60'tan oluşuyordu. Bir saatin 60 dakika, 1 dakikanın 60 saniye olmasını bu sayı sistemine borçluyuz. Takiyüddin Efendi, devrini aşan bir yenilik daha yaptı ilk defa astronomide, bugün de kullandığımız on tabanlı sayı sistemini kullanır. Daha da ileri giderek, ondalık kesirlere göre trigonometri cetvelleri hazırlar. Astonomi dendiğinde Türkiye'de bile herkesin aklına ilk gelen isim olan Kopernik, trigonometrinin sözünü etmezken, Takiyüddin sinüs, kosinüs, tanjant ve kotanjantın tanımlarını vermiş, ispatlı cetvellerini hazırlamış. Ekliptik ile ekvator arasındaki 23 - 27'lik açıyı ilk defa gerçeğe en yakın dereceyle hesaplamış. Güneşin, günümüzde 61 derece olarak hesaplanan eksen açısını dönemdaşı Kopernik 24 derece hesaplarken bu deha adam 63 derece hesaplamayı başarmış. Optik biliminde de kayda geçebilecek mühim çalışmalar yapan ve bazı mercekler geliştiren Takiyüddin'in ilk teleskobu yapmış olma ihtimali de tartışılıyor artık. Peki ne oldu bu Taküyeddin Efendi'ye ve rasathanesine? 1577 yılında İstanbul semalarında kuyrukluyıldız belirdi. Derken 1578 yılında bir veba salgını ortaya çıktı. Mihriman Sultan, Şeyhülislam Hamit Efendi, Piyale Paşa da dahil çok sayıda kişi bu salgında vefat etti. Taküyiddin Efendiyi çekemeyenler ve dar görüşlü bir kısım ulema, vebayı, kuyruklu yıldızı asumanın rasat edilmesine bağladılar. Uluğ Beyin ölüm şeklini de nazara vererek, rasathane kurulan yerde belanın afetin eksik olmayacağını iddia ettiler. Devrin Şeyhülislamı Ahmet Şemsettin Efendinin de bu kanaati desteklemesi sebebiyle, Padişah 3'ncü Murat 1580 senesinin ocak ayında rasathanenin "hak ile yeksan edilmesi" emri verdi. Bu ferman üzerine, aynı gece Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa boğazdan gemilerle top ateşiyle Tophane sırtlarındaki rasathaneyi yerle bir etti. Takiyüddin Efendinin bu bombardmandan hayatını kurtardığı biliniyor ama akıbeti meçhul. Muhtemelen öldürülmekten korktuğu için kayıplara karışıyor. Tarihçilere göre bundan 5 sene sonra 1585 yılında da vefat ediyor. Takiyüddin Efendiye her zaman sahip çıkan Şeyhülislam Hoca Sadettin Efendi de atamız, rasathaneyi başına yıktıran Şeyhülislam Ahmet Şemseddin Efendi de... Örnek alınacak atamız da var, ibret alınacak atamız da... "Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır..." Takiyüddin'in Rasathanesi yerle bir edilmeseydi belki de bugün "artık saniye" haberi, New York değil İstanbul mahreçli olur, yine Takiyüddin Efendi kadar sıradışı bir temaşa ustası olan Ahmet Hamdi Tanpınar da Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün romanını değil tarihçesini yazardı, kimbilir... Arapça'dan dilimize giren saniye tıpkı İngilizcedeki karşılığı "second" gibi "ikinci" demek. Birinci yani "dakika" ise "dikkat" ile aynı kökten geliyor. Birkaç hafta sonra 2009 olacak. Hepimiz için "zaman ne hızlı geçiyor" dertlenmesinin sene-i devriyesi yani. Oysa eskiden bu deyim yılbaşından yılbaşına değil, her "an" muteberdi. Biraz "dikkat" etsek, her "dakika" her "saniye" zaman uçuyor. Saniyenin dakikanın kıymetini bilmeyince senenin de bereketi olmuyor. Uzattım, çok zamanınızı aldım. Binlerce kilometre uzaktaki babamın saatini kuran o mübarek ellerinden öpüyor, yüzlerce yıl uzaktaki Takiyüddin Efendi'ye geçmiş ve geçecek saniyeler miktarınca rahmet diliyorum. /Cemal Demir - Haber7 cemaltdemir@gmail.com |
Tarih: 12:36, 15/12/2008 Kategori: Yasam |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Okşamak Neden Önemli, İşte Sırrı…

Kurban Bayramı’nı idrak ediyoruz. Kuşkusuz bayramlar toplumsal kaynaşma için önemli fırsatlardır. Dargınların bile kalbinin yumuşadığı, bayram vesilesi bile ile olsa ellerin tokalaşma amacıyla birbirine değdikten sonra husumet ve kinlerin azalma eğilimine girdiği bu günler toplumsal ruh sağlığımız açısından da önemli katkılar yapmaktadır. Bayramlaşmak amacıyla yapılan tokalaşmaların ve sarılmaların kişilerin ruh sağlığı üzerinde olumlu etki yaptığı bilimsel araştırmalarla da kanıtlanmıştır. Bilim adamları yaptıkları araştırmalarda dokunmanın iyileştirici, teskin edici ve iletişim bağlamında samimiyet artırıcı yönünü keşfetmişlerdir. Harvard Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma bilim adamlarını da şaşırtan önemli sonuçlar ortaya koymuştur. Ameliyat edilmek üzere bekleyen aynı dertten mustarip iki grup hasta üzerinde çalışma ilginç sonuçlar ortaya koymuştur. Doktorlar ameliyat öncesi ve sonrasında ilk grup hastanın odasına gelerek onlara selam verip, durumlarının nasıl olduğunu sorarlarken, diğer gruba uyguladıkları farklı tek şey, aynı işi ellerini hastaların omuzlarına koyarak yapmak olur. Araştırmanın sonunda, doktorların omuzlarına dokunarak hal ve hatırlarını sorduğu ikinci grup hastanın diğerlerinden çabuk iyileştiği ve üç gün önce taburcu edildikleri görülür. Ülkede benzer tecrübeyi yaşayan çok sayıda doktor bulunduğu anlaşılınca, ‘‘Dokunma Araştırma Merkezleri’’ kurulmaya başlanır. Dokunmanın ve tensel temasın insanlar üzerinde oluşturduğu pozitif enerjiye bir başka örnek de şudur: Amerika’da bir aile, evlilik dışı çocuk sahibi olan kızlarını öldürmek isterlerse de, korkularından cesaret edemezler. Kızlarını Christmas adındaki bebeğiyle birlikte evlerinin altındaki karanlık mahzene kilitlerler. Yaptıkları tek iş, arada bir kapı aralığından kuru ekmek atmak olur. Aradan beş yıl geçer. Mahzenden sesler geldiğini duyan bir kişi durumu polise bildirir. Gerçek ortaya çıktığında sadece tıp dünyası değil, Amerikan toplumu da ayağa kalkar. Anneyi dinleyen doktorlar, anne ve kızı yaşatan tek şeyin, sürekli birbirlerine sarılmaları, sevip okşamaları olduğu sonucuna varırlar. Verilere göre Amerika’da yılda 470 bin erken (prematüre) doğum gerçekleşiyor… Bu tür bebeklerin normale dönünceye kadar hastanede kalması ailelere ve sağlık sigortası hizmeti veren kurumlara yüklü maliyet getiriyor. Doktorlar, süt verilirken sırtı sıvazlanan bebeklerin normalden hızlı gelişme seyri izlediklerini ve beklenenden daha kısa sürede taburcu edildiklerini tespit edince, sırf bu uygulamanın ülkeye sağladığı kaynak tasarrufunun 4 milyar 700 milyon dolara ulaştığı görülmüş. Ülkede hızla Dokunma Araştırma Merkezleri kurulmaya başlanmış. Milyonlarca sivilin ölmesine neden olan İkinci Dünya Savaşı çok sayıda çocuğu da sahipsiz ve yetim bırakmıştı. Alman yetimlerin bırakıldığı bir kreşte çocuklara sağlıklı beslenme ve bakım imkânları sunulduğu halde, yetkililer kreşteki çocuk ölümlerinin önüne geçemezler. Geriye sadece bir çocuk kalır. Bu çocuğun diğerleriyle aynı kaderi paylaşmaması ve hayata bağlanma gücü dikkatler çeker. Araştırma sonunda, kreşte gece nöbetine kalan bir kadının bu çocuğu sıklıkla kucağına aldığı, onunla oynadığı ve sevdiği tespit edilir. Kültür tarihimiz aslında bu konuda çarpıcı örneklerle doludur. Peygamber Efendimiz ısrarla, yetimlerin başlarının okşanmasını tavsiye eder. Bayramlarda yetim çocuklarının sevindirilmesine daha bir önem verilmesi tavsiye edilir. Dokunma bir ihtiyaçtır. Sevdiklerimize dokunmak, her iki tarafı da fiziksel ve ruhsal olarak olumlu etkiler. Türk Milleti’nde selamlaşma sırasında adetten olan birbirine sarılmanın, toplumsal bir terapiye imkân sağladığı bile söylenebilir. Nitekim doktorlar, dokunmanın insanda stres, depresyon ve endişeyi azalttığını tespit etmişlerdir. Uzmanlar, özellikle eşlerin ve aile fertlerinin birbirine dokunmasının terapik bir etkisi olduğunu ifade etmektedirler. Hayata dokunun… Dokunmanın iyileştirici gücünü hissetmeye çalışın. İyi bayramlar… /Prof. Dr. Osman Özsoy - Haber 7 |
Tarih: 10:42, 12/12/2008 Kategori: Yasam |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Küresel Felaket Senaryoları ve Korku Ticareti

Tüm canlılar gibi insanlar da korkar ve “korktuklarından emin olmak” isterler. Atamız Hz. Adem ve eşi, yasak meyveden uzak durmazlarsa cennetten atılmakla korkutuldular. “Korku”, dini metinlerin en temel kavramıdır. İlahi korkutma, çoğu zaman “müjde” ile birlikte zikredilir. Peygamberler, “korkutucu” (nezir) ve müjdeleyici (beşir) nitelikleri ile öne çıkan toplum önderleridir.
Korku, insanın başlıca zaafı, yoksunluğu ve çaresizliğidir. İnsanoğlu, hayatta kaldığı sürece “korku”dan kurtulamaz ve tabii ki “korkutulmak”tan da… Sorun, insanın “korku”sundan ne devşirildiğine ilişkindir. Değilse herkes bilir ki “ölümlü” insan için “korku” denen hissin bütünüyle ortadan kaldırılması asla mümkün değildir. Meseleyi felsefi ve teolojik boyutta daha fazla derinleştirmek mümkün ve gerekli; fakat bizim burada üzerinde durmayı düşündüğümüz şey, konunun güncel tezahürleriyle sınırlı kalacak.
Ahiret âlemindeki hesap gününe atıfta bulunan, Cennet ve Cehennemden söz eden ya da insan azgınlıklarının bu dünyada cezalandırılmasına ilişkin olarak sel, kuraklık, gök afetleri, deprem, v.b. tabiat felaketleriyle tehdit eden “İlahi korkutma”lar, bu dünyanın ve onun içinde yaşayanların nizamı ve intizamının, huzuru ve saadetinin inşasına imkân hazırlar.
İnsanlardan ve devlet güçlerinden kaynaklanan “korkutma”lar ise insanın insana köleliğine, zulme, istibdada, sahte Tanrılaşmalara kapı aralar. Gezegenimize “finans”, “borsa”, “kâr, “medya”, “çok uluslu şirket” gibi yeni tanrılar armağan eden Modernizm, beşeri “korku”larımıza da yeni boyutlar katmıştır.
Modern çağda “korkutma”, geleneksel fonksiyonları yanında artık bir “pazarlama” tekniğidir. Modern tanrılardan kaynaklanan her “korkutma”nın ardında gizlenmiş veya gizlenmeye bile gerek duyulmamış bir “pazarlama sunumu” yer alır. İnsanlar, önce korkutulur, ardından çağdaş kurtarıcılara ücretini de ödeyerek teslim olurlar. Artık küresel ölçekte aynı standartlarla hayata geçirilmiş bulunan “sigorta” sistemi, “korkmuş kalabalıkları” teslim alan ve sömüren devasa bir makine şeklinde işlemektedir. Günümüzde irileştikçe irileşen “Sigorta Fonları”nın insanlık için tam bir küresel felaket oluşturduğu, darbeler, iç savaşlar, ekonomik savaş operasyonları ve krizler ürettiği ise olayın bir başka boyutu.
“Korku” bir tarafta var ise öbür tarafta “sığınma” hissi kaçınılmaz olarak tohumlanır ve doğar. “Korkan insan”nın sığınılacak yer ve kişiler araması ve “kendilerini kurtarmaktan aciz” bir takım kurtarıcılara bağlanması, “kul ve köle” statüsüne kolayca geçmesi hiç de garipsenecek bir durum değildir.
Ne var ki korkulardan kaçmak ve kurtulmak için sığınılan her yer ve bağlanılan tüm modern kurtarıcılar, verdikleri muhayyel güvenceler karşılığında insanlardan çok yüksek bedeller tahsil ederler. Bu bedel, yalnızca düzenli ödemeler sistemine (aidat) bağlanmış ve zamanında ödenmemesi ağır yaptırımlara bağlanmış borçlanmalardan ibaret kalmaz, çoğu zaman insanın özgürlüğünü de kapsar. Modern dünya, hür doğmuş insanın standart ürünlere, markalara “alıştırılmış” uysal bir tüketiciye dönüştürüldüğü şeffaf bir fanusa benzer; orada her şey göz önünde, özgürlükler sınırsızdır; ama özgürlüğü kullanacak herhangi bir alan kalmamıştır. Modern çağımız, özgürlükleri ele geçirmede geçmişin kölelik sistemine rahmet okutacak bir derinliğe ve genişliğe sahip olmuştur. Öyle ki geçmişin köleleri, özgürlüklerini para ile satın alabilir ve belirlenen ücreti ödediklerinde hür kalırlardı. Şimdi ise insanlar, üstüne ücret ödeyerek özgürlüklerini satıyorlar.
Modern Çağımızda korku, geleneksel toplumda olduğundan kat be kat fazla olarak, insanı sürüler halinde kölelik ve bağlanmaya sürüklemektedir. Giyimden, davranış tarzlarına ve periyodik zamanlara bağlanmış eğlence ve medya ritüellerine kadar pek çok cemaat halindeki eylemle insanlık, karanlık meçhullerin derinliklerine doğru akıp girmektedir. Moda rüzgârları ve başka bin türlü psikolojik harekât tekniğiyle birer uysal robota dönüştürülmüş kitlelere tüm insanlığı dâhil etmenin yöntemi de nihayet bulunmuştur; “küresel korku ticareti”
ABD’nin eski başkan adaylarından Al Gore (Albert Arnold Gore)’un siyasi hüsranından sonraki mesleği “küresel korku ticareti” uzmanlığı oldu. 2007 yılında yaptığı Uygunsuz Gerçek (An Inconvenient Truth) adlı Belgesel Film, Akademi’den En İyi Belgesel Film Ödülü kazandı. Asıl haber ise şu: Bu Film ve ABD’nin dört bir yanında verdiği konferanslar, 2007 yılında Al Gor’a tam 100.000.000. ABD doları kazandırdı. Bu para aynı yılda Afrika, Asya, Kuzey ve Güney Amerika’da çoğu çocuk olmak üzere açlıktan ve salgın hastalıklardan ölen 10 milyonlarca insandan önemli bir kısmını hayatta bırakabilirdi.
Al Gore, insanların korkularını kışkırtarak ürüne dönüştürdü ve dönüp bunu onlara sattı. Hiçbir şey üretmeden Başkan Adayı eskisinin kasasına giren para bir yılda 100 milyon ABD doları oldu. İnsanlar, Al Gore’u izledikçe yalnızca biraz daha fazla korktular ve salt bu nedenle daha fazla ödemeler yaptılar. “Küresel Felaket Kampanyaları”, israfın çıldırdığı bir çağda daha fazla masraf ve daha fazla ödeme demektir.
Bütün veriler, “küresel felaket senaryoları”nın çağdaş bir tüketim metaı olarak ürünleştirilip, pazarlandığına işaret ediyor. Batı uygarlığı’nın insanlığa sunduğu “aydınlanma” projesinde her şeyin bir pazar fiyatı oldu. İnsanın maddi ve manevi bütün ihtiyaçları, hatta tüm dini değerler ve kurumlar, pazar ekonomisinde tezgâha konuldu. “Tüketim”de temel ölçü “ihtiyaçlar” değil artık; üretim, satış ve kâr. İnsanın tüm temel ihtiyaçlarından, sağlık ve eğitimden sonra “korku hissi ve güvenlik tedbirleri” de vahşi pazardaki yerini aldı.
Dünyamızın barbarca ve hoyratça kirletildiğini inkâr ne mümkün; tabiatla girişilen savaşta yer kürenin pek çok köşesinde tabiata pes ettirildiğini de… Denizlerin, nehirlerin, dağların, ovaların ve ormanların, doğal niteliklerini kaybetmeye başladıkları, buraların tüm bitki ve canlılar için yaşanmaz mekânlar haline geldiğini gözlerimizle görüyoruz. Ancak, sağlığın, eğitimin, yiyecek ve içecek ihtiyaçlarının gasp edilmesi, birer birer ele geçirilip sevk ve idare edilmesi ve böylece insanın vahşi bir alım-satım berzahının zavallı kurbanına dönüştürülmesinden sonra korkularımız da, vahşi kapitalizmin satış ve kâr malzemesi haline dönüştürüldü. Küresel Felaket tellalları, pazarlamacıları, önce rüyalarımıza varana kadar tüm his dünyamızı titreten korkutma kampanyalarının içine çekiyorlar bizi, sonra “sığınmamız” için kucaklarını açıyor ve tam kıvamında gaspa, talana, ürünlerini satmaya başlıyorlar.
Geleneksel toplumda dinin iktisadi ve siyasi bir sektör haline gelmesi ve dini liderlerin Tanrı adına dünyevi tanrılar haline gelmesi bilinen bir şeydi. Modern dünyada geçmişteki büyüklükte olmasa da dini sektörler, pazardaki varlığını koruyor. Ama çağımızda geleneksel toplumlarda bulunmayan yepyeni sektörler ve ürünler çıktı ortaya. Modern zaman tanrıları, akıl almaz hacimlere ulaşan yeni pazarlar açtılar kendilerine ve hızla dinlerin yerini almaya başladılar. Bu pazarların son on yılımıza damgasını vuran en büyüğü de “küresel felaket senaryoları” çevresinde oluşturulanıdır.
Korku, damarlarından ve köklerinden kopmuş ve doğal ortamından sökülmüş zayıf insanın edilgenliğini, sunulan her şeyi kabul edip satın alma özelliğini zirveye taşıyor. İnsanlar, gökten Mehdi inmiş gibi çağdaş kurtarıcıların çevresinde pervane dönüyorlar, adeta birbirlerini eziyorlar, çağdaş mehdilerin sahte sığınaklarında. Sağlık uzmanı kılıklı şarlatanlar, küresel korkuyu başlı başına bir felaket ölçeğine taşıyan deprem müneccimleri, küresel felaket tellalları, servetlerine servet, ünlerine ün katıyorlar. İnsanlar, daha herhangi bir felaket cereyan etmeden korkudan helak oluyorlar.
Kutsal metinler, bize insan azgınlıklarının yer, gök ve deniz afetleriyle cezalandırıldığını hikâye ediyorlar. İnsanlık tarihinin bilinen en eski döneminden beri bu kıssalar ve bunlardan çıkarılan hisseler bilinen şeylerdi. Ama ülkemizdeki 1999 Depremi dolayısıyla gazetesinde Kutsal Kitap’taki bu metinlere atıfta bulunan bir yazar, derhal hapse atıldı. Bu olay, geleneksel dinlerin yerine zorla oturan Modernizm Dininin havarilerinin rakip tanımaz çılgınlığıydı. Çağdaş Engisizyon, tüm Dinleri rakip olarak görüyordu. Depremi ilahi bir ceza ve uyarı olarak gördüğümüzde, Çağdaş havarilerin korkuya dayalı iktidarlarını tehlikeye sokacak tehlikeli bir söylem geliştirmiş oluyorduk. “Tanrı”yı kıskanç olmakla suçlayan aydınlanma tanrıları, ondan daha da kıskanç olmuşlardı.
Geleneksel toplumlarda korkularımızdan bir ahlak ve toplum nizamı çıkartılırdı. Çağımız ise korkularımızı akıl almaz meblağlara ulaşmış satışlara ve kâra ve iktidara tahvil ediyor.
/Mehmet Akif AK
http://www.8sutun.com/taxonomy/term/137
|
Tarih: 18:57, 24/5/2008 Kategori: Yasam |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Şiddete yatkın kişilikler ve şiddet öğretileri
Geçmiş asırlara kıyasla bugün daha zengin ve daha kültürlüyüz, ama daha fazla mutlu değiliz. En büyük savaşlar bu çağda çıktı; en büyük terör eylemleri yine bu çağda gerçekleşti.
Batı’nın değerleri, ekonomiyi canlandırmak için tüketimi ve rekabeti alabildiğine teşvik etti. İnsanları daha çok kazanmaya, daha fazla şeye sahip olmaya, daha çok şey istemeye sevk etti. Böylece, her şeye sahip olmak isteyen, bencil, çıkarcı ve başkalarının haklarına saygı duymayan bir insan modeli gelişti.
Beyinde acıma ve pişmanlık duygusu
Antisosyal kişilerin beyninde acıma, pişmanlık, suçluluk duygularının faaliyet gösterdiği alanlarda fonksiyon azalması olmaktadır. Buna karşılık, kin ve öfkelilikle ilgili beyin hücreleri daha işlevseldir. Bu kişiler suçu normal bir olay gibi işlerler.
Beyninin böyle alanları iyi çalışmayan bireyler özel yöntemlerle “beyin yıkamaya” maruz kalırsa, sosyal ve politik idealleri için canavarca eylemlere şartlandırılabilirler. Sosyal ve politik ideale inandırılmış antisosyal bir kişiden daha tehlikeli bir canlı bomba yoktur. İntikam isteyen, haksızlığa uğradığına inandırılan, sosyal ve politik bir ideale şartlandırılan antisosyaller dünyanın geleceğini tehdit etmektedirler.
Şiddete karışan ve buna yatkın olan kişiliklerden kısaca bahsedelim:
Antisosyaller
Antisosyaller yalan söylerler. Ceza almasına sebep olacak eylemlerde pişman olmadan bulunurlar. Bu kişiler kendisinin veya başkasının güvenliği konusunda umursamazdırlar. Suçluluk duygusu yaşamazlar, vicdan azabı gibi kaygıları yoktur. Gelecek için plan yapmayı sevmezler. Dürtüsel yaşarlar. Amacına ulaşmak için kavgacı, sinirli saldırganlığı yöntem olarak seçerler. Kafa yorduğu konu menfaat ve zevklerini tatmindir. Antisosyaller başkalarının haklarına saygı duymazlar.
Narsisistler
Narsisistler kendilerini çok önemli ve vazgeçilmez hissederler. Başarı ve yeteneklerini abartırlar. Kendilerini özel ve önemli görürler. Benzeri bulunmaz bir kişi olduklarını düşünürler.
Narsisistler kendilerine yöneltilen eleştirilere öfkeyle karşılık verirler. Daima ayrıcalık, özel muamele beklentisi içindedirler. Başkalarını anlayamazlar ve onların zayıf taraflarını kullanırlar. Narsisistlerin kafa yorduğu konular başarı, güç, zekâ, güzellik ve kusursuz sevgi gibi düşüncelerdir. Çok kıskançtırlar.
Paranoidler
Dostlarından, iş arkadaşlarından ve diğer insanlardan yersiz yere hemen kuşkulanırlar. Bu kişiler arkadaşlarının kendisine bağlılığını ve güvenini sık sık sorgularlar. Her olayda kendisine kötülük yapılabileceği anlamını çıkarırlar. Aşırı ketum olurlar hiç sır vermezler. Kin besler ve hataları bağışlamayı sevmezler. Görmezden gelinmesine karşı öfke beslerler. Paranoidler dost ve düşmanını karıştırırlar. Hep güven bunalımı içinde yaşarlar. Haksızlığa saldırıyla karşılık verme eğilimindedirler.
İfade etmeye çalıştığım her üç kişilik yapısının temel örüntüsünden anlaşılacağı gibi, bu tiplerin, kendilerine yönelen tehditlere ve haksızlıklara karşı şiddete başvurma eğilimleri fazladır.
Bazı şiddet öğretileri:
Machiavelli
İdealist insan, düşünce ve gücü karşı kaşıya getirir. Yeniliği getirmek için ya rica ve yalvarma yolu seçilecek veya güç kullanılacaktır. Rica ve yalvarma ile hiçbir şey başarılamaz.
Hobbes
İnsan insanın kurdudur.
Darwin
Hayat bir mücadeledir; doğal ayıklanma vardır; kuvvetli olanın ayakta kalabilmesi için zayıf olanı yok etmesi doğrudur.
Marx ve Engels
Şiddet tarihte devrimci bir rol oynar. Bağrında yeni bir toplum (sosyalizm) taşıyan eski toplumun (kapitalizm) ebesi şiddettir. Tarihsel gelişimi harekete geçiren etken sınıf kavgasıdır.
Hitler
Alman ırkı arî ırktır; dünyaya hâkim olması için zayıf ırklar yok edilmelidir.
Sorun çözmede demokrasi kültürüne geçiş
Günümüzde Gandi, Martin Luther King, Mandela gibi şiddete başvurmayı hak aramada ve sorun çözmede yöntem olarak kabul etmeyen değerler yükselmektedir. Bu durum, şiddet kültürünün demokrasi kültürüne değişimi olarak algılanmalıdır.
Aşağıdan gelen şiddet
Karşıt görüşlü kişiler ve grupların şiddete yönelmesidir. Açlık, yoksulluk, etnik veya ideolojik nedenlerle başlar. İlkel ve yereldir, iyi örgütlenmemiştir. Eğer şiddetin gerekçeleri çok kuvvetli ise Fransız ve Rus devrimlerindeki gibi örgütlenerek halk hareketi haline gelebilir.
Yukarıdan gelen şiddet
Monarşi veya oligarşide hesap verme duygusu yoktur. İnsanlık tarihinde deneme-yanılma yöntemi ile özgürlükçü ve çoğulcu demokrasi düzeyine geliş, toplumsal şiddetin en aza inmesi ile eşdeğerdir. Gerçek demokraside ülkeyi yönetenler, yani devlet, halka karşı hesap vermek durumundadır. Aksi takdirde Saddam Hüseyin ve Hitler gibi çağdaş tiranlar ortaya çıkar. Çağdaş tiranlar akıllı ve nitelikli insanları sindirir veya öldürürler. Toplantılardan rahatsız olurlar; örgütlenme ve eğitimi çok kısıtlarlar. Yurttaşları birbirlerinden kuşkulandırırlar. Özel hayatı yok ederler. Yapay bir düşman seçip iktidarı sürdürme çabasındadırlar.
Fikrine güvenen şiddete başvurmaz
Demokrasinin bugün geldiğimiz düzeyi, şiddetin hak arama veya sorun çözme yöntemi olmaması gerektiğini ön şart olarak kabul eder. Özgür ve çoğulcu ortamda fikrine güvenen kişi fikrini ifade edebildiği için şiddete yönelmeyecektir. Fikirler çarpışacak, gerçekler ortaya çıkacaktır. Alternatif fikirlerin, farklı bakış açılarının ve aykırı düşüncelerin ortaya çıkması, toplumun olgunlaşması ve daha az hata yapması demektir. Şiddete başvurma öğretisi, yerini şiddete başvurmama öğretisine terk ettiği ölçüde, toplumsal şiddet azalacaktır. Fikrine güvenmediği için şiddete başvuran birey ve gruplar toplumsal itibar görmeyecektir.
Kalem kılıçtan keskindir
İnsanlık tarihinin ilk çağlarından beri, bütün ilkel topluluklarda, eğitimsiz kişilerde şiddet ve saldırganlık, bir hak arama ve sorun çözme yöntemi olarak kullanılmıştır. Şiddet ve saldırganlık, düşünmeye önem vermeyen, muhakeme ile değil, içgüdüleri ile hareket eden insanların yöntemidir.
Eğitimsiz bir kişiden, haksızlığa uğraması halinde nasıl doğru davranmasını bekleyebilirsiniz ki?! Mesela, elinden zorla oyuncağı alınan bir çocuk, arabasına çarpılan bir adam, inandığı değerleri yaşaması engellenen bir kişi eğer eğitilmemiş ise içgüdüsel olarak sorunu saldırarak çözmeye kalkışacaktır. Haklarını şiddet kullanarak almak isteyeceklerdir.
İkna yöntemi
Haksızlığa uğrayan kişi eğitimli ise, ikna ve inandırma yolunu seçecektir. Karşı tarafın kafasındaki soruları gidermeye çalışacak ve çözüm odaklı düşünecektir.
Fikrine güvenen kişi şiddete başvurmaz.
Şiddet ve öfke zayıflık işaretleridir.
Zor ama uzlaşmacı bir yol olan ikna ve inandırma yöntemi, en iyi hak arama yöntemidir. Çağımızın insanlarına üstünlük sağlamak ancak ikna ve inandırma yolu ile mümkündür. Sözden anlamayan ilkel kabilelerin yöntemini uygulayanlar, haklıyken haksız duruma düşeceklerdir.
O halde yapılacak şey; doğruyu doğru şekilde savunmak olacaktır.
http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=142644
|
Tarih: 13:05, 3/5/2008 Kategori: Yasam |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Sağlık-İnanç Formülü
Modern tıbbın insanın ruh ve bedenden müşekkel bir canlı olduğunu yeni hatırladığını belirten Prof. Osman Müftüoğlu, sağlık-inanç bağlamında çarpıcı açıklamalar yaptı:
Prof. Dr. Osman Müftüoğlu, Türkiye’de anti-aging kavramından ilk söz eden hekim. Uzun süre 9’uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in özel doktorluğunu yaptı. Şimdilerde bir yandan Yaşasın Hayat Kliniği’nde hastalarını kabul ediyor, diğer yandan da hem Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde hem de Atv’deki programda insanlara özümsenmiş sağlık bilgileri aktarıyor. 2003’te yayımlanan Yaşasın Hayat isimli kitabı yüz binlerce sattı. Aslında yıllardır yapmaya çalıştığı, teşhis ve tedavi endüstrisinin çarklarına kendini kaptıran modern tıbbın unuttuğu bir unsuru, “insanın ruh ve bedenden müşekkel” olduğunu yeniden ön plana çıkarmak ve bunun gereklerini yerine getirmek. Yıllar geçtikçe daha iyi anlaşıldığına ve haklılığının perçinlendiğine inanıyor. Ona göre anti-aging sonsuz yaşama hayali kurarak Sultan Süleyman’lık peşinde koşma değil. Sağlıklı yaşlanma düşüncesine kilitlenerek Süleyman Demirel gibi davranma. Ramazanın diyet ayına dönüştürülmesi ise onu derinden üzüyor: “Ramazan ayının en önemli sağlık yararı bedene ve ruha verdiği huzur desteğidir. Bu huzur sizi kanserden de, ülserden de, başka hastalıklardan da koruyacaktır.” Ramazanın “Bu güzel ay, sahip olmanın değil, kendiniz olmanın, şükredip inanmanın, huzura, sevgiye, saygıya ve paylaşmaya odaklanmanın ve hayatı bize sunan Sonsuz Güç’e sınırsız inanmanın zamanıdır.” diye anlaşılmasını tavsiye eden ve inancın stresi azatlığını söyleyen Müftüoğlu, Aksiyon’a konuştu.
-10 yıl kadar önce stresle ilgili araştırma sonuçları yayımlanırdı. Son zamanlarda pek konu edilmiyor. Acaba neden? Strese karşı savunma mekanizmaları mı gelişti; yoksa artık ihmal mi ediliyor?
Çok iyi anladık ki stresi önleme lafı bir palavradır. Stresi önleyemeyeceğiz, stres gittikçe çoğalacak. Stres bir arz-talep dengesizliği sorunudur. Hayatın bizden istediği talepler artıyor. Örneğin eskiden evimize telefon alalım mı diye düşünürken, şimdi 5 cep telefonu taşımaya başladık. 5 ayrı fatura, bunların zamanla yenilenmesi. Stres hep olacak. Önemli olan stresin yönetilmesi. Birinci kural, doğru beslenme; ikinci kural, hayatı aktif sürdürme; üçüncü kural, kaliteli bir uyku ve dördüncü kural stresle baş etme. Bu dört ayaklı masa olmadan sağlığı sürdürmeniz imkânsız. Ama stresi önlemek diye bir şey söz konusu değil.
-Stresle nasıl baş edeceğiz?
İki türlü insan yapısı var bu konuda. Birinci yapıdakiler stresi bir sünger gibi emiyor. İkincisi yapıdakiler ise teflon gibi savıyor. Teflon olmayı öğrenmeliyiz. Stresi emen, içine atan, yansıtamayan, boşaltamayan ya da dışarıya gönderemeyen insan başarısızlığa mahkûm olur.
-Peki, teflon ya da sünger olmak elimizde mi?
Bazı insanlar doğuştan stres savardır. Süleyman Demirel bunun iyi bir örneğidir. Başbakan Erdoğan stres savan biri değil, sünger. Ama Abdullah (Gül) Bey, stres savar. Ertuğrul Özkök de bir teflon. Öyle insanlar var ki, içlerine çok ciddi stres emiyor. Bu biraz genetik yapıyla, yetişme tarzıyla, eğitimle, âdetlerle, geleneklerle ve inançlarla ilgili.
-Kişi stresi savamıyor, sürekli emiyor. Nasıl yönetecek?
İlk önce ‘stresi azaltmamız mümkün mü’ kısmına bakacağız. Bizi neler strese sokuyor? Fazla iş yüküyse, yükü azaltmaya çalışacağız. Trafikse, trafikte stresimizi azaltacak işler yapacağız. Basit bir önlem, ipot alıp kulağımıza takacağız. Ya da durakta beklerken veya otobüste uzun uzun giderken elimize bir kitap alacağız. “Niye bu kadar yol tıkandı, bu belediyeyi Allah kahretsin” demeyeceğiz. Çözemeyeceğimiz sorunlara kafa yormamayı öğreneceğiz. Bir sürü yöntemi var bunun. Masa başında da stresi yönetmek mümkün. İş ilişkilerinde de. Konu uzun; başka zaman üzerine konuşabiliriz. Ama mesele şu: Stresi yönetmeyi öğrenemezseniz, vücudunuz daha çok kortizon üretiyor. Daha çok kortizon, daha fazla ölüm hormonu, daha çok insülin, daha çok adrenalin anlamına geliyor.
-Stresin hikmeti ne; yani neden var?
Stres olmasaydı dünya hiçbir yere gidemezdi. Stresin iyisi var, kötüsü var. İyi stres kötü stresi kovuyor. İşimizde bizi daha başarılı olmaya iten biraz strestir, hırstır. İlişkilerimizi daha iyi tutmaya çalışan şey de budur. Çoklu ilişki kurmaya kalktığınızda, beyninizi çok işlevli bir bilgisayar gibi kullanmaya başladığınızda bu ilişkiler size toksin etkisi yapmaya başlıyor. Üstünüze binen ağırlıklar haline geliyor. Yine gözden kaçırdığımız bir faktör daha var. Stresi azaltmada inancın çok büyük payı var.
-Hazır inanç konusuna gelmişken, ramazan aylarında hep vurguladığınız bir konuyu sormak istiyorum. Bu ayın diyet zamanı olarak görülmesine karşı çıkıyor, “Şükredip inanmanın, huzura, sevgiye, saygıya ve paylaşmaya odaklanmanın ve hayatı bize sunan Sonsuz Güç’e sınırsız inanmanın zamanıdır.” diyorsunuz. Bu değerlendirmenizin arka planını açar mısınız?
Yeni hekimlik insanı doğru anlayamıyor. Teşhis ve tedavi endüstrisi doktoru biraz makine tamircisine çevirdi. İnsan ruh ve bedenden müşekkeldir. İnsan bir makine değildir. Müşekkel lafı çok önemli. Su ile unu karıştırırsanız hamur yaparsınız. Beden ile ruh, suyla un gibidir.
-Günümüz modern tıbbı bu gerçeği göz ardı mı ediyor?
Modern tıp yeniden özlerine dönmeye başladı. Son 10 yıldır koruyucu tıbbı keşfediyor. Biraz daha iyi anlaşılmaya başlanacağımızı biliyordum. Öyle de oluyor. Yaptığımız işi başka bir alan arayışı gibi gördüler. Nasıl ki hamuru tekrardan su ve un haline getiremezsiniz, insanı da ikiye bölüp bu bedeni, bu da ruhu diyemezsiniz. Beden ile ruh iç içe şekillenmiştir. Müşekkel lafı da oradan gelir. Birleşmeden ayrıdır. Yeniden şekillenmedir.
-Hidrojen ile oksijen atomlarını birleştirip su yapamadığımız gibi mi?
Aynen öyle. Isıyla hidrojen ve oksijeni bölebilirsiniz. Ama insanı bölemezsiniz. Ramazan gelince televizyonlarda salamlar, sucuklar, sosisler, pastırmalar furyası başlıyor. Bir de, çok şükür şimdilerde azaldı; fesli ramazan geceleri. Sanki bütün Anadolu eskiden fesi takıp Beyoğlu’nda tiyatroya gidiyordu. Ramazan bu değil. Bütün dinlerde, lütfen beni iyi anlamaya çalışın, oruç vardır. Orucun anlamı sığınmayı sağlamaktır. Üç gün, bir gün, ara ara ya da bizim gibi 30 gün tutanlar var. Eğer insanların din ile beraber ilişkilerini iyi incelerseniz pek çok sorunu temelinden çözersiniz. Ve bütün dinlerde yatsı namazı vardır. Yatsı duasıdır o. Sizi günün gailelerinden kurtarmak, sisteminizi gündüz ve gece ayrımına sokmak ve artık biraz kendinize sığınma sağlayıp, birazcık uykuya geçiş zamanınızı ayırabilmektir amacı. Orucun temel anlamı da şu: Bu âlemin nimetlerinden her zaman için sıyrılabilme şansın var. Bu âlemin nimetlerinden çok azı da seni hayatta tutmaya yeterli. Tabii ki âlemde süs de lazım, varlık da lazım. Tabii ki âlemde büyütmek de lazım. Ama büyütmeler, sana daha çok huzur ve mutluluk vermek; seni daha sağlıklı kılmak içindir. Daha çok sahip olman için değildir. Bunu anlatmaya çalışır ramazan. Ramazan en önemli sağlık ilacı olarak huzuru yeniden tanıma ayıdır. Öyle güzeldir ki, ramazanın ilk ve son günü gidersiniz, ölülerinizi ziyaret edersiniz. Öbür dünyanın da varlığını size fark ettirir. Ramazan bayramında ayrı bir güzellik; yaşlı insanların sorunlarını bir daha fark edersiniz. Yani kısacası bu ay aslında insanlara iyilik vermek için ortaya konmuş bir aydır. Üzüldüğüm bir nokta bu ayın kilo verdiren diyet ayı gibi anlatılması.
-Ramazan stres yönetmeyi öğrenmek için iyi bir fırsat mıdır aynı zamanda?
Ramazan bir detoks ayıdır. Stresten kurtulmak için detokslanacaksınız. Ramazanda ilişki detoksu yapabilirsiniz. Yemek detoksu da. Yemeyip içmeyerek, karaciğerinize, midenize dinlenme fırsatı verebilirsiniz. Ruhsal detoks da yapabilirsiniz. Dua ederek, sığınarak, ibadet ederek… Anne babanızı, kardeşlerinizi, yeğenlerinizi, torunlarınızı vs. ziyaret ederek, arayıp konuşarak, sosyal detoks uygulayabilirsiniz. Bunların hepsi stresi yönetmenin temel ilkeleridir.
-Detoks yapıp huzura erme ve ruhu dinlendirmede, yoga da iyi bir metot mudur? Ya da yoga nasıl bir metottur size göre?
Amaç tektir. Huzur elin ayasıdır. Bu ayaya ulaşmak için dua edebilirsiniz, namaz kılabilirsiniz, meditasyon ve yoga yapabilirsiniz. (Elindeki parmakları göstererek) Bu parmakların hepsi ayaya gider. Önemli olan sizin nerede huzura ulaştığınız. Çok önem verdiğim tıp anekdotum vardır. Nasrettin Hoca evin bahçesindeki çimenlerde bir şey aramaktadır. Oradan geçen arkadaşları kendisini kahveye davet eder. Hoca, kaybettiği anahtarını aradığını söyler. Birlikte ararlar ama bulamazlar. Arkadaşları burada düşürdüğünden emin olup olmadığını sorunca, aslında samanlıkta düşürdüğünü söyler. Hoca, peki, burada niye arıyorsun o zaman diye soran arkadaşlarına “Orada bulma imkânımız yok” der. Doğru olanı, anahtar nerede düşürüldüyse orada aranacak. Eğer yoganın, meditasyonun olduğu bir kültürde eğitildiyseniz, meditasyon yapın. Ama o kültürden değilseniz, Hollywood artistleri gibi Tibet’in tepesinde huzur ararsınız ama bulamazsınız. Dalay Lama’nın peşine takılmalarının sebebi, inançsızlıkları. İnanılacak adam arıyorlar.
-Bu açıklamayla bizim anahtarın yerine işaret ediyorsunuz bir bakıma…
Ben meditasyon yapmıyorum. Yoga da. Ama çok güçlü bir inanç dünyam var; çok şükür. Kendime ait olan bir dünya. O inanç dünyasının içinde büyük bir huzur buluyorum. Herkesin de böyle yapmasını tavsiye ediyorum. İnandığını yapsın herkes. Kimse kimsenin inancına karışmasın.
-Anti-aging, son yılların popüler kavramlarından. Bununla ilgili kapak dosyamızda, ‘sağlık mı moda mı’ diye sorduk. Maalesef genç ve güzel görünmek zannediliyor. Sizce bu kavram nasıl algılanmalı?
Anti-aging sözcüğünü Türkiye’de ilk telaffuz eden hekim benim. 1996’da Amerikan Anti-Aging Akademisi’nin diplomasını aldım. Muhtemelen ilk alan da benim Türkiye’den. Akademi Chicago’da kurulmuştur. Gittiğime ve müracaat ettiğime de pişman oldum sonradan. Gördüm ki karşımda bir sürü şarlatan var. Yani bütün dünyada sonradan ortaya çıktı ki bu anti-aging ile uğraştığını ileri süren insanlar, bu kelimenin arkasına sığınan insanlar, çıkış yolu arayan yeni ve farklı hekimler. Sonradan gelişmeler, maalesef düşüncemi haklı çıkardı. Türkiye’nin ünlü anti-aging uzmanı gibi tanımlamalardan hep kurtulmaya çalıştım. Hatta bir röportajımda anti-aging bir palavradır dedim. Anti-aging sözcüğü baştan beri bana sempatik gelmiyor. Yaşlanmaya karşıt olmak, yaşamaya karşı olmaktır. Sözcüğün kendisi kötü. Ama bazı sözcükler şanssızdır. Özgürlük, herkesin hoşuna gider. Farkındalık da hoş bir kelimedir. Anti-aging de kulağa hoş geliyor. Bilimsel tıptaki adı ‘longevity’; uzun yaşam demek. Ama bu değil de, anti-aging tutmuştur. Bu işle akademik olarak uğraşanların başında Amerikan Longevity Enstitüsü gelir. Ama dünyada onları tanımazlar. Anti-aging sözcüğünü çok güzel yakaladınız ve ilk tartışmaya açansınız. İlk güzel yazanlardan biri de Ali Bulaç’tır. Anti-aging sonsuz yaşam değildir. Sultan Süleyman olma iddiası değildir. Bu Gılgamış’tan beri var. Uzun yaşama iddiası da değildir. Sağlıklı, dinç, formda, bilgece ve zarafetle yaşama, yaşlanma iddiasıdır. Hayalimdeki iyi yaşlanma formülü, uygulama alanım Süleyman Demirel’dir. Dimağı açık, hizmete devam eden, tecrübeleri gelecek nesillere aktarabilen, başkalarına sağlık sorunları sebebiyle yük olmayan biri.
-Anti-agingi iyi başaran biri midir?
Kesinlikle. Süleyman Demirel iyi yaşlanma konusunda Türkiye’nin bilge insanıdır. Zarif yaşlanma konusunda da. Hâlâ güzel giyinir ve konuşur. Kendine bakar. Sakın benim Süleyman Demirel hayranlığıma vermeyin. Hayranlık ayrı; ama hakkını vermek, ayrı bir şeydir.
-Süleyman Demirel’de keşfettiğiniz anti-aging sırları nelerdir?
Süleyman Bey iyi bir hastadır. Bana hep şunu söylerler, Demirel’e ne hap veriyorsan bize de ondan ver. Demirel’e ben akıl hapı veriyorum. İyi yaşama ve yaşlanma konusunda bildiklerimi aktarıyorum. O da akıllı bir insan, çok iyi alıyor. Sorunlarını zamanında aktarıyor, ertelemiyor. 80 yaşındayım dişime ne taktıracaksınız demiyor. Gözümde ne olacak demiyor.
-Gençliğinden beri hep böyle miymiş acaba?
Hayır. Süleyman Bey’in benim takibime girdiği dönem 1988-89 yıllarıdır. Ama Süleyman Bey, sağlık konusunda zaten iddiaları ve dikkatleri olan bir kişi. İyi bir naturası var. Toprak adamı. Genleri de sağlam. Birinci zar, ikinci zar diye bir laf vardır. Avucumuzda birinci zarla dünyaya geliyoruz. Allah avucumuza onu veriyor. Hangi anadan babadan doğmuşuz, hangi hastalıklarla yaşlanacağız, hangileri başımıza gelecek, onlar belli.
-Genetik yatkınlık yani?
Evet. Bir de ikinci zar var: Vücudumuzun tepesine koyduğumuz; onu da yönetiyoruz. Değiştirmek elimizde.
-Genetik yatkınlıklarımızı hastalığa dönüştüren çevresel etkileri en aza indirmede genel bir formül söz konusu mu?
Genel formül, hayatın içinde kalmak. Çok büyük ve geniş bir söz bu. İçinde; kendi kültürünüze uygun beslenme var. Yabancı beslenme kültürünü reddetme var. Çünkü sizin genleriniz, kültürel yapınız eğer kanola yağını hiç kullanmamışsa, bu yağın sizin genleriniz üzerinde olumsuz etkisi olur. Genleriniz zeytinyağına alışmışsa, o yağ daha iyi geliyor. Hayatın içinde kalmada kültürel beslenme modelleri de var. Kendi hayatınıza uygun kültürde kalma var. Araştırmalar gösteriyor ki, bir Japon’u Amerika’ya götürdüğünüzde ortalama yaşam süresi kısalıyor. Okinawa adasında (dünyada ortalama yaşam süresinin en uzun olduğu yer) yaşam süresi 85’in üstünde. ABD’ye götürülen Okinawalıların yaşam süresi 75’lerde kalıyor. İyi yaşamanın birinci sırrı, kendi kültürünüze, yaşam tarzınıza uygun yaşamak. Ama modern tıbbın getirdiği olanaklardan, sağlığı koruma, geliştirme, modern hastanecilik olanaklarından, eğitim olanaklarından istifade ederek.
-Kişi teknolojinin bütün imkânlarının sonuna kadar kullanıldığı New York’ta da dediklerinizi yaparsa uzun yaşayabilir mi?
Yaşayamaz; çünkü koşullar müsait değil. Yine bir örnek vereyim. Uzun yaşayan insanlar New York ya da Tokyo’dan çıkmıyor. Ya Kafkas dağlarından ya Afrika çöllerinden, ya da Tibet’in yaylalarından çıkıyor. Buradan şu dersi çıkarmalıyız. Tabii ki uzun yaşamın üzerinde modern tıbbın etkisi, katkısı var; ama esasta temel belirleyici doğa. Büyük şehirlerde yaşamanın getirdiği stres ile çevresel, ruhsal ve sosyal kirlenmeye daha fazla maruz kalma faktörleri, yaşam süresinde etkili.
-Ruhsal kirlenme derken daha ziyade neyi anlamalıyız?
Kişisel ilişkiler. Bir köydeki iki komşunun ilişkileri, büyük şehirdeki iki komşunun ilişkilerinden çok daha sağlam ve sağlıklıdır. Daha güvenlidir. Daha kendini hissetmeye dayalıdır. Sabahleyin çıkarken, karı koca çalışıyorsunuz, çocuğunuz okula gidecek, çocuğunuz hastalandı. Bir köyde ya da kasabada o kadar kolaydır ki, iyi bir sosyal organizasyonda da kolaydır. Büyük şehirde üst kattaki komşunuz evde otursa bakmaz. Baksa emin olamazsınız. Bizi emin olamama durumuna taşıyan da bu sosyal ilişkiler. Sosyal kirlenme, ruhsal kirlenme, dokusal kirlenme. Yaşlanmanın önemli bir kısmı genetiktir. Ama çok daha önemli bir kısmı çevresel yaşlanmadır. Yani bizim ne kadar yaşayacağımız konusunda yüzde 25-30 civarında genlerimiz etkili. Geri kalanına biz karar veriyoruz.
-Teknolojik kirlenme, çevre kirlenmesi ve bir sürü stres üretici unsura ve güvensizlik ortamına rağmen ortalama ömür neden uzuyor?
Çok güzel bir soru bu. Aslında ortalama yaşam süremiz 100, 120, 130 yıla göre ayarlanmış gibi görünüyor. Biz yaşamı uzatmıyoruz. Hakkımız olan yaşamı geri alıyoruz hayattan. Eskiden tüberkülozdan, vebadan, sıtmadan ölüyorduk. Antibiyotiklerin keşfi insan yaşamını 10 sene uzattı. Aynı zamanda hayatı daha iyi öğrenmeye başladık. Görüyoruz ki, eğer biz, yeni hayatın getirdiği olumlu şeylerden faydalanıp olumsuz şeylerden uzaklaşabilirsek, daha çok yaşayacağız. Bunun çok güzel örneği Okinawa adasıdır. Orada çok büyük bir teknoloji yok. Ama modern tıp hizmetleri, koruyucu tıp iyi sağlık altyapısı, iyi ekonomik altyapı, çok iyi korunmuş bir doğal altyapı var.
-İlaç sanayiinin önce hastalık sonra ilaç ürettiği iddiası var. Shane Ellison’un ‘Bir Masalmış Kolesterol’ adlı kitabında da iddia müşahhaslaştırılıyor. İlaç firmalarının kolesterol olayını abarttığı ileri sürülüyor. Genel ve kolesterole özel iddialar ne kadar gerçekçi?
Üretilmiş hastalıkların olduğu kesin. Tıp bazı sorunları ilaç sanayiinin ürettiği ilaçların etkisinde kalarak güncelleştiriyor ya da geri plana itiyor. ‘Eskiden bunlar yoktu, nereden çıktı; eskiden kolesterol ya da kemik erimesi mi vardı?’ sorusunun cevabı şu. Eskiden insanlar 50-55 yıl yaşıyordu. Damarlarını sertleştirmeye vakit bulamadan, tüberkülozdan, koleradan, vebadan ölüyordu. Yaşlanma süreci arttıkça kolesterolün önemi ortaya çıktı. Kolesterolün etkisi tartışılmaz. Bir defa kolesterol olmadan hayat olmaz. Ama kötü kolesterolün fazlalığının ya da iy i kolesterolün azlığının yaşam süresini kısalttığı konusunda kuşku yok. Kötü kolesterol bir damar düşmanı. Çok net araştırmalar var. Birinin üzerinden 25 sene geçti; hâlâ izleniyor halk. Kolesterolü yüksek olanlar erken ölüyor. Sadece kolesterol ilaçlarının insanlığın emrine verilmiş olmasının ortalama ömrü 7 sene uzattığı hesaplanıyor. Bu tür görüşler her zaman olacaktır. Mesela bütün diyetler çöpe diye bir kitap yazarsınız, dikkati çeker, ondan sonra bir şey olmaz.
-Sigaranın sağlığa zararları konusunda insanlar çok bilinçlendi. ABD’de evde bile yasaklanma sürecinde. Türkiye’de de yeni bir kanun çıkacak. Alkolün zararları da net; ama nedense sigara gibi hakkında kesin konuşulmuyor. Neden alkolle ilgili doğrular net olarak söylenmiyor?
Oranıyla ilgili. Sigaradaki nikotin ve ziftin oranıyla, verdikleri zararın oranı arasında fark yok. Light sigara da aynı haltı yiyor. Ama yüzde 3 alkolle yüzde 40 alkolün zararı aynı değil. Alkolün sağlığa zararlı olduğunu hep yazıyorum. Şarap kalbe iyi gelmiyor. Alkol içeceksen şarap iç, diyorlar. Niye? İçindeki alkol oranı rakı ve viskiye göre dörtte ya da beşte bir. İkincisi, içinde antioksidan var. Kalbe iyi geliyor. Bir taraftan da doğruyu söylemek lazım. Kesin bilgi olduğu konusunda kuşku duymuyorum; ama etkili olup olmadığı konusunda kuşkuluyum: Küçük oranda alkol damarı genişletir.
Alkolün sağlığa zararlı olduğu tartışılmaz. Alkol sağlığa zararlı. Niye alkole kampanya açılmıyor derseniz; bunun çok kısa cevabı yok. Çok fazla cevabı var. Oranlarla, insanlara hissettirdikleriyle, doktorların bu konuda kesin tavır almamalarıyla, alkol sanayiinin reklam gücüyle ilgili bir konu. Koca gazetenin bir sayfasında rakı bardağı, Boğaz’a karşı gel de içme deniyor. Böyle bir şey olur mu? Bunlar finansman endüstrisi olarak görülüyor. İnşallah sigara gibi bunun da yasağı yarın gelecek kesinlikle. Dünya hiçbir zaman bu kadar alkolle iç içe reklâm dönemi yaşamadı. Ama sigaradan yediği dayağı yarın alkolden de yiyecek. Toplumların iyiyi bulmaları çabuk olmaz. Bilimin de iyiyi ve doğruyu bulması çabuk olmaz. Bütün mesele kavgasız dövüşsüz bu işleri halletmek.
BİLİNÇLİ HASTALARA İHTİYACIMIZ VAR
Şunu anlatmalıyım ki, ne yapmaya çalıştığım anlaşılsın. Ortalama insan ömrü uzadı. Yaşlılıkta ortaya çıkan sağlık sorunları çoğaldı. Kanser, bellek, Alzheimer, kemik erimesi, şeker, uyku ve cinsel bozukluk sorunlarıyla çok karşılaşıyoruz. Çünkü insanlar bunlara yakalanacak yaşlara ulaşıyorlar. Bunların tıptaki adı, ‘yaşlılıkla ilişkili sağlık sorunları.’ Bunlar zatürree ve grip gibi geçici sağlık sorunları da değil. Beraber yaşanması gerekiyor. İnsanlara bunlarla nasıl baş edileceği konusunda bilgi vermezseniz, tedavi başarınız azalıyor. Bizim eğitilmiş, bilinçli hastalara ihtiyacımız var. Bizde ve dünyada sağlığın çok popüler hale gelmesinin sebepleri; insanların uzun yaşamaya başlaması, refahın biraz artmasıyla kendilerine bakmaları gerektiğini öğrenmeleri, eğitimlerinin artması. İşte biz o boşluğun eğitim kısmını doldurmaya çalışıyoruz. Şeker hastasının sorunlarını başarıyla atlatabilmesini sağlamam, hastaya daha çok faydalı olabilmem için; daha bilinçli şeker hastasına ihtiyacım var. Bütün mesele bu.
-Modern tıbbın bize sunduğu imkânlar var. Bir de destekleyici ve tamamlayıcı tıp var. Bazıları alternatif tıp diyor buna. Günümüzde modern ilaçlarla, ‘kocakarı’ ilaçları denen ürünler arasındaki çatışma eskisine nazaran biraz azaldı sanki. Birbirinden faydalanma noktasında işbirliğine gidiliyor hatta. En son Türk doktorları her türlü kanamayı durduran bir ilacı keşfettiklerini açıkladı. İlaç, beş bitkinin doğal karışımından ibaret. Siz bu konuya hangi açılardan yaklaşıyorsunuz?
Burada eğri çizgi şu. Bir kişi eğer tamamlayıcı tıp değil de alternatif tıp ile uğraşıyorum diyorsa şarlatandır. Bilimin alternatifi, bilimdir. ‘Neden tıbba alternatif tıp çıkmaya çalıştı?’ sorusunun cevabında çözüm. Biraz önce anlattığım gibi modern tıp son yüzyılda maalesef çok hızlı gelişirken, diğer taraftan insanı insan yapan özellikleri unuttu. Eğer laboratuarda, röntgende ve tahlilde bir kanıt yoksa Emin Bey ‘başım ağrıyor ölüyorum dese de, nevrotiksin denirdi. Modern tıp insanın ruhsal sorunlarını, ruhun etkilediği bedensel problemler olabileceğini unuttu. İnsana dokunmadı, insana insan gibi çok fazla yaklaşmadı. İnsanı çok dinlemedi, insanı okşamadı, masaj yapmadı; ses, soluk ve doku vermedi. Sonuçta insanlar sorunlarının çözümünde modern tıp çözüm üretemiyorsa ki üretemeyebilir de, o zaman bizde doğanın otları ve kökleri var diyen şarlatanlara gider.
-Modern tıbbı ruhsal kulvardan hangi sebepler uzaklaştırdı?
İki tane sebep var. Kural hiç değişmez; parayı veren düdüğü çalar. Modern tıbbın finansmanını yüzde 90 oranında ilaç sanayii ve diğer teşhis sanayii yapıyor. Okullardaki eğitim, kongrelerin finansmanı, şunu bunu tedavi ve teşhis sanayii sağlıyorsa, modern tıp kendini tedavi ve teşhiste görevli sayar. Son yüzyılda bu yapılmıştır. Kötü yapılmamıştır. Ama keşke bunu yanında korumayı da; Hipokrat, İbn-i Sina ve Biruni’nin tıbbını da unutmasaydı… Bir hekim olarak Allah’ın doğaya sağlık sorunlarımızı çözmemiz için gerekli olan güçlerin önemli bir kısmını verdiğine inanıyorum. Yeteni var, yetmeyeni var. Az etkili çok etkili olanı var. Bizim görevimiz böylesine önemli bir kaynağı şarlatanların eline bırakmak yerine, bilimsel şemsiyemiz altına almak. Hep bunu savundum. Dedim ki arkadaşlarıma, tamamlayıcı tıpçıları reddetmeyelim. ABD’de reddedilmiyor. Tamamlayıcı tıp enstitüleri açıldı Harvard’da, Mayo Clinic’te. Ama enstitülerin tepesinde bir bilim adamı var. Bir tane ‘üçkâğıtçı’ biyoenerji uzmanı ya da ‘sahtekâr’ bir akupunkturcu yok. Bunları içimize çekersek, bizim ayıramadığımız insan ilişkilerini bize sağlayabilirler. Karnı ağrıyan bir çocuğun annesinin kolonya döküp iyileştirmesi gibi. İyileştiren kolonya değil, annenin eli aslında.
-Modern tıp ile tamamlayıcı tıbbın kaynaşması için neler yapılmalı?
Tamamlayıcı tıbbı okullara çekmek gerekiyor. ABD’nin yaptığı gibi. Burada bakılmış ki, kırıkçı, çıkıkçı, insanları çeken, geren insanlar var. Elle tedavinin üniversiteler bünyesinde okulunu kurmuşlar. Bunu medikalize etmişler. Ama bunu yaparken tekrar mekanize etmemeye de çalışmışlar. Naturapatik doktorlar oluşturmuşlar; bitki ile tedavi eden tabiat doktorları. Okullaştırmazsak ortalık aktar dükkânlarına, palavra iksirlere, tehlikeli kapsüllere kalıyor.
-İlaç formatıyla satılan bazı besin takviyesi ve vitamin türü ürünler de tartışılıyor son aylarda. Sağlık ve Tarım bakanlıkları arasında gidip geliyor mesele. Bu problem nasıl çözülebilir?
(Kasımın ikinci hafta başı) Üç gün önce Tarım Bakanı Mehdi Eker ile bir görüşme yaptım. Çok da mutlu bir görüşme oldu. Olayları son derece iyi biliyor. Çok iyi bir sağlık bakanına da sahibiz bu arada. Sayın Eker, anlattıklarımı büyük bir dikkatle dinledi. Bu işlerden sorumlu, iyi yetiştiğine inandığım bir genel müdüre yanımda bu sorunların çözümüyle ilgili hocalarla konuştum dedi. Olay şu. İki grup madde var. İlaç gibi olanlar. Bir de ilaçla doğal madde arasındaki ara ürünler. Bir de doğal ürünler var. Yasa, doğal ürünleri Tarım Bakanlığı’na bırakmış. Ara ürün ve ilaçları Sağlık Bakanlığı’nda. Bunu tek bir çerçeve içinde toplamak da mümkün. Bu haliyle devam ettirmek de. Ama oluşturulması gereken altyapı eksik kalmış. Mesela Sağlık Bakanlığı’nın kabul ettiği bazı şeyleri Tarım Bakanlığı kabul etmiyor. Ya da tersi. Bunlar bize has değil, bütün ülkelerde var. 8 yıl Sağlık Bakanlığı’nın ilaç ruhsat komisyonunda üst düzey görev yaptım. Konuşulanların hepsine vâkıfım. İlaç sanayiinin ne kadar iyi çalıştığını; ama ne gibi hata ve eksiklikleri olduğunu biliyorum. Ümitvarım. Türkiye’deki sağlık sisteminin pek çok ülkeninkinden iyi olduğunu kesinlikle iddia ediyorum.
Aksiyon dergisi
|
Tarih: 13:49, 15/12/2007 Kategori: Yasam |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Şehir Efsaneleri

Adamın biri arabasıyla giderken yolda bir yolcu alır arabaya. Yolcu arka tarafa biner. Şoför:
— Eee hemşerim kimsin? Nereye gidersin? Der. Yolcu:
— Ben Azrail’im. Canını almaya geldim, der. Şoför alaycı bir tavırla:
— Sen mi Azrailsin? der. Yahu senin gibi Azrail olur mu hiç? Der. Yolcu sakin bir tavırla:
—Sen daha önce hiç Azrail gördün mü de, tarif ediyorsun, der ve ekler:
—İnanmadın bana öyle mi? der. Şoför:
— İnanmadım tabii, der. Yolcu:
— O zaman 200 metre ileride bir adam daha alacaksın, der. Gerçekten de adamın dediği gibi şoför 200 metre ilerde bir yolcu daha alır. Yeni aldığı yolcu ön tarafa oturur. Olaylar bundan sonra daha da enteresanlaşır. Şoför yanındakine:
— Eee sen kimsin, nereye gidersin? Der. Öndeki:
— Abi beni merkezde bir yerde indirirsen çok sevinirim. Adım falanca, der. Şoför:
— Yahu şu arkadaki adam bana Azrail’im diyor. Görüyor musun şu herifi.
Hem iyilik ediyoruz, hem de dalga geçiyor zibidi, der. Öndeki arkaya bakar ve:
— Abi arkada kimse yok ki. Şoför hışımla arkaya bakar ve:
— Kör müsün be adam! Arkada oturuyor ya, der. Öndeki arkaya bir daha bakar ve:
— Abi senin kafan iyi mi? ? Yoksa dalga mı geçiyorsun? der. Bu sefer arkadaki söze girer:
— Gördün mü? Der. Öndeki beni ne duyabilir ne de görebilir, der şoföre. Şoförün bir anda dizlerinin bağı çözülür. Bet beniz atar. Arkadaki, şoföre:
— Hadi, der. Arabayı kenara çek. 2 rekât namaz kıl. Canını öyle alacağım, der. Şoför ağlamaklı ve çaresiz bir şekilde arabayı kenara çeker ve iner arabadan. Sonra. Sonra ne olmuş biliyor musunuz?
Adamlar arabayı aldığı gibi kaçmışlar
-Yaşar GÜNDOĞDU göndermiş. Kendisine teşekkür ederiz.
|
Tarih: 12:56, 30/11/2007 Kategori: Yasam |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Keçiboynuzu / Harnup / Ceratonia siliqua L./ Carob / Johannisbro

Tabiatana bir denge, nizam ve kural üzerine kuruludur ve de belirli kurallara göre çalışmaktadır. İnsan da, tabiat ananın bir parçası olduğuna göre, insan vücudu da aynı şekilde belirli dengeler çerçevesinde çalışmaktadır.
Keçiboynuzu
Latince adı: Ceratonia siliqua L.
İngilizce: Carob, St.Joh;s Bread, Locust bean
Almanca: Johannisbrot
Özellikleri: Nefes darlığına karşı ; alerjik nefes darlığı ; soğuk alerjisi iktidarsızlığa karşı ; akciğer ödemi balgam söktürücü akciğer kanserini önleyici sperm sayısını artırıcı astıma karşı tedavi edici.
İngilizcesi her ne kadar carob ise de, genelde St. Johns Bread olarak bilinir. Almancası da johannisbrot dur. Her iki lisanda da Yakup Peygamberin Ekmeği" anlamına gelir. Yakup peygamberin çölde ekmek yerine tükettiği bir meyvedir. Keçiboynuzunun içerdiği çekirdeklerin her biri 0,2 gram gelir. Bu çekirdeklerin ebatlarına bakılmaksızın her biri aynı ağırlıktadır. Yani, tek bir harnup çekirdeği 0,2 gram ağırlığındadır. Bu 0.2 gram ağırlık neden bu kadar mühim diye soracak olursanız, cevabı eski çağlara kadar dayanır. Antikçağda ve daha öncesinde altın ve kıymetli taşları hassas olarak tartabilmek için keçiboynuzunun çekirdekleri kullanılmıştır. Günümüzde de 0,2 gramın karşılığı 1 Karat olarak kullanılmaktadır. Kıymetli taş veya metal satanların kullandıkları 1 Karat buradan gelmektedir. Karat kelimesi keçiboynuzunun (harnup) latince adı olan Ceratonia dan türetilmiştir. Beş tane keçiboynuzu çekirdeği 1 gram ağırlığındadır.
Yıllar içerisinde insanlar harnupun beslenmedeki önemini unuttular. Hazır besinler tüm süpermarketlerde çeşit çeşit insanın hizmetine sunulurken, tabii beslenme genelekleri ve alışkanlıkları da yavaş yavaş ortadan kalktı... Son bir kaç yıldan beri tekrar eskiye dönüş yolları aranmaya başlandı... Avrupa da reformhaus veya bioladen adı altındaki marketlerde zirai ilaç ve sunni gübre kullanılmadan yetiştirilen meyve ve sebzeler ayrıcalıklı olarak satılıyor. Hem de nerede ise gösterişli sebze ve meyvelerin iki katı fiyatına... Bizde de durum pek farklı değil. Aynı şekilde, kepeğini içeren pirinç, normal pirinç fiyatının hemen hemen ikibuçuk misli fiyatla satılıyor. Halk pazarlarına giden insanlarımız satın alacakları sebzenin yayla sebzesi olup olmadığını sorup öyle alıyor. Onların yayladan kastettikleri, hormonsuz sebze. Yoksa, sebzenin gerçekte yüksek yaylalarda yetişmiş olması değil aranan. Örneğin, yayla domatesi, hormonsuz domates olarak algılanıyor.
Gerçekten de hormonsuz olarak yetiştirilen domatesin tadı, içerdiği proteinlerin ve etkin maddelerin oranlarıda farklı. Biz tekrar harnup a dönelim. Akdeniz bölgesinin sahil şeridindeki memleketlerden İtalya, İspanya, Kıbrıs ve Türkiye de bol miktarda yetişmektedir. Keçiboynuzunun ortalama %35 i düşük moleküler yapılı karbonhidratlardan oluşur. Yine yaklaşık %40 ı yüksek moleküler yapılı nışastadan oluşur. Yağ oranı ise oldukça düşük olup ancak %1 dir. Kakaonun yerine kullanılabilen en mükemmel çözümü getirmiştir. Kakaoda bulunan kafenoid leri içermez. Örneğin, keçiboynuzunda theobromin yoktur. Kakaoda yüksek miktarda bulunan yağ harnupta sadece %1 dir. Kakaoya karşı alerjisi olanlara ideal bir çözüm getirmektedir. Eğer, kakaoya karşı alerjiniz var ise, keçiboynuzunu rahatlıkla tercih edebilirsiniz.
Harnupun, sağlıklı ve dengeli beslenmede çok önemli yeri vardır. Çok düşük oranda yağ içermektedir. Düşük kalorilidir. Yenildiği zaman insanı uzun zaman tok tutar. Eskiden beri bilinen olumlu yönleri vardır. İshale karşı mükemmel takviyedir. Kabızlık şikâyeti olanların da tüketmesi gereken bir meyvedir. Belirli bir dönem keçiboynuzu tüketenler, sindirim sistemlerinin nasıl harekete geçtiğini ve kabızlık problemlerinin de yavaş yavaş düzenli bir şekilde ortadan kalktığını hayretle görebileceklerdir. Kısaca, hem ishal hem de kabızlık şikâyetlerine karşı kullanılır. Dengeli ve sağlıklı beslenmenin bilincinde olan bir çok bilim adamı tanımaktayım... Onlar çikolata, kek veya kremalı pasta yerine harnupu tercih etmektedirler.
Keçiboynuzu, Anadolu’da harnup olarak da bilinir. Batı Akdeniz bölgesinde kısaca boynuz da denilmektedir. Keçiboynuzunun en önemli özelliği nefes darlığına karşı oldukça etkili olmasıdır. Keçiboynuzunun nefes darlığına karşı etkili olan etkin maddesi hemen hemen başka hiçbir bitkide bulunmamaktadır. Bu etkin madde aynı zamanda bazı alerjik astım rahatsızlıklarında öylesine etkilidirki, kullanmaya başladıktan hemen sonra sonuç almak mümkün olabilmektedir. Ayrıca alerjinin neden olduğu nefes darlığı problemlerinde de büyük bir başarıyla uygulanabilir.
Bir çok insan tanıdım, alerjik nefes darlığı çeken, bu insanlar yılın belli mevsimlerinde kortizon tedavisinden başka çare bulamayanlardı... Öksürük krizlerinin nedenli şiddetli olduğunu anlatıyorlardı... Keçiboynuzunu önerdiğim bu insanların çoğu daha hemen ertesi gün rahatlamaya başladıklarını anlatıyorlardı.
Çocuklarda, keçiboynuzu (harnup) kürünü uygularken dikkat edeceğiniz en önemli nokta, günde bir defa ve sadece sabah kahvaltısı arasında tüketilmesidir. Öğle veya akşam uygulanmaması gerekir. Guatr rahatsızlığından dolayı nefes darlığı çekenler de bu kürden olumlu sonuçlar aldıklarını belirtmişlerdir. Harnupta bulunan bazı etkin maddeler aşağıdaki tabloda belirtilmiştir.
Keçiboynuzunda bulunan bazı etkin maddeler :
alpha-aminopimelic acid
concanavalin
beta-D- glucolgallin
myo-inositol
beta-D-...galloylglucose
pentosane
capronic acid
primverose
catechin-tannin
tannin
ceratose
tocopherol
chiro-inositol
xylose
Keçiboynuzunun içerdiği gallik asit insan sağlığı üzerinde öylesine çok yönlü özellikleri olan bir maddedirki, bu özelliklerinden bazıları aşağıdaki tabloda belirtilmiştir.
Gallik asitin etkin özellikleri
Analgesic: ağrı kesici
Antiallergenic: alerjiye karşı
Antiasthmatic: astıma karşı
Antibacterial: bakteri yok edici
Antibronchitic: bronşite karşı
Anticancer: kansere karşı
Antihepatotoxic: karaciğeri toksinden arındırıcı
Antioksidant: serbest radikalleri yok edici
İmmunostimulant: bağışıklık sistemini stimüle eder
Antiviral: mikroplara karşı etkili
Antiseptic: antiseptik
cancer-preventive: kansere karşı koruyucu
antinitrosaminic: nitrozamin yok edici
bronchodilator: bronş genişletici
antipolio: çocuk felcine karşı
Yukarıdaki tablodan da görüldüğü gibi gallik asit çok yönlü bir maddedir. Bu maddenin belirtilen bu özelliklerini artıran ve takviye eden keçiboynuzunda bulunan promotor maddelerdir. Keçiboynuzunda bulunan bazı etkin maddelerin allosteric effector özellikleri oldukça baskındır.
Akciğer ödemine karşı keçiboynuzunun desteği bulunmaz bir imkan... Balgam söktürücü gücü ve astıma karşı olan tedavi edici gücü çok fazladır. Sigara içenler keçiboynuzu kürüne başladıktan bir kaç gün sonra nasıl balgam çıkardıklarını hayretle gözleyebileceklerdir.
Keçiboynuzunun, insanlığın korkulu rüyası akciğer kanserini önlediğini gördüğüm zaman, heyecanımdan günlerce uyku uyumadığımın farkına bile varmamıştım. Keçiboynuzunun bu koruyucu ve önleyici özelliği tabiat ananın insanlara olan bir lütfudur.
Keçiboynuzu, akciğer kanserini önleyen mükemmel bir meyvedir. Ancak, akciğer kanserine yakalanmış olanlar için tedavi etme gücü çok çok zayıftır. Burada da belirtmekte tekrar fayda görüyorum; Bir bitkinin hastalığı önleyici özelliği ile o hastalığı tedavi etme özellikleri birbirlerinden farklı şeylerdir. Keçiboynuzu kürü insan vücudunda bulunan OGG1 (8-OxoGuanine DNA Glycosylase) enzimini aktive etme özelliğine sahiptir. OGG1 enzimi, akciğer kanserinin oluşumunda oldukça etkilidir. Akciğer kanserine yakalanmış hastalarda OGG1 enziminin aktivitesinin düşük olduğu gözlenmiştir. Yapılan klinik deneyler OGG1 enziminin aktivitesinin düşük olması durumunda, akciğer kanserine yakalanma riskinin on misli artış gösterdiğini ortaya koymuştur. Keçiboynuzu (harnup) kürü OGG1 enziminin aktivitesini yükselterek, bu kanser türüne karşı güçlü bir önleyici özellik göstermektedir. Bu özellik aynı zamanda taze sıkılmış havuç küründe de bulunmaktadır. Sigara içenlerin zaman zaman keçiboynuzu kürünü uygulamalarında, akciğer kanserine karşı önleyici gücünden dolayı büyük faydalar vardır. OGG1 enziminin diğer bir özelliğide DNA yı tamir etme özelliğinin olmasıdır.
(…)
İyi huylu prostat büyümesi (benigne prostate hyperplazy) şikâyeti olanların zaman zaman keçiboynuzunu çiğ olarak tüketmeleri çok faydalıdır. Çünkü, iyi huylu prostat büyümesine neden olduğu bilinen 5-alpha-reductase enziminin aktivitesini düşüren (inhibe eden) beş tane etkin maddeye sahiptir. Bu etkin maddelerden en önemli iki tanesi palmitic acid ve stearic acid#8217;dir. 5-alpha-reductase enziminin aktivitesi ne kadar yüksek ise iyi huylu prostat büyümesi o kadar hızlı gelişir. Prostatın büyümesi bir takım şikâyetleri de beraberinde getirmektedir. İyi huylu prostat büyümesinin neden olduğu şikâyetlerin başında idrar yapma zorluğu, idrar kesesini tam boşaltamama, sık sık idrara çıkma isteğidir. Geceleri bir den fazla idrara kalkma. İdrar yaparken çatallanma veya fıskıye şekli.
Kitapta belirtilen tüm uygulamaları size önerildiği şekilde hazırlayınız ve uygulayınız. Uygulama sürelerine ve miktarlarına uyunuz. Tabiatana bir denge, nizam ve kural üzerine kuruludur ve de belirli kurallara göre çalışmaktadır. İnsanda, tabiat ananın bir parçası olduğuna göre, insan vücudu da aynı şekilde belirli dengeler çerçevesinde çalışmaktadır. Örneğin, demir. Demir, insan vücudu için hayati önem taşıyan bir maddedir. Demirin eksikliği de, fazlalığı da insan vücudu için zararlıdır. Bazı insanlar vitaminlerin çok faydalı olduklarına inandıklarından dolayı vitamin haplarını fazla fazla kullanırlar. Çünkü, fazlasının insan vücuduna zarar vermediğini zannederler. Unutmayınızki, vitaminlerin eksikliği sağlığımız açısından hayati önem taşırlarken, fazlasıda vücudumuza zarar verirler. Aynı şekilde size önerilen bitkileri de belirtildikleri şekilde kullanmak gerekir. Fazla kullanarak daha çabuk sağlığıma kavuşurum diye düşünmek yanlıştır. Doğru olan, hastalığın ve şikayetlerin durumuna göre önerilen kürü dönem dönem tekrar etmektir.
Değerli okuyucu, keçiboynuzunun değirmende öğütülerek un haline getirilmiş ve hazır paketlenmiş şeklini bulmak mümkündür. Keçiboynuzunun pekmezi de satılmaktadır. Ancak, her ikisi de kitabımda bahsettiğim kürler için uygun değildir. Çünkü öğütülme (un haline getirme) esnasında havayla temas eden bir çok etkin madde oksitlenerek veya havanın oksijeni ile reaksiyona girerek tedavi edici özelliğini kayıp etmektedir. Tıpkı, taze sıkılmış meyve sularının vakit geçirmeden içilmesi gerektiği önerisinde olduğu gibi...
Örneğin, taze sıkılmış meyve suyunun içerisindeki C-vitamininin havayla temas ederek (oksitlenenerek) vitamin özelliğini yavaş yavaş yitirdiği gibi. Keçiboynuzundan pekmez yapılırken de uzun müddet kaynatıldığı içindir ki içerdiği bir çok etkin madde özelliğini kayıp etmekte veya önemli ölçüde keçiboynuzunun şifa veren gücü zayıflamaktadır. Bu nedenle, kitabımda bahsettiğim keçiboynuzu kürlerinden başarılı sonuç alabilmek için onun tabii halini kullanmak gerekir. Aktarlarda bu amaçla tabii halde keçiboynuzunu bulmak mümkündür. Hem daha ucuz hem de çok daha etkili. Aktarlardan keçiboynuzunu alırken dikkat etmeniz gereken şey, kırılmamış, ezilmemiş ve parçalanmamış olmalarıdır. Kısaca, satın alacağınız keçiboynuzlarının tüm halde olmasına özen gösteriniz.
Uygulama: Genel nefes darlığı ve alerjik nefes darlığı ve de soğuk alerjisi durumunda
Orta büyüklükteki keçiboynuzundan altı-yedi adetini önce soğuk su altında yıkayınız. Daha sonra bunları küçük küçük ( 4 cm uzunluğunda) kırarak, kaynamakta olan yaklaşık yarım litre suyun içine atınız. Hafif ateşte 7- 8 dakika kaynatınız. Soğuduktan sonra süzerek suyunu cam şişeye doldurunuz. Buzdolabında en fazla üç gün bekleyebilir.
Her gün sabah, kahvaltı arasında ve akşam yemeğinden önce bir çay bardağı içilir. Yaklaşık yarım litre olarak hazırladığınız keçiboynuzu suyu üç gün buzdolabında bozulmadan korunabilir. Her üç günde bir, taze olarak hazırlamanız gerekecektir. Hiç ara vermeden yirmi gün uygulayınız. Yirmi gün tamamlandıktan sonra aynı şekilde hiç ara vermeden onbeş gün devam ediniz. Onbeş günlük kürü uygularken bir çay bardağı içerisine bir küçük çay kaşığı bal ilave edip karıştırınız ve sabah kahvaltınız arasında ve de akşam yemeğinden önce birer çay bardağı içiniz. Keçiboynuzu kürünü uygularken sabah kahvaltınızda ayrıca bal tüketmeyiniz.
Dikkat: 5 ile 12 yaş arasındaki çocuklarda nefes darlığı veya alerjiye bağlı nefes darlığı söz konusu ise, bu taktirde uygulama e göre sadece bir çay bardağı sabah kahvaltısı arasında içilecektir. Akşam yemeklerinde içilmeyecektir.
Dikkat: Bu kürü uygularken kahvaltıda ayrıca bal tüketmeyiniz. Daha güçlü olur diye bir çay kaşığından daha fazla bal ilave etmeyiniz.
Uygulama: Akciğer kanserini önleyici olarak
Uygulama 1 den en önemli farkı ve dikkat edilmesi gereken nokta kaynama süresidir. Soğuk su altında 6-7 adet keçiboynuzunu yıkadıktan sonra 600-650 ml (yarım litreden biraz fazla) kaynamakta olan suyun içine harnupları kırarak atınız. 3-4 dakika hafif ateşte ağzı kapalı olarak kaynadıktan sonra 20 dakika soğumaya bırakınız. Yirmi dakika sonra harnup parçalarını temiz bir kaşık ile kabın içerisinden çıkartınız. Soğuduktan sonra temiz bir kaba suyunu alınız. Her ay dört gün, sabah ve akşam birer çay bardağı içilir.
(…)
/Prof.İbrahim Adnan Saracoğlu
|
Tarih: 14:37, 28/11/2007 Kategori: Yasam |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Irak Allah'ın Mülkü Dışında Mı?
Yandı Bağdat
Yürekleri titretiyor Bağdat’ın sesi
Bu ses mazlumun sesidir keser nefesi
Yanıyor masumlar, yanıyor Bağdat
Bu ateş yayılsın yaksın herkesi
Çaresizim bizarım
Zalime intizarım
Ben yaşarken ölmüşüm
Bağdat’tadır mezarım
Yandı Bağdat, yandı yürek, her yan tarumar
Birgün hesap soracak o yanan çocuklar
Şahit olsun akan kanlar, geliyor bahar
Zalimin hesabı varsa, Allah’ın da var
Bomba yağdı türbelere, kudurdu cani
Himmet eyle aslan Ali, pirim Geylani
Can yerde kalır da, kan yerde kalmaz
Mahcup etme n’olur ey ulu Gani
Çaresizim bizarım
Zalime intizarım
Ben yaşarken ölmüşüm
Kerkük’tedir mezarım
Yandı Bağdat, yandı yürek, her yan tarumar
Bir gün hesap soracak o yanan çocuklar
Şahit olsun akan kanlar, geliyor bahar
Zalimin hesabı varsa, Allah’ın da var…
Uğur Işılak
Her şeyde, her musibette, özellikle beşer eliyle gelen zulümlü musibetlerde, daima iki cihet vardır. Bu cihetlerin biri sebeplere yani insana bakar, diğeri kadere. İnsan zahire göre hükmettiği için çoğu kere aldanır ve zulmeder veya zulme sebebiyet verir. Ama kader ilahidir ve asla bakar. Dolayısıyla kaderin tahakkukunda asla zulüm yoktur. Yani bir iş ne kadar zalimane bir tavır ile ortaya çıksa da ortada kader cihetiyle daima bir hak ediş vardır...
İnsanoğlu şu hikmeti bilemediği için, çoğu kere kâinatta cereyan eden ve insanın yüreğine dokunan hadiseleri, tamamen ve yalnızca insanî entrika ve iradelere bağlar. Güya olup bitenleri, Allah’ın merhamet sıfatına yakıştıramadığı için, ‘Tanrıyı temize çıkarma’ya çalışır kendi vicdanında. Sonunda öyle bir noktaya varır ki, Cenab-ı Hakk’ın mülkünde cereyan eden hadiseleri onun tasarrufundan çıkarır. Çünkü aklı, yaşanan o felaket ve helaketin aslına muttali olmadığı için onu zulüm zanneder. Zulmü Allaha yakıştıramayacağımıza göre, suçu sebeplere, yani hırs ve tama’ ile dünyayı felakete sürükleyen liderlere ve devlet politikalarına havale eder. 1999 depremi sonrasında bir gazeteci arkadaşımla konuşurken, ben teselli babından, “her işte hikmet vardır” deyince öyle bir tepki gösterdi ki, şaşırdım. “Hayır kardeşim” dedi, “Olamaz bu, Allahın işi. Allah bu kadar zalim olamaz!” Feci bir deprem olmuş, sayısız masum insan demir ve beton yığınları altında kalmış… Kısır bir nazar ile bakıldığında ortada fecaat var. Sabi, sübyan bir yığın çoluk çocuk hayatını kaybetmiş…
İşte o gazeteci dostumuz da güya zulüm gibi görünen şu hadiseyi, Allah’ın merhametine yakıştıramadığı için, “Bu Allah’ın işi olamaz” diyordu. Hâlbuki şu hüküm, bir işi Allah’ın adaletine yakıştıramamaktan daha ağır bir ithamdır, İlahi Hikmete!
* * *
Sosyoloji, her olup bitene, makul bir kulp takma ilmidir. Bizce tesadüfmüş gibi görünen hadiselerin formülünü bulmak yani. Mesela, daldan düşen yaprağın da bir formüle göre düşüp hareket ettiği akla gelmez. Ama bu bir gerçek! İşte Sosyoloji, beşer ile ilgili hadiselere –velev ki daldan düşen yaprak nevinden olsun- bir makul gerekçe üretme ilmidir ve fevkalade de yararlıdır.
Fakat bazen sosyoloji, ‘makul izah getirme’ çabasını o kadar ileriye vardırır ki, sonunda insanı, hadiselerin altındaki takdiri ve hikmetleri görmekten alıkoyar. O elim hadise içindeki ilahi iradeyi örter. Sonunda biz insanlar, sosyolojinin çizdiği elim ve dramatik maddi tablo içinde boğulur; dünyayı, hadiseleri ve gelişmeleri, tamamen birtakım aktör (Bush ve Saddam gibi) ve figüranların (PKK ve Barzani gibi) zaaflı merhamet ve insafına bırakılmış zannederiz…
Oysa bunlar sadece maddi sebeplerdir. Yani olup bitenlerin insana bakan vechesi (yönü). Hadiselerin elbette bir de kader ciheti vardır. Cenabı-ı Hak, kendi izni olmadan şu kâinatta bir yaprağın bile kıpırdamayacağını ve kendisinin de asla kullarına zulmetmediğini deklare ettiğine göre, o zaman bu zulüm ve cinayetleri nasıl izah edeceğiz? Tabii ki Bush’un hırsı Saddam’ın ahmaklığı diyeceğiz! Çünkü zahirde Bush’un hırsı ve Saddam’ın ahmaklığıdır şu bölgeyi ateşe veren. Bu iki muhteris yüzünden, bunca insan helak ve yüzlercesi telef olurken hadiselerin altındaki kader cihetini görmek elbette kolay değildir. Ama işte asıl görmemiz gereken odur.
Biz o noktayı görüp idrak etmezsek, olup biten hadiselerde bilmeden bir tarafa taraftar olur ve onun zulmüne iştirak ederiz. Böylece aynı hadiselerin bizim de başımıza gelmesi yönünde kadere fetva verdiririz! (Allah korusun). Mümin bilir ki, bütün yaşananlar birer ‘hakediş’ten ibarettir. Meşhur Ziya Paşa’nın “Yıldırım düşmek için bir mualla tâk arar / Herkese gelmez bela erbab-ı istihkak arar” dediği gibi, her olayda bir istihkak söz konusu olduğunu bilir ve hareketlerini bunun üzerine bina eder.
* * *
Şöyle bir düşünelim. Orada, yani Irak’ta Saddam denilen bir zalim adam vardı. O gaddar ve zalim adam, önce Amerika’nın iğvalarına kapılarak dinde kardeşi olan İran’a saldırdı ve sekiz yıl boyunca masumların kanlarının akmasına neden oldu. Peki bunu niye yaptı?
Çünkü Amerika, zengin maddi manevi rezervlere sahip Irak arazisini kendi kontrolüne almak istiyordu. İran’ı da kendisine mani biliyordu. Önce onu ortadan kaldırmalıydı. Bunun için hırsı aklını selbetmiş Saddam’ı buldu ve onu tahrik etti. Saddam’a, kendi kardeşini yok etmesi için milyar dolarlar değerinde silah ve imkân verdi. Burada amil hırs ve faşizanlıktı.
-Peki bunun doğru bir şey olmadığını Irak halkı bilmiyor muydu? Biliyor idiyse buna neden mani olmadı?
Saddam’a karşı çıkacaklarına, sanki bir ilahmış gibi onu kahramanlaştırdılar. Bütün Arapların başına geçecek bir efsaneye dönüştürdüler. İçlerindeki menhus ırkçılık hissiyatıyla dindaşları ve kardaşları olan İran’a insafsızca saldırmasına göz yumdular. Hatta alkışladılar. Sebepsiz. Biri çıkıp “bu yanlıştır”, dedi mi?
-Hayır!
-Ben sana itaat etmeyeceğim dedi mi?
-Hayır!
Aksine bütün Irak’ı onun dev heykelleriyle donatıp onu nerede ise gelmiş geçmiş en büyük Arap kahramanı ilan ettiler! İlan etmeyenler –Türkmenler gibi- de sessiz kaldılar!
-Neden? Çünkü zalimce de olsa yaşamak, onlara daha sevimli geldi. Vehen (dünya sevgisi) yüreklerini kaplamıştı. Kendi yaşamları için kardeşlerinin ölümüne bile razı idiler. Ve seve seve bir Zalime yardımcı oldular. Oysa Namık Kemal’ın ifadesiyle “Köpektir zevk alan seyyad-ı bî insafa hizmetten”.
Bu zulmün bir gün dönüp kendisini kuşatacağını düşünmediler. -Yine başka bir Müslüman kardeşi olan masum Kürtlerin üzerine kimyasal silahla saldırıp, bir ilçenin bütün canlılarını imha ettiğinde de ona “sen ne yapıyorsun” diyen bir Iraklı çıktı mı? -Hayır! Daha bir yığın hayır, hayır, hayır!
****
“E halk ne yapabilirdi ki canım” diyebilirsiniz. Eğer bu asırda hala bu cümleyi sarfedebilen biri varsa ona söyleyecek sözüm yok. İşte İran ve İşte Rusya, işte Ukrayna… Halkın ne yapabildiğini gördük. Halk ayağa kalktı mı kendini tanrı zanneden Şah Pehlevi de olsan kaçarsın. Hangi ordu, kararlı bir halktan daha güçlü olabilir ki? Demek ki, zalimler diktatörler, toplumların bâtınında saklı faşizan hislerden hayat bulup güç alıyorlar. Güya o diktatör, toplumun nefsinde sakladığı arzunun mücessem hale bürünmüş şeklidir. Dolayısıyla Alman ırkçılığını yaratan Hitler değildir. Hitler, faşist Alman halkının ruh verdiği bir heykelden ibarettir. Yani halkın ruhunda zaten var olan faşizan kibir ve gurur bir insan biçimine büründü ve o da Hitler oldu. Önce Almanya’nın, sonra kendisinin ve beraberinde 40 milyon insanın mahvına neden oldu. Şimdi kalkıp yine bana “o savaşlarda ölen o kırk milyon insanın ne günahı vardı?” diye sorarsanız, ben size bu yazıyı ta baştan bir kere daha okuyun derim. Çünkü bu yazı tam da o noktaya dikkatinizi çekmek istiyor!
Şimdi bu çerçeveden “Allah bir kavmi helak etmeyi murad ettiğinde, bozguncularını önde gelenleri yapar” ayetini bir kere daha düşünelim. Kavmini tamamen imha ettiren Firavun, mülkünün yıkılmasına neden olan Nemrut, ülkesinin işgaline neden olan Mussolini, ve yurdunun tar u mar olmasına sebep olan Hitler, aslında sadece, kendini beğenmiş zalim ve cezalandırılmaya müstahak halkların batınlarında gizledikleri arzunun vücut giymiş halleriydi. Nitekim hatırlayın Nemrut İbrahim’i ateşte yakmaya kalkıştığında halkı keyifle onu izlemeye koyulmuştu. Tabii bu hüküm, diğerlerinin kavmi için de geçerlidir.
İşte o halklar gerçek anlamda cezalandırılmayı hak ettikleri için Allah onlara kendilerinden olan zalimleri musallat etti.
* * *
Fakat bu hüküm, şu anlama gelmez. Onlar gibi Iraklılar da bu felaketi hak ettiler, öyleyse çeksinler!
Hayır, böyle demeye de bizim hakkımız yoktur. Çünkü bu bir ‘hakediş’ de olsa, cezaya çarptırılmış insan artık masumdur.
Dolayısıyla artık bütün insanlık orada yaşanan dramdan mesuldür. Evet onlar belki yumurta çalmaktan hırsızlık cezası almaya müstahak olmuşlardı fakat imhasında kendi yararları bulunan insafsız yargıçlar (Bush ve BM) onların idamına karar verdiler ve zulmettiler.
Yani Irak halkı, ta eski zamanlardan beri fitne severliğinden dolayı bunu hak etmiş olabilir ama şu anda yaşamakta olduğu drama hiç kimse seyirci kalamaz ve kalmamalı. Orda her gün yüzlerce insanın kanı ve eti ziyan olurken, bizim burada rahat uyumamız veya yeni ölüm ve katliamlara neden olacak girişimlere taraftarlık yapmamız, sonunda bizi de o tür felaketlere müstahak hale getirir.
Türkiye meseleyi birilerinin ‘kardeşler arasına nifak sokma” operasyonu gibi algılamalı ve öyle bakmalı! O zaman tuzaklara düşmez. Birilerinin Türk - Kürt harbi çıkarmak istediği görülüyor. Bakın işi Avrupa’ya da sıçratmak istiyorlar. Biz aklı ile izan ile hareket etmek zorundayız. Ve Cenab-ı Hakk’ın muradını da görüp, kendimize yeni badireler yaratmamalıyız. Hadiseler ve tahrikler bizi Kuzey Irak’a gitmeye mecbur edecek olursa, unutmamalıyız ki oradaki insanlar ‘sınır ötesindeki akrabalarımız’dırlar. Bizim aczimizden dolayı ‘yad’ların dost oldular.
Evet hadiselerin, bir kader ciheti var ama o kaderin tahakkuku, muhteris ve bencil insanların ihtiras ateşleriyle zulüm yangınına dönüşür…
* * *
Mülk Allah’ındır. Hadiseler başıboş değildir. Sonunda hiç kimsenin planı tam olarak tahakkuk etmez ve hiçbir zaman da etmemiştir. Eğer planlar hep tutsaydı, en azından şu Türk devleti olmayacaktı. Musa kavmiyle birlikte yok edilecekti. Müttefikler boğazı geçerdi ve Komünizm ihtilali asla gerçekleşmezdi… Vesaire vesaire… Amerika’nın kendisini bir halt zannetmesi de bu nevidendir. Her istediğini yapabilseydi Vietnam’da kalırdı…
Dedim ya Mülk Allah’ındır. Ve hiç telaş etmeyin ki, Allah kendi inisiyatifini Coni’ye moniye kaptıracak. Şu anda her şey Amerika’nın kontrolündeymiş gibi görünse de en fazla üç buçuk dört sene sonra görülecek ki, Amerika oradan kurtulmak için Türk halkından imdat isteyecek ve Kürt kardeşlerimiz de, öyle bir zalime hizmet sundukları için mahcup ve perişan olacaklar!
Çünkü bütün işaretler gösteriyor ki, Türk milleti, ordusuyla birlikte yeniden dinin vasisi olacak ve bu görevi de tam başaracak.
Mehmet Ali Bulut
malibulut@bugun.com.tr
|
Tarih: 17:08, 3/11/2007 Kategori: Yasam |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
John Hopkins'den KANSER Raporu

JOHNS HOPKINS ABD'NİN EN İYİ HASTANESİ
Amerikan hükümeti istatistiklerinde yer alan ölüm oranları, teknoloji, tıbbi ve hemşirelik bakım personeli, hizmet yaklaşımı ve hastanın taburcu edilmesine ilişkin planlama gibi objektif göstergelerin analizini temel alan US News & World Report'un sıralamasında, Johns Hopkins hastanesi 17 uzmanlık kategorisinin 16'sında ilk 4 arasına girdi.
Johns Hopkins Medicine, 15. kez Amerika'nın en iyi hastanesi seçilmesinin yanında 2004 yılındaki araştırma çalışmaları için 600 milyon ABD dolarını aşan kaynak kullandı. Bu miktar ile, Amerikan Ulusal Sağlık Kurumu'undan (National Institute of Health) en fazla araştırma fonu alan kuruluş oldu. Araştırma ve eğitim çalışmalarını hizmet sunumu ile birlikte yönlendiren Johns Hopkins hekimleri, bu sayede elde ettikleri başarıları nedeniyle Nobel Ödülü, Lasker Ödülü, Ulusal Bilim Madalyası ve diğer saygın ödüllerle onurlandırılmıştır.
Türklerin genellikle doktora programlarını tamamlamak için tercih ettikleri Amerikan üniversitesi. Bir yerde Amerika’nın Hacettepe ‘si diyebiliriz. Bkz: http://www.jhu.edu/
Berna AYDIN Göndermiş
John Hopkins'den KANSER Güncellemesi
1- Herkesin vücudunda kanser hücreleri vardır. Bu kanser hücreleri birkaç milyara kadar çoğalmadıkça standart testlerde görülmezler. Doktorlar kanser hastalarına tedaviden sonra vücutlarında artık kanser hücresi kalmadığını söyledikleri zaman, bu yalnızca kanser hücrelerinin testlerle saptanamayacak düzeyde olduğu anlamına gelir.
2- Bir kişinin hayatı boyunca 6 ile 10 kez kanser hücreleri oluşabilir.
3- Kişinin bağışıklık sistemi güçlü olduğu zaman kanser hücreleri yok edilir ve çoğalarak tümör oluşturmalarına engel olunur.
4- Bir kişide kanser olması, o kişide çoklu beslenme eksikliği olduğuna işaret eder. Bunlar genetik, çevresel, beslenme ve yaşam tarzı faktörlerine bağlı olabilir.
5- Çoklu beslenme eksiklini yenebilmek için diyeti değiştirmek ve ek takviye almak bağışıklık sistemini güçlendirir.
6- Kemoterapi hem hızlı çoğalan kanser hücrelerini, hem de kemik iliğinde, sindirim sisteminde v.s.'deki hızlı büyüyen sağlıklı hücreleri yok eder ve karaciğer, böbrekler, kalp, akciğerler v.s.'de organ tahribatına yol açar.
7- Radyasyon kanser hücrelerini yok ederken; sağlıklı hücre, doku ve organları da yakar, yaralar ve zarar verir.
8- Kemoterapi ve radyasyon başlangıçta tümörün küçülmesine yol açar. Kemoterapi ve radyasyon tedavisinin uzaması tümörün daha fazla yok olmasına yol açmaz.
9- Kemoterapi ve radyasyondan dolayı vücut çok fazla toksin yüklenmesine maruz kalınca, bağışıklık sistemi ya tehlikeye düşer, ya da yıkılır; dolayısıyla kişi çeşitli enfeksiyonlara ve komplikasyonlara yenik düşer.
10- Kemoterapi ve radyasyon kanser hücrelerinde mutasyona neden olabilir ve dirençlerinin artarak yok edilmelerini zorlaştırabilir. Cerrahi işlem de kanser hücrelerinin başka taraflara atlamasına neden olabilir.
11- Kanser hücreleri ile savaşmakta etkili bir yöntem ise onları çoğalmak için ihtiyaçları olan gıdalardan yoksun ve aç bırakmaktır.
KANSER HÜCRELERİ AŞAĞIDAKİLERLE BESLENİRLER:
a- Şeker kanser besleyicidir. Şekeri kesilerek kanser hücrelerinin önemli bir gıdası kesilmiş olur. NutraSweet, Equal, Spoonful v.s. gibi tatlandırıcılar zararlı olan Aspartam ile yapılırlar. Daha iyi bir tatlandırıcı Manuka balı veya molastır, ama az miktarda alınmalıdırlar. Sofra tuzunda beyazlatıcı olarak kimyasallar bulunmaktadır. Daha iyi bir seçenek Bragg'in aminosu veya deniz tuzudur.
b- Süt vücudun, özellikle sindirim sisteminde, mukus üretmesine neden olur. Kanser mukusla beslenir. Süt yerine tatlandırılmamış soya sütü tüketilerek kanser hücreleri aç bırakılabilir.
c- Kanser hücreleri asit ortamda gelişirler. Et temelli diyet asittir ve sığır eti veya domuz eti yerine bol balık ve az tavuk eti yemek en iyisidir. Ette, özellikle kanserli kişilere zararı olan, canlı hayvan antibiyotikleri, büyüme hormonları ve parazitleri bulunur.
d- %80 taze sebze ve meyve suyu, kepekli tahıllar, tohumlar, nohutgiller ve biraz meyveden oluşan bir diyet vücudu bazik (alkali) ortamda tutar. %20 de fasulye içeren pişmiş gıdalardan oluşabilir.
Taze sebze suları kolayca emilip 15 dakika içinde hücre düzeyine ulaşabilen ve sağlıklı hücreleri besleyen ve çoğalmalarını hızlandıran canlı enzimler içerirler. Sağlıklı hücre üretimi için gerekli olan canlı enzimlerin sağlanması amacıyla, taze sebze (sebzelerin çoğunluğu ve fasulye filizi) yiyin veya suyunu için ve günde 2-3 kez çiğ sebze yiyin. Enzimler 40o C'de yok olurlar.
e- Yüksek kafein içerikli kahve, çay ve çikolatadan uzak durun. Yeşil çay daha iyi bir seçenektir ve kanserle savaşan özellikleri vardır. Bilinen toksinler ve ağır metaller içeren musluk suyu yerine arıtılmış veya filtrelenmiş su içiniz. Damıtılmış su asittir, kaçınılmalıdır.
12- Et proteininin sindirimi zordur ve çok sindirim enzimi ister. Bağırsaklarda duran sindirilmemiş et çürür ve daha çok toksin birikimine neden olur.
13- Kanser hücrelerinin duvarları sert protein ile kaplıdır. Et yemekten kaçınarak veya azaltarak, kanser hücrelerinin protein duvarlarına saldıran enzimler daha çok açığa çıkar ve vücudun öldürücü hücrelerinin kanser hücrelerini yok etmelerini sağlar.
14- Bazı destek maddeleri (IP6, Flor-ssence, Essiac, anti-oksidanlar, vitaminler, mineraller, EFA'lar v.s..) bağışıklık sistemini güçlendirerek, vücudun kendi öldürücü hücrelerinin kanser hücrelerini yok etmesine yardımcı olur. E vitamini gibi diğer destek maddelerinin de, vücudun hasarlı, istenmeyen veya ihtiyaç olmayan hücrelerin atılmasının normal yolu olan, apoptoziz veya programlanmış hücre ölümüne yardımcı olduğu bilinmektedir.
15- Kanser zihinsel, bedeni ve ruhsal bir hastalıktır. Öngörülü ve olumlu bir ruh kanser savaşçısını muzaffer yapar. Öfke, affetmezlik ve acı bedeni stresli ve asitli bir ortama sokar. Seven ve affeden bir ruha sahip olmayı öğrenin. Sakin olmayı ve hayatın tadını çıkarmayı öğrenin.
16- Kanser hücreleri oksijenli ortamda gelişemezler. Günlük egzersizler ve derin nefes alma hücre düzeyine kadar daha fazla oksijen alınmasına yardımcı olur. Oksijen terapisi kanser hücrelerini yok etmek için diğer bir yöntemdir.
JOHN HOPKINS HASTANESİ'NDEN KANSER GÜNCELLEMESİ
1- Mikrodalga fırına plastik kap koymayınız.
2- Dondurucuya su şişesi koymayınız.
3- Mikro dalga fırınına plastik ambalaj koymayınız.
4- John Hopkins Hastanesi bunu yakın bir zamanda bülteninde yayınlamıştır. Bu bilgi Walter Reed Ordu Tıp Merkezi tarafından da yayınlanmaktadır. Dioksin kimyasalları kansere, özellikle de göğüs kanserine, neden olmaktadır. Dioksinler vücudumuzun hücreleri için son derece zehirlidir. Plastik şişelerdeki suyu dondurmayınız, çünkü bu plastiğin içindeki dioksinin salınmasına neden olur.
Castle Hastanesi Sağlıklılık Programı Yöneticisi Dr. Edward Fujimoto bu sağlık tehdidini anlatmak için yakınlarda bir televizyon programına çıktı. Dioksinleri ve bizim için ne kadar kötü olduklarını anlattı.
Plastik kaplar içindeki yiyeceklerimizi mikrodalga fırınlarda ısıtmamamız gerektiğini söyledi. Bu özellikle de yağlı yiyecekler için geçerli. (İngilizce metindeki fat sözcüğünün gerçek anlamı hayvansal yağdır.) Söylediğine göre yağ, yüksek sıcaklık ve plastik kombinasyonu dioksinin gıdaya geçmesine ve sonunda vücudumuzun hücrelerine ulaşmasına neden olmaktadır.
Bunun yerine kendisi yemekleri ısıtmak için Corning Ware, Pyrex gibi cam kaplar veya seramik kaplar kullanılmasını tavsiye etmektedir. Yani hazır yemek ve çorbalar ısıtılmadan önce ambalajından çıkarılıp uygun kaplara konulmalıdır.
Kağıt uygundur, ama kağıdın içinde de ne olduğu bilinmemektedir. Sıcaklığa dayanıklı cam kap kullanmak daha güvenlidir. Kendisi yakın bir zamanda fast food restoranlarının plastik köpük kaplardan kağıt kaplara döndüğünü de hatırlattı. Nedenlerden bir dioksin sorunuydu.
Kendisi plastik ambalaj malzemesi ile örtülmüş yiyeceklerin mikrodalga fırında pişirilmesinin aynı derecede sakıncalı olduğunu da söyledi.
Yiyecekler radyasyona maruz kalıp ısınıca, yüksek sıcaklıkta plastiğin içindeki zehirli toksinler eriyip yiyeceklerin üstüne damlamaktadır.
Yiyecekler plastik yerine kağıt havlu ile örtülebilir.
http://www.tibbiyelilercemiyeti.com/modules.php?name=News&file=article&sid=265
|
Tarih: 13:51, 19/9/2007 Kategori: Yasam |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
|