Bu Sitede Ara




SAMSUN SAYFALARI
ZİYARET EDİNİZ



İÇİNDEKİLER

» Ana Sayfa
» Arşiv
»Profil


Kategorilerim

  • Belge
  • Bilginler
  • Din
  • Edebiyat
  • Egitim
  • ekonomi
  • Gundem
  • Haber
  • IktisatSiyasetleri
  • Kitap
  • Media
  • Monografi
  • Politika
  • Sahsiyetler
  • Sozler
  • Tarih
  • Tarim
  • Tutun
  • Yasam
  • Zaman


  • İrtibat İçin, samsunblog@gmail.com



    Powered by Mcan
    S.Muratcan KOŞAR



    Ölüme Koşanlar


     

    Çanakkale; tarihimizin, asaletimizin ve karakterimizin zaferidir. Çanakkale, istilacı ve sömürgeci dehşet ordusuna ruhumuzun cevabıdır.

     

    Mehmetçik, Çanakkale’de asırların biriktirdiği türlü yoksulluklar ve yoksunluklar içinde savaştı. Fakat yoksulluk ayağında kalmıştı, sırtında kalmıştı, silahında kalmıştı, ruhuna işlememişti. Bunun içindir ki Mehmetçik Çanakkale’de yalnızca tüfeği ve süngüsüyle, zamanın en güçlü silahlarına ve donanmasına sahip, sömürgelerinin bütün kaynaklarını harekete geçirmiş bir orduya tarihinin en acı mağlubiyetini tattırmış, tarihinin en ağır kayıplarını verdirmiştir.

     

    “Savunma hattımızın üstü bir tencere içinde kaynayan su gibi fokurduyordu. Mütemadiyen lavlar püskürten bir volkan seyrediyordum. Kulaklar işitmez oldu. Felce uğramış gibiydik. Bu hal saatlerce devam etti. Bombardıman birden kesildi. Telefonda sesler birbirine karışıyordu: 30. Alay! Düşman cephenize hücuma geçiyor! 1. Bölük Kanlısiperi takviye et! Bomba sandıkları sağ cenaha! Çocuklar metin olun! Şarapnel tutuştu hazır! 30. Alay ne haldesin! 30. Alay!”


    Düşmanın bu hücumundan önce üzerimizde 8 saat boyunca 50 bin top mermisi patladı. Şimdi siperlerimizde akıllara durgunluk verecek kanlı boğazlaşma başlamıştı. Her basılan yerde bir insan parçası vardı. 30. Alay’dan bize kayıplarıyla hüzünlü, zaferiyle gururlu bir bayrak kaldı. Bu kitap; vatanı korumak uğruna ölüme koşanların, Çanakkale’de 1915 yılında tarih yazan kahramanların öyküsünü anlatıyor.


    Bu kitapla bütün yönleriyle gözler önüne serilen Çanakkale Savaşı’nı gün gün yaşayacak, kendinizi siperlerde Mehmetçiğin yanında hissedeceksiniz.


     

    ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE

     

    "Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
    En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
    Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya
    Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.


    Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
    Nerde -gösterdiği vahşetle- "Bu bir Avrupalı!"
    Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
    Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!


    Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,
    Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer.
    Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında,
    Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!


    Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
    Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
    Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
    Hani, tâ'ûna da zuldür bu rezil istilâ!


    Ah, o yirminci asır yok mu, o mahhlûk-i asil,
    Ne kadar gözdesi mevcud ise, hakkıyle sefil,
    Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
    Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.


    Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
    Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
    Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
    Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

    Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
    Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
    Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
    Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.


    Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam,
    Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam.
    Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
    O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer...


    Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak,
    Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.
    Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
    Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.


    Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
    Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.
    Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
    Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!


    Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
    Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?
    Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
    Çünkü te'sis-i İlâhî o metin istihkâm.


    Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
    Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
    Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi;
    "O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi.


    Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
    İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.
    Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
    O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar...


    Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
    Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
    Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
    Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.


    Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i...
    Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
    Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
    "Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın.


    Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
    Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
    "Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
    Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;


    Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle,

    Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
    Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
    Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;


    Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına;
    Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
    Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
    Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;


    Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
    Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.
    Sen ki, son ehl-i salibin kırarak salvetini,
    Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,


    Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
    Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
    O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
    Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın;


    Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât!
    Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
    Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
    Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber."

     

    Mehmet Akif Ersoy


    Tarih: 01:15, 18/3/2008 Kategori: Tarih
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    Sultan Mehmet İstanbul'u Fethetmedi ki!


     

     

    Öncelikle Fatih’in şahsiyeti hakkında neler söylemek istersiniz.

     

    Fatih’in şahsiyeti veya kişiliği hakkında bize tarih her şeyi söylüyor… Tarih en iyi öğretmendir. Fatih birleştirici yüce bir hükümdardır. Öyle olmasaydı koca bir imparatorluk nasıl kurulacaktı. Sevgiyi saygıyı ve milli birliği öğretmiştir. Ve Fatih bunu bayrak haline getirmiştir. Fatih olmasaydı Yavuz Sultan Selim gibi büyük bir şahsiyet çıkmazdı ortaya. Kanuni Sultan Süleyman gibi biri çıkmazdı ortaya. Mesela II. Beyazıt yerine Cem sultan geçseydi başımıza böyle şeyler gelmezdi. Fatih, a dan z ye düşünülecek ve incelenecek bir dehadır. Fatih yalnızca bir komutan değildir, bir padişah değildir, Fatih bir sanatçıdır, sevgi saygı insanıdır. Alimlik yönü vardır. Birçok yönü vardır. Hepsi ayrı ayrı ele alınmalı. Fatih’in ihmal edilen birçok yönü vardır…

     

    Mesela hangi yönü?

     

    Mesela cemiyetçiliği, şehirciliği sosyal yaşantı hakkındaki düşünceleri özellikle ele alınmalı. Maalesef pek dikkate alınmamış. Alınmışsa da ihmal edilmiş yayınlanmamıştır. Bunların üzerinde durulması lazım. Şehirciliği çok enteresandır. Onun sosyal hayat üzerine eğilmesi çok enteresandır. Birde Şer-î kanunları uygularken İslam’ın ne derece adil olduğunun gösteren çalışmaları vardır. Uygulamaları vardır. Ne acıdır ki II. Beyazıd devrinden sonra durumlar çok değişmiştir. Üzerinde durulmamıştır. Değişmiş olduğu halde üzerinde durulmamıştır. İslam kendini zannediyorum ki Fatih döneminde dört dörtlük gösterebilmiştir. Fatih’ten sonra çok değişiklikler olmuş bunlar gözden uzak kalmış. Kalmasının sebebi de şudur biz tarihimizi güzel şekilde aktarmasını bilmiyoruz. Veya bildirmek istemeyenlerimiz var.

     

    Mesela niçin gençlerimiz Fatih’i tam tanımıyor? Çünkü tarih okunmuyor. Talebe ezberliyor geçiyor. Sınıfımı geçeyim, yeter diyor. Çünkü o sevgiyi o merakı uyandıramıyoruz. Niye uyandıramıyoruz? Çünkü kuru bir savaş ele alıyoruz. Ne yapıyoruz. İşte Bizans’a geldik, biz kovaladık. Bizanslı kaçtı, anlatılıyor. Saçma sapan şeyler bunlar.

     

    Bizans kaçınca Fatih gelip yerleşti gibi başarıyı basite indirgemek istiyorlar değil mi?

     

    Aynen öyle. Halbûki Bizans güçsüz bir imparatorluk değil. Gücü olan bir imparatorluk. Güçlüydü dıştan da yardım görüyordu. Fatih güçlü bir askeri strateji uygulayarak ve aynı zamanda bilimden de yararlanarak fethetmiştir Kostantiniyye’yi. Büyük bir başarıyla fethetmiştir. Onun için o hareket dahi bizde eksik gösterilir. Yani baktığınız zaman şunu görürsünüz ya Fatih yerine başkası da olsaydı girer alırdı. Alırdı da niye daha öncekiler alamadı.

     

    Şehircilik yönüne tekrar dönersek şehirciliğini biraz açar mısınız?

     

    Şehri güzel bir şekle getirmek için ne yapılması lazımsa hepsini yapmıştır. En basitinden mesela bugün affedersiniz yolların pisliğinden, şundan bundan dem vuruyoruz rahatsızlık duyuyoruz. Ta o tarihlerden vasiyetname yazdırmış. Vasiyetnamesinde diyor ki; iki kişiyi görevlendireceksiniz. Bunlar maaş karşılığı ellerinde büyük bir kap kabın içinde kireç ve kömür tozu külü sabah öğle akşam muhtelif saatlerde şehri dolaşacaklar. Her sokak da tükürük, hayvan pisliği şu ve ya bu her türlü pisliği örtüp gidecekler diyor. Arkadan gelen ise o pislikleri toplayacak, diyor.

     

    Bu en basiti ama bu bile doğru düzgün işlenmiş değildir. Çok enteresandır, zannedersem 1955 1957’ lere kadar bu böyle devam etmiştir. Nasıl oluyordu? Aileler yapıyordu bunları. Ben gözümle gördüm. Mesela bir sokağa giriyorsunuz. O sokakta bulunan evlerin hanımları çöpü kapıya getirdiği zaman teneke içinde kapıya bırakıyor, süpürgeyle kapısını süpürüyor yolun ortasına getiriyor. Süpüre süpüre yolun ortasında küme şeklinde bırakıyor karşıki evden de kadın aynı şekilde yolun ortasına getiriyor. Çöpçü geliyordu, hepsini toparlayıp alıp gidiyordu. Bu çalışmayı bir vatandaş olarak benimseyip şehirde hizmet vermeyi gözlerimle gördüm ama bu Fatih’in idaresinden kalma.

     

    Fatih diğer dinlere karşı hoşgörü modelini nasıl sağlamış?

     

    Herkese eşit davranarak hatta ve hatta İslam olana daha çok sorumluluk vermiş. Gayri Müslimlere de memuriyet hakkı vermiş hatta idare hakkı vermiştir. Şimdi deniyor ki keşke Fatih bu kadar hoşgörülü olmasaydı. Herkesi müslümanlığa zorlasaydı. Yani bunlar küçük hesaplar. Ama Fatih küçük hesapların değil büyük hesapların mimarıydı ve çocukluğundan itibaren kendisini padişahlığa hazırlamıştı. Yalnız kendisi değil çevresinin de rolü var ve Fatih, Cenab-ı Hakkın bize bahşettiği bir hükümdardır. Yani Türk cihan hakimiyetine imparatorluk durumuna resmen kapıları açan Fatihtir. Alpaslan’dan sonra niçin İstanbul daha evvel fethedilmemiş çünkü o nasip Fatih’e verilmiş. Hacı Bayram Veli Hazretleri Edirne’ye Fatih’in babasını ziyarete gider II. Murat der ki İstanbul bize yakın fethi nasip olur mu diye sorar Hacı Bayram Veli hazretleri derki oranın fethi bu beşik deki çocuk ile bu köse sakallıya nasip demiş.

     

    Siz ‘İstanbul’un Fethi’ tabirine karşı çıkıyorsunuz efendim değil mi?

     

    Evet. Hep ‘İstanbul’un Fethi’ deniyor. Halbuki bu yanlış bir söylemdir. Sen İstanbul’un Fethi dersen Yunanlı buna güler. Fatih Sultan Mehmet Han  İstanbul’u  fethetmedi ki Kostantiniyye’yi fethetti. Hz. Peygamberin Hadisi Şerifinde bile Kostantiniyye der. Yani biz ne yapıyoruz. Batının istediği gibi konuşuyoruz. Bu şekilde ne Fatih’i anlatabiliriz, ne şehirciliğini anlatabiliriz. Ne de Türklüğünü anlatabiliriz. Ne yapıyorlar bizi yalnızlığa itiyorlar. Padişahlarımızdan koparıyorlar. Sultan II. Abdülhamid Han nur içinde yatsın. Başlı başına bir değerdir ama Fatih gibi Onu da kimse doğru dürüst anlatmıyor.

     

    Birde Fatih’ le ilgili zaman zaman gündeme getirilen yersiz iddialar var. Mesela Fatih’in annesi ile ilgili iddialara ne söylemek istersiniz?

     

    İşte Fatih’in annesi kimdir? Rumdur falan. Yok öyle bir şey… Fatih’in annesi Türktür. Velev ki Rum olsun, ne olur? Fatih’in annesine ne mutlu ki öyle bir evlat doğurmuştur. Fatih’in annesi ile uğraşmak babası ile uğraşmak teferruattır. Önemli olan icraattır. Ziya Paşa ne der: Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. Her kim var ki bu memlekete hizmet etmiş her kim var ki Siyonizm’e kafa tutmuş o adama daima kötü gözle bakılmış. Padişah kim olursa olsun hiç sevmediğim bir ırk da olsa ben yine de o adamın icraatına bakarım. Fatih’in annesini niye Rum gösterecek. Çünkü yeni gelen nesli Fatih’ten soğutacaklar. Bunlar batının oyunlarıdır. Bu oyunlara gelmemek lazım.

    Koca imparatorluklara sahip olmuş bir millet böyle basit şeylerle uğraştırılacak hale gelmiş. Çok üzülüyorum çok...

     

    Fatih’in Fatih olmasında sizce hocalarının ve tasavvufun etkisi nedir

     

    Tabiî ki tasavvuf çok önemlidir. Tasavvufta maneviyatı bulursunuz, manevi zenginliği bulursunuz. Bunları da Fatih’e hocaları anlatmıştır. Mesela O Fatih’in ilk hocalarından olan Molla Gürani Fatih’e tokat atıyor o da gidiyor, babasına şikayet ediyor. Sonrasını biliyorsunuz. Ne muazzam bir eğitim değil mi?

    Fatih’in en büyük kazancı iki büyük hocaya sahip olması. Biri Akşemseddin Hazretleri.Biri Molla Gürani Hazretleri. Ve bu şahsiyetler fetih zamanı askerin yanına kadar gidip askere moral bile vermişlerdir. Onun için Fatih’in dehası Allah vergisidir. Ama o deha her iki büyük insan tarafından her iki büyük şahsiyet tarafından daha da işler hale getirilmiştir. Yani zenginliği Fatih öyle hocalara sahip olmasıdır. Ve kendisinin de dinlediklerini hazmedebilmesidir. Yani Cenabı Hak ona ayrı bir güç vermiş.

     

    Ermenilerle ilişkileri nasılmış efendim?

     

    Bursa’nın fethinden kısa süre evvel Osman gazi hazretleri, vasiyet etmiş: Sakın ola ki Ermeni halkı açık da bırakmayasınız Rum anları bitirir, Onları kendi aranıza alın, diyor. O şekilde biz Bursa’ya yerleşmişiz. Türkler kendi aralarına almışlar bizi. Türklere olan yakınlığımız herkesin düşündüğünden fazladır. İçiçe geçmişiz, bizi bugünkü hale düşürenler ne deyim Allah’tan bulsun. Bu hale getirmelerinin sebebi de Osmanlıyı yıkabilmek devleti yıkabilmekti. Onun direklerinden bir tanesi Ermenilerdi. O direği yıkmak istediler, yıktılar.

     

    Aynı zamanda Fatih’in Bursa’da Ermeni patriğini ziyareti var…

     

    Tabii onunla samimi idi. Devamlı görüşürdü. Bir gün ziyarete geldiğinde haber verelim diyorlar. O da haber vermeyin diyor. Doğrudan makamına giriyor patriğin. Patrik görünce birden bire karşısında şehzadeyi ayağa kalkıyor. Lütfen oturun diyor. Patriğin elinde bir kitap. Nedir o diyor. İncil sultanım diyor. Bir sayfayı açın bakalım ne yazıyor, diyor. Bütün cihan senin ve senin milletinin olacaktır, yazıyor sultanım deyince Bizans da dahil mi diyor sultan. Şüpheniz mi var padişahım? diyor. Bizans’ı fethedersem sana orada patriklik teklif edeceğim, buyuruyor. Ve dediğini de yapmıştır. Anadolu Hisarının yapımını ele alırsak Ermeni kalfalar ve Ermeni işçilerde çalışmıştır. Çünkü Bizans’a karşı Ermenilerinde bir sempatisi yoktu. Ben hala sevmem mesela sevebilmeme imkân yok. Çünkü tarihimize baktığımız zaman zevk yok. Ve benim gençlik yıllarımda da Rumları yakından tanıyabildim. Yok anlaşamayız. İmkân yok. Bu şartlar altında Rumeli hisar yapımında da aynı ve hatta sefere dahi iştirak etmişler. Bunları yazmıyorlar, meydana çıkarmıyorlar. Fatih’in Ermenilere yakınlığı düşünülenlerin tersindedir. Aşağı yukarı bütün Osmanlıda bu vardır hatta ve hatta sultan Alpaslan’da dahi bu mevcuttur.

     

    Fatih’in İstanbul’dan sonraki ideali neydi ?

     

    Cihan hakimiyetiydi. O zaman onun döneminde her imparatorluğun başında bulunanlarda aynı şeyi düşünüyordu. Fatih şunu biliyordu. Eğer kendi yapmazsa başkaları elimizden alacak topraklarımızı. Böyle düşünmeye mecburdu. Ama cihan hakimiyetinde kimsenin hakkını yeme taraftarı değildi. Yemiyordu. İslam’ın fetih hareketleri ile batılıların fetih hareketleri arasında çok fark vardır. Bunlarda belirtilmiyor çünkü kitaplar o şekil yazmıyor ki. Sadece kin ve nefret buluyorsunuz. Okuyayım da bir karşılaştırma yapayım deseniz, buna müsade etmiyorlar. Halbuki onu normal bıraksa sizin fikir yapınıza da yer verse düşüncelerinize de yer verse yorumunu size bıraksa çok şey değişir. O yapılmıyor ki halkımız cahil kalıyor. Durum budur…

     

    Papanın mektubu var Fatih’e yazdığı bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

     

    Onu en güzel Fatih değerlendirmiştir. Papayı kırmadan usulü kaidesi ile reddetmiştir. Roma imparatoru oluşunu kabul etmiştir ama Hiristiyanlıkla bir alakası yoktur. Roma imparatoru olarak demiştir. Doğunun ve batının Sultanı olarak demiştir. Siyasi bir zekayla size teşekkür ederim, demiştir. Ama Hiristiyan olurum falan gibi bir şey yoktur. Fatih’in fetih hareketinden sonra batının fetih hareketi bitmiştir. Batıda onun farkındadır papa oyunla onu kendine mal etmeye kalkmıştır. Ama Fatih usta bir diplomat idi geri çevirmiştir onun düşüncesini bunlar böyle yazılırsa kıymet ifade eder. Böyle yazılmayıp da papa kalleşlik yaptı diye yazılırsa mantık hatası olur. Yahu papa kalleşlik yapacak tabii. Adam kendi davasını güdüyor. Sen de kendi davanı güdeceksin

     

    Ayasofya’nın Fatih için anlamı neydi? Bu günkü hali için ne söylersiniz fatihin mirası olarak

     

    Biz onu Fatih’in mirası olarak devir alamadık. Çünkü 1700’lerde biz bozulmaya başladık. 1700’lerden sonra gerileme oldu. Fatih’in mirası Ayasofya’yı Atatürk, mecbur kalarak Lozandan sonra bir müze şekline soktu. Batı simge olarak gördüğü için sürekli önümüze getiriyordu Ayasofya’yı. Müze olunca da İslami alametler kaldırılmadı, dikkatinizi çekerim. Aynen bırakılıyor. Bugün Ayasofya’nın tekrar camiye dönmesi diyoruz. Zaten orası camidir kardeşim. Kilise değil camidir. Sen inanmıyorsan ne yapayım. Atatürk beklemiştir. Hatta demiştir ki benden sonrakiler burayı tekrar camiye çevirirler. Ama ondan sonrakiler onu yapmadı. Sonrakiler ideallerinin değil koltuklarının adamı oldular.

    Hala öyle gidiyor bu iş

     

    Son olarak ne söylemek istersiniz?

     

    Yeni neslin Fatih’i Abdulhamit Hanı iyi tanıması gerekir. Onları günümüze aktarmalıyız. Ama birileri engelliyor. Tarihle bağımızı koparıyor. Çünkü Türk milletinin ilerlemesi batının hiçbir zaman işine gelmez. Çünkü rantları kaybolur. Kazançları kaybolur. Türkün imparatorluk dönemini batı çok iyi bilir. Bildiği için korkar. Bazı Hiristiyan devletlerin de Ona tabi olmak istediklerine şahit olmuştur. Onun için istemez batı. Osmanlıyı sevmez. Fatih’i sevmez. Yavuz’u sevmez. Onun için ne yapmamız lazım. Toparlanmamız lazım. Toparlanabilmek için ne yapmamız lazım. Birbirimizi sevmemiz lazım. Ülke içinde ikiliği üçlüğü kaldırmamız lazım.

     

    www.yenidunyadergisi.com

     

    Söyleşi: Mahmut BIYIKLI

     


    Tarih: 21:14, 9/9/2007 Kategori: Tarih
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    400 Sene Sonrasına Çözüm Üreten Zeka


    “Bir Mimar Sinan eseri olan Şehzadebaşı Cami’nin 1990′li yıllarda devam eden restorasyonunu yapan firma yetkililerinden bir inşaat mühendisi, caminin restorasyonu sırasında yaşadıkları bir olayı TV’de şöyle anlatmıştı.

     

    Cami bahçesini çevreleyen havale duvarında bulunan kapıların üzerindeki kemerleri oluşturan taslarda yer-yer çürümeler vardı. Restorasyon programında bu kemerlerin yenilenmesi de yer alıyordu. Biz inşaat fakültesinde teorik olarak kemerlerin nasıl insaa edildiğini öğrenmiştik fakat taş kemer inşaası ile ilgili pratiğimiz yoktu. Kemerleri nasıl restore edeceğimiz konusunda ustalarla toplantı yaptık. Sonuç olarak kemeri alttan yalayan bir tahta kalıp çakacaktık. Daha sonra kemeri yavaş-yavaş sokup yapım teknikleri ile ilgili notlar alacaktık ve yeniden yaparken bu notlardan faydalanacaktık. 

     

    Sökmeye kemerin kilit tasından başladık. Tası yerinden çıkardığımızda hayretle iki tasın birleşme noktasında olan silindirik bir boşluğa yerleştirilmiş bir cam şişeye rastladık. Şişenin içinde durulmuş beyaz bir kâğıt vardı. Şişeyi açıp kâğıda baktık. Osmanlıca bir şeyler yazıyordu. Hemen bir uzman bulup okuttuk. Bu bir mektup idi ve Mimar Sinan tarafından yazılmıştı. Şunları söylüyordu.

     

    “Bu kemeri oluşturan taşların ömrü yaklaşık 400 senedir. Bu müddet zarfında bu taslar çürümüş olacağından siz bu kemeri yenilemek isteyeceksiniz. Büyük bir ihtimalle yapı teknikleri de değişeceğinden bu kemeri nasıl yeniden insaf edeceğinizi bilemeyeceksiniz. İşte bu mektubu ben size, bu kemeri nasıl İnşa edeceğinizi anlatmak için yazıyorum.“

     

    Koca Sinan mektubunda böyle başladıktan sonra o kemeri inşa ettikleri taşları Anadolu ‘nun neresinden getirttiklerini söyleyerek izahlarına devam ediyor ve ayrıntılı bir biçimde kemerin inşasını anlatıyordu. Bu mektup bir insanın, yaptığı işin kalıcı olması için gösterebileceği çabanın insan üstü bir örneğidir. Bu mektubun ihtişamı, modern çağın insanlarının bile zorlanacağı taşın ömrünü bilmesi, yapı tekniğinin değişeceğini bilmesi, 400 sene dayanacak kâğıt ve mürekkep kullanması gibi yüksek bibi seviyesinden gelmektedir. Şüphesiz bu yüksek bilgiler de o koca mimarin erişilmez özelliklerindendir. Ancak erişilmesi gerçekten zor olan bu bilgilerden çok daha muhteşem olan 400 sene sonraya çözüm üreten sorumluluk duygusudur.

    /Ahmet FIRAT  göndermiş. Kendisine teşekkür ederiz

     

     


    Şehzade Külliyesi

     

    Eminönü İlçesi'nde, Şehzadebaşı semtindedir. Kanuni Sultan Süleyman tarafından, kendisinden sonra padişah olmasını istediği, fakat genç yaşta ölen Şehzade Mehmed adına 1543-1548 arasında inşa ettirilmiştir. Külliye Mimar Sinan'ın eseridir. Aynı zamanda Mimar Sinan'ın yaptığı ilk selâtin (Sultanlara Yapılan) külliyesidir.

     

    Şehzade Külliyesi bir cami, medrese, tabhane, mektep, imaret ve türbelerden oluşmaktadır. Cami külliyenin merkezinde yer almaktadır. Bir dış avluyla çevrilmiş bulunan caminin ayrıca bir de iç avlusu vardır. İç avlunun ortasında kubbeli bir şadırvan bulunmaktadır. İç avlu duvarlarının camiyle bitiştiği yerde ise caminin minareleri yer almaktadır. Şehzade Camii'nin iki şerefeli iki minaresi, özellikle dış yüzey bezemeleriyle biriciktir, İstanbul'da bu tarzda bezenmiş başka bir minare yoktur. Caminin büyük kubbesinin çapı 19 m. yüksekliği ise 37 m.mdir ve dört yarım kubbe ile desteklenir. Bu büyük kubbe dört fil ayağı üzerine oturur. Cami içinde ise en göze çarpan şeyler, çok üstün sanat eserleri olan minber, mihrap ve müezzin mahfilidir.

     

    Külliyede, haziresinde beş tane, dış avlu duvarlarında ve dörtgen biçiminde bir tane olmak üzere toplam altı türbe vardır. Bunlardan özellikle Şehzade Mehmed Türbesi İstanbul'un en güzel mezar yapılarındandır. Medrese, sıbyan mektebi, imaret ve tabhanesi, kuzey yönünde ve avluya duvar teşkil edecek biçimde yerleştirilmişlerdir

     


    Tarih: 23:31, 20/5/2007 Kategori: Tarih
    Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı

    Hıdırellez Bayramı


    İlk çağlara bir göz gezdirildiğinde, Mezopotamya, Anadolu, İran, Yunanistan ve hatta bütün doğu Akdeniz çevresi ülkelerinde bazı tanrılar adına bahar yada yazın gelişiyle ilgili ayin ve törenlerin yapıldığı görülmektedir. Bu ayinlerden en eskilerinden birinin M.Ö. III binin sonlarında Mezopotamya'da Ur şehrinde yapıldığını anlatan belgeler mevcuttur. Sözkonusu ayin, kış mevsiminin sonunda Mezopotamya ovasını sulayarak etrafını yeşilliğe boğan Fırat ve Dicle'nin canlandırıcı gücünü temsil eden Tommuz adına yapılıyordu. Dumuzi diye de bilinen bu tanrının adına baharın gelişiyle yeniden canlanışı ve etrafına bolluk, bereket saçışını kutlamak için törenler yapılıyordu. Tommuz kültünün ibrâniler kanalıyla Suriye ve Mısır üzerinden eski Yunanistan'a ve Anadolu'ya geçtiği bilinmektedir.

     

    Doğanın canlanması ve tekrar yaşamaya başlaması demek olan bahar yada yaz mevsimimin gelişi dünyanın neresinde olursa olsun insan yaşamında önemli bir olaydır. Hıdırellez geleneği ile ilgili olarak yaygın olan inanç, Hızır ile İlyas'ın bir araya geldiği günün anısına tören yapılmasıdır. Hıdırellez günü genellikle 6 Mayıs'ta kutlanmaktadır. Bazı yörelerde 5 Mayıs bayram günü, 6 Mayıs Hıdırellez günü olarak kabul edilmekte ve ona göre törenler düzenlenmektedir. Hıdırellez günü (Rüz-ı Hızır) halk takviminde yazın başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Türkler arasındaki halk takvimine göre bir yıl iki ana bölüme ayrılmaktadır. Hıdırellez gününden (6 Mayıs) 8 Kasıma kadar süren devre 186 gün olup Hızır günleri adıyla anılmaktadır. Bu dönem yaz mevsimi olarak adlandırılmaktadır. 8 Kasım'dan 6 Mayıs'a kadar süren ikinci devre kış devresi olup Kasım günleri olarak adlandırılmakta ve 179 gün sürmektedir.

     

    Hıdırellez etrafında oluşan gelenekler, inançlar, törenler bir bakıma Sultan Nevruz ve diğer baharı karşılama gelenek ve törenleri ile karıştırılmıştır. Bunun nedeni bahar bayramlarının birkaç önemli gün üzerinde yoğunlaşmış olmasıdır. Bu bakımdan Nevruz, Hırıdellez veya diğer bahar törenlerinin tamamını herhangi birinin kutlanması sırasında görmek mümkündür.

     

    Gerek Anadolu'da ve gerekse Anadolu dışındaki Türk Topluluklarında Hıdırellez'in yaklaşması ile çeşitli hazırlıklar yapılmaktadır. Evler baştan başa silinmekte, ev eşyaları, mutfak eşyaları, üst-baş baştan başa temizlenmektedir. Bu çabalar Hızır (A.S) ın eve uğramasını sağlamak için yapılmaktadır. Diğer yandan Hıdırellez günü kuzu veya oğlak kesilmesi, çeşitli yemeklerin hazırlanması, bu arada birçok yiyeceğin hazırlanması tamamlanır. Hıdırellez'i bazı yerlerde bir gün öncesinden oruç tutularak karşılayan insanlar vardır. Bütün hazırlıklar bittikten sonra en yakın bol ağaçlı, pınarı olan mesire yerlerine giden halk, Hıdırellez günü çeşitli oyunlar, eğlenceler ile o günü mutlu bir şekilde geçirmeye çalışırlar.

     

    Hıdırellez kutlamalarının yapıldığı yerler genellikle günün anlamına uygun sulak, yeşillik bölgeleridir. Geleneğe uygun olarak Anadolu'nun birçok bölgesinde "Hıdırlık" denilen mesire yerleri mevcuttur. Bu bölgelerde mezarlık, yatır vb. gibi çevre halkınca mukaddes kabul edilen, adak adanan veya bez, çaput bağlamak gibi geleneklerin sergilendiği yerlerde görülmektedir.

     

    Hıdırellezde uygulanan en önemli tören şüphesiz 'niyet oyunu' dur. Genç kızların talihlerini açmak, kısmetlerini belirlemek için uygulanmaktadır. Oyun bölgelere göre niyet çekme, baht çömleği, bahtiyar, bahtıbar gibi değişik isimler almaktadır. Oyun şu şekilde gerçekleşir; bir testi ile getirilen su çömleğe konulur. Su dolu çömleğin içine herkes nişanını atar. Bu genellikle yüzük, küpe vs. işaretler yanında fesleğen, nane, mantuvar çiçeği de olabilir. çömlek arife günü üstü bir örtü ile örtülerek bir gül ağacının dibine bırakılır. Küpün üzerine bir kilit konulur ve usulen kilitlenir. Ertesi günü tekrar biraraya gelen kızlar gül ağacının dibinden çömleği alırlar. Kilit açılır ve bir kişi, niyetleri çekmeye başlar. Bu arada maniler okunur. Her mani işareti çıkanın bahtına kabul edilir. Oyun işaretler bitinceye kadar devam eder. Oyunda söylenen manilere ümit, neşe, metanet, aşk, sevgi, şefkat, iyilik, kardeşlik, gurbet, vatan sevgisi gibi temalar görülür.

     

    Bu manilerden birkaç örnek:

     

    Hey bahtiyar, bahtiyar

    Bahtiyarın vakti var.

    Bir güzelin bir çirkine

    Sarılmaya vakti var.

     

    Mortufal başı mısın?

    Cevahir taşı mısın?

    Gel bir mani söyleyim

    Cebinde taşır mısın?

     

    Hıdırellez gününe dair yaygın inançlardan biri de yoğurt çalma geleneğinde kendini gösterir. Hıdırellez günü maya kullanmadan yoğurt çalınır. Yoğurdun tutması halinde eve Hızır'ın uğradığına inanılır.

    http://www.discoverturkey.com/kultursanat/h-hidir.html

     

     

     

    Hızır

    Hızır; hayat suyu (ab-ı hayat) içerek ölümsüzlüğe ulaşmış; özellikle de baharda insanlar arasında dolaşarak onlara yardım eden, bolluk-bereket ve sağlık dağıtan, Allah katında bir elçidir. Hızır’ın hüviyeti, yaşadığı yer ve zaman belli değildir. Hızır, baharın, baharla vücut bulan taze hayatın sembolüdür. Hızır inancının yaygın olduğu ülkemizde Hızır’a atfedilen özelliklerin bazıları:

     

    -Hızır, zor durumda kalanların yardımına koşarak insanların dileklerini yerine getirir.

    -Kalbi temiz, iyiliksever insanlara daima yardım eder.

    -Uğradığı yerlere bolluk, bereket, zenginlik sunar.

    -Dertlilere derman, hastalara şifa verir.

    -Bitkilerin yeşermesini, hayvanların üremesini, insanların kuvvetlenmesini sağlar.

    -İnsanların şanslarının açılmasına yardım eder.

    -Uğur ve kısmet sembolüdür.

    -Mucize ve keramet sahibidir.

     

    http://tr.wikipedia.org/wiki/H%C4%B1d%C4%B1rellez


    Tarih: 01:04, 6/5/2007 Kategori: Tarih
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    Dünyanın İkinci Metrosu


    17 Ocak 1875 İstanbul'a Metro


    Tarih: 18:46, 2/5/2007 Kategori: Tarih
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    Selanik Yoğurtcusu



    1900'lerin başında Yahudi bir aileye yoğurt satan Türk mandıracı, bir imparatorluğun esin kaynağı oldu. Selanik'ten 1912'de İspanya'ya göç eden ünlü Karasu ailesinden Dr. İzak Karasu, adını Isaac, soyadını da Carasso olarak değiştirdi. 1. Dünya Savaşı'nda bağırsak enfeksiyonundan ölen çocuklara çare ararken çocukluğunda kendilerine yoğurt satan Selanikli'yi hatırladı. Evinin bodrumunu mandıra yaptı ve 1919'da yoğurdu ilaç olarak geliştirip eczanelerde sattı. İlacın adını oğlunun isminden esinlenerek Danone koydu. Bir sanayi devi işte böyle doğdu.


    27 Nisan 1909 Salı günü öğleden sonra Yıldız Sarayı'nın -önceden haber verildiği için- ardına kadar açılmış büyük demir kapısından içeri yağız atların çektiği peş peşe dört kupe fayton girdi. Serin, zaman zaman yağmurun çiselediği bir gündü. Mabeynciler dört faytondan inen Meclis-i Milli heyetini saygıyla selamladıktan sonra önlerine düşüp sarayın arz salonuna yönlendirdiler. (Not: Osmanlı Parlamentosu iki kanatlıydı: Bir Meclis-i Mebusan vardı, yani milletvekilleri ya da millet meclisi. Bir de Meclis-i Ayan, yani senato. İkisi birlikte Meclis-i Milli, yani ulusal meclis diye anılıyordu. 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra Türkiye'nin yaklaşık 20 yıl boyunca yeniden deneyeceği model.) Osmanlı İmparatorluğu'nu 33 yıldır yönetmekte olan 34'üncü padişah II. Abdülhamit geniş pencerelerden Boğaz'ı seyrediyordu. Dalgın ve hüzünlü. Çökmüş ve kamburu çıkmış. Başmabeyinci konukları haber verdi. Ağır adımlarla koltuğa oturdu. Tahtlar çoktan, kendisinden çok önce Topkapı Sarayı'nın hazine dairesine kaldırılmıştı.. Dört kişilik heyet içeri girdi. Biri başkan olduğunu vurgulamak için diğerlerinden bir adım önde. El-etek öpmek yok. Kim bilir o da kaç padişah önce terk edildi... Başlarını hafifçe öne eğerek II. Abdülhamit'i selamladılar. Padişah gelişmeleri biliyordu, heyetin kimlerden oluştuğunu da mabeyn başkatibi Cevat Bey'den öğrenmişti. Kısa bir sessizlikten sonra heyetin başkanı ya da sözcüsü sebeb-i ziyaretlerini anlatmaya başladı. O sözcünün adı Emanuel Karasu'ydu. Selanik Mebusu Karasu özetle Meclis-i Milli'nin Abdülhamit'in hal'ine (tahttan indirme, düşürme) karar verdiğini, kendilerinin bunu tebliğle görevlendirildiklerini söyledi ve hükmü üç sözcükle özetledi: "Millet sizi istemiyor." Abdülhamit'in gizlemeye çalıştığı acıyı ela gözlerinden bir anlığına gelip geçen keder bulutları ele verdi. Gözlerini heyet üyelerinin üstünde gezdirdi. Sırayla. Sonra tane tane konuştu: "Bir Türk padişahına ve İslam halifesine hal' kararını bildirmek için bir Yahudi, bir Ermeni, bir Arnavut ve bir nankörden başkasını bulamadılar mı?" Emanuel Karasu (Yahudi), Aram Efendi (Ermeni), Esat Toptani (Arnavut) ve Ahmet Hikmet Paşa (Abdülhamit'in uzun süre yaverliğini yaptıktan sonra muhalefet saflarına geçen Gürcü) hiç tepki vermedi. (Kimilerine göre, Abdülhamit'i aşağılamak için azınlık unsurlarından oluşan bir heyet seçilmişti. Kimilerine göre ise devletin ve Osmanlı halkının birliğini, bütünlüğünü vurgulamak için, heyette tüm unsurların temsil edilmesi amaçlanmıştı.)


     

    KARASU'NUN DÜŞÜ

    Abdülhamit ve yakınları hemen o gece Sirkeci'den trene bindirilip Selanik'e gönderildi. Selanikli Emanuel Karasu da yıllarca düşlediği bu "son"u görmenin mutluluğuyla, hayatının en unutulmaz gecelerinden birini yaşadı. Emanuel Karasu, Selanik'te doğup büyümüş bir Yahudi'ydi. 400 yıl önce, 1492'de İspanya'dan sürülmüş ve Sultan II. Beyazıt'ın izniyle Selanik'e yerleşmiş Sefarad'lardan. Hukuk öğrenimi görmüştü. Avukatlık yapıyordu ve meslektaşlarının cesaret edemediği garip davaları alıp müvekkillerine kazandırmasıyla ün yapmıştı. 1900'lerin başından söz ediyoruz. Bir ayağı İtalya'daydı o sıralar. İtalyan vatandaşlığına geçtiği çok yıllar sonra ortaya çıktı. Roma ama özellikle Venedik'te kurduğu dostluklar onun bir "ilk"e imza atarak tarihe girmesini sağladı: Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk mason localarını o örgütledi. Önce Selanik'te, ardından İzmir'de, Bursa'da, İstanbul'da. Hatta Osmanlı'nın artık pek hükmünün geçmediği Kahire'de. Locaların ortak genel kurulunda, Türkiye Süprem (Yüksek) Konseyi şöyle oluştu: Prens Aziz Hasan Paşa (general), Cavit Bey (İttihat ve Terakki döneminde Maliye Nazırı oldu, Lozan'daki Türk heyetinde görev aldı, Atatürk'e İzmir'deki suikast girişiminin ardından İttihatçılar'ı temizleme operasyonunda idam edildi), Jozef Sakakini Bey (Kahire locasından), Süleyman Faik Paşa (ordu komutanı), Mehmet Talat Paşa (eski Başvekil), David J. Kohen, Mişel A. Noradungyan, Osman Talat Bey (avukat), Emanuel Karasu (avukat), Dr. Rıza Tevfik Bey (senatör, filozof), Mehmet Arif (avukat), Galip Paşa (general, Emniyet Genel Müdürü), Mehmet Fuat Hulusi Bey (milletvekili, avukat), Sarim Kibar (tüccar), Mithat Şükrü Bey (milletvekili), Rahmi Bey (milletvekili, vali), Katipzade Sabri Bey (tüccar). Bir de loca yönetiminde olmayan perde arkasındaki güçlü isimler vardı Karasu'nun çevresinde. Örneğin Talat Paşa. O yıllarda gizli bir örgüt olan İttihat ve Terakki'ye toplantıları için Selanik'teki mason locasının (Bir İtalyan'ın mülkü olduğu için kapitülasyonlar uyarınca polis, mahkemeden özel izin almadan giremiyordu) kapılarını açtı. O da katıldı örgüte. Çabuk parladı. O kadar ki Resneli Niyazi Bey ve Enver Bey'in dağa çıkmaları sonrası iç savaştan korkan Abdülhamit II. Meşrutiyet'i ilan edince, kutlamalar için Selanik'teki Olimpos Meydanı'ndaki topluluğa hitap edenler arasında o da vardı. Ve de kısa süre sonra yapılacak seçimlerde Meclis-i Mebusan'ın Selanik temsilcileri arasında yer alacaktı. Ailece İstanbul'a taşınacaklar, Karaköy'de, Bankalar Caddesi'ndeki ünlü Assicurazioni Generali Han'da bir büro tutacaktı. Bugün de bir mimarlık şaheseri olarak dimdik ayakta duran o handa Karasu'nun komşularından birkaçını sayalım: Dönemin ünlü bankerleri Couteaux, Whitall, Rossolato, Antoine ve Cesar Vitalis, avukat Braggiotti, mimar Giulio Mongeri (binayı yaratan adam), zemin katın tümüne yayılan Selanik Bankası. Uzatmayalım. Emanuel Karasu, 1912 ve 1914 seçimlerinde de İstanbul temsilcisi olarak Meclis-i Mebusan'da yer aldı. İttihat Terakki iktidarında çok zengin oldu. Denildiğine göre, devletin alım ve satımlarında aracılık yaparak komisyon alıyordu. İttihat ve Terakki'nin çöküşünden ve tüm liderlerinin yurtdışına kaçmalarından sonra o nedense İstanbul'da kaldı. Servetinin önemli bir bölümüne el konuldu. İşgal yıllarında İtalya'ya gitti. Orada sefalet içinde intihar ettiği söylenir.

     

    ANTİ - SİYONİSTTİ

    Ama yanlış. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra 1930'larda döndü. 1934'te son nefesini verdi. Arnavutköy'deki Sefarat Mezarlığı'nda gömülü. Adının çift m ile yazıldığı mezar taşında şöyle deniyor: "İkinci Meşrutiyet'in ileri simalarından İstanbul Mebusu Emmanuel Karasu. Ölüm tarihi: 1934." Mezarlığın kayıtlarına göre 1 Haziran 1934'te toprağa verildi. Emanuel Efendi için son bir not: Siyonizm'in kurucusu Theodor Herzl ile birlikte Abdülhamit'e çıkıp Osmanlı'nın tüm borçlarını üstlenmeleri karşılığı Filistin'den toprak istediği öne sürülür. O da yanlış. Karasu tam tersine anti-siyonistti. O kadar ki, Yahudi cemaati o dönemde ondan şöyle söz ederdi: "Emanuel Karasu se suvyo a la tribuna, i moz enkaşo una pruna." Türkçesi: "Emanuel Karasu kürsüye çıktı ve kazığı yedik." Çünkü Karasu, Meclis-i Mebusan'da azınlıkların da Müslümanlar gibi Osmanlı ordusunda askerlik yapmaları teklifini vermişti. "Cümle Osmanlılar müsavidir ve cümlesi de asker olmalıdır" cümlesiyle noktaladığı uzun konuşmasının ardından önerisi ayakta alkışlarla kabul edilmişti.

     

    O dönemde 80 bin Yahudi ve 20 bin kadar Sabetaycı'nın yaşadığı Selanik'te Karasu'lar önde gelen ailelerden biriydi. Emanuel Efendi'nin hukuk okuduğu yıllarda amcasının oğlu İzak Karasu tıp öğrenimini tercih etti. Muayenehane açtı. Evlendi. Bir oğlu oldu. Adını Daniel koydu. Sonra iki de kızı dünyaya gelecekti. Balkan Savaşları'nda Selanik düşünce, yani Yunanistan tarafından işgal edilince, Yahudi toplulukta büyük bir panik patlak verdi. Çoğu Avrupa yollarına düştü. (Kalanlar 30 yıl sonra, Hitler orduları Yunanistan'ı işgal edince toplama kamplarına gönderilecekti.) Yunanlılar'ın Selanik'e girmelerinden kısa bir süre sonra İzak Karasu, eşi ve oğluyla birlikte İspanya'ya göç etti. Tam 420 yıl sonra, kovuldukları topraklara geri dönüyorlardı. İlginç ayrıntı; İspanya 1492'de Yahudiler'i topluca sürmüş ama vatandaşlıktan çıkarmamıştı. Karasu ailesi Barselona'ya yerleşti. Yıl: 1912. Önce adını Latin alfabesine uyarladı. İzak oldu Isaac, Karasu ise Carasso. Sonra bir muayenehane açtı. Çok az hastası vardı, ailesini geçindirmek için zeytinyağı ticaretine de girişti. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'da müthiş bir yoksulluk dönemi başladı. İspanya da bundan nasibini aldı. En çok ilaç sıkıntısı çekiliyordu. Tam da o günlerde Barselona'da çocuklar arasında salgın halinde bağırsak hastalıkları patlak vermesin mi! Gözleri yaşlı anne-babalar kucaklarında bir deri bir kemiğe dönmüş yavrularıyla diğer doktorlar gibi Isaac Karasu'nun da muayenehanesine dayanıyor, "Kurtar çocuğumuzu" diye yalvarıyorlardı. Ama diğer doktorlar gibi Carasso'nun elinden de pek bir şey gelmiyordu. Gözünün önünde ölüp giden çocukların acısıyla uykusunun kaçtığı gecelerin birinde, bir ses yankılandı belleğinde: "Yoğurtçu geldi. Kaymaklı yoğurtlarım var." İrkildi. Selanik'te gün aşırı evlerine bir tepsi kaymaklı yoğurt bırakan Türk satıcının sesiydi bu. Ve "Eureka" çığlıklarıyla hamamdan dışarı koşan Arşimed gibi yataktan fırladı. "Tabii ya" dedi, "Tabii ya." Selanik'te bağırsak hastalıklarının tedavisinde yoğurt kullanıldığını anımsamıştı. Günde üç öğün birer kase yoğurt yediriyorlardı hastaya ve birkaç günde sağlığına kavuşuyordu. Yoğurdun nasıl yapıldığını biliyordu. Hemen ertesi gün, evinin bodrumunu hazırlamaya koyuldu. Orası artık mandıraydı. Birkaç çiftlikten topladığı sütle yoğurt imalatına girişti. Yıl:1919.

     

    İLAÇ YERİNE YOĞURT

    Ancak bir sorun vardı. Avrupa'da yoğurt bilinmiyordu. Evet, 1500'lerin ortalarına doğru Kanuni Sultan Süleyman bağırsak enfeksiyonuna yakalanan dostu Fransa Kralı I. François'ya bir yoğurtçu göndermişti. Ne var ki, kral iyileşince yoğurtçu sırlarıyla birlikte İstanbul'a dönmüştü. Kayıtlarda öyle yazıyordu. Isaac Carasso, ürettiği şeyin Balkanlar'da ve Anadolu'da yaygın bir tüketim maddesi olduğunu nasıl anlatabilirdi? Çareyi yoğurdunu ilaç olarak kabul ettirmekte buldu. Ve Carasso'nun yoğurdu eczanelerde satılmaya başladı! Hasta çocuklarda etkisi çok çabuk ortaya çıktı. Doktor meslektaşları ona bir tavsiyede bulundular: Paris'teki Pasteur Enstitüsü'nden fermante edilmiş laktik getirtirse, yoğurdun ömrünü uzatabilirdi. Sözlerini dinledi. Böylece pastörize yoğurt doğacaktı. Ama Isaac Carasso bu buluşun önemini pek kavrayamayacaktı. "İlaç" tutunca, Isaac özel ambalajlar yapmayı akıl etti. Kapakları porselen cam kaseler. Sıra artık ilaca patent almaya gelmişti. Onun için de bir ad koymaya. Bir ışık çaktı; neden oğlunun adı olmasın? Yani minik Daniel'in? Yaşadıkları Barselona'nın yaygın dili Katalanca'da küçük Daniel'in ya da "Daniel'cik"in karşılığı çok hoştu doğrusu: "Danon!" Ancak bu özel ad olduğu ve marka namıyla tescil edemeyeceği için sonuna bir "e" ekledi. Hoşgeldin "Danone" yoğurtları! Yoğurtçuluk çok kısa sürede Isaac'ın asıl mesleği haline gelince oğlunu, Daniel'i onun "tahsili" ni yapmaya gönderdi Fransa'ya: Marsilya'da ticaret lisesinde okuttu. İşin pazarlama, satış, muhasebe bölümünü bilimsel olarak öğrenmesi için. Ardından Paris'te Pasteur Enstitüsü'nde bakteriyoloji stajı yaptırdı. İşin üretim aşamasına hakim olabilmesi için. Daniel öğreniminden sonra Fransa'da kaldı, çünkü babası, Isaac Carasso dünyadan göçmüştü. 6 Şubat 1929'da, Paris'te 18'inci bölgedeki bir dükkanda "Danone Yoğurtları Paris Şirketi" kapılarını açtı. Onu 1932'de Levallois-Perret'te ilk fabrika izledi. Danone imparatorluğu işte böyle doğdu. Bugün öyle bir imparatorluk ki o, 5 kıtada at koşturuyor. Cirosu 15 milyar euro'nun üstünde. 100 bin kişi çalıştırıyor.

    - Sütlü ürünlerde dünya birincisi: 18 ülkede (Türkiye dahil) 48 fabrikası var.

    - Şişe suyunda dünya ikincisi: 13 ülkede (Türkiye dahil) 97 fabrikası var. - Bisküvi ve tahıllı kahvaltı ürünlerinde dünya ikincisi: 21 ülkede 53 fabrikası var.

    İmparatorluğa -babasının sayesinde- adını verilen Daniel Carasso, Daniel'cik, Danone hala hayatta. 99 yaşında. Barselona'da yaşıyor. Uzun yaşamasının sırrı mı? Herhalde söylemeye gerek yok; her gün birkaç kase yoğurt!

     

    Ve Daniel'in kulaklarında -babasının anlattığı- Selanikli yoğurtçunun evlerinin kapısını çalarken seslenişi yankılanıyor:

     

    "Yoğurtçu geldi. Kaymaklı yoğurtlarım var..."

     

    http://arsiv.sabah.com.tr/2005/06/26/cp/gnc101-20050619-102.html

     

     


    Tarih: 16:20, 9/4/2007 Kategori: Tarih
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    Bildiklerimiz, Bilmediklerimiz.


    1929 - 1939 yılları arasındaki on yılda dünya sanayi üretimi %19 artarken, Türkiye'de sanayi üretimi artışının %96'yı bulduğunu, Sovyetler Birliği ve Japonya dışında hiçbir ülkede,  bu alanda Türkiye'den daha hızlı bir büyüme sağlayamadığını... (Porf. Dr. Suna Kili , Atatürk Devrimi - Bir Çağdaşlaşma Modeli, S. 263 -264.)

     

    Hitler dönemi Almanya ve Avusturya'sını terk eden 142 bilim adamının Batı'nın gelişmiş ve varlıklı ülkeleri dururken, Türkiye'ye gelmeyi tercih ettiklerini...

        

     Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra - resmi ya da özel hiçbir dış geziye çıkmadığı halde, dünyanın birçok önde gelen devlet adamının, yoksul ve geri kalmış bir ülkenin devlet başkanını ziyaret etmek için adeta sıraya girdiklerini...

     

     1920'lerde "eski dünya"da Avrupalı olmayan ve bağımsız kalabilmiş sadece dört ülke bulunduğunu. Ama Türkiye dışında kalan Çin, Habeşistan (Etiyopya) ve İran'ın zamanla istilaya uğradığını.

     

    Mussolini'nin bir demeci, bu ortamda Türkiye'de tedirginlik yaratmıştı. Bunun üzerine Mussolini'nin, Türk Büyükelçisi'ne hemen şu mesajı vermek gereğini duyduğunu: Türkiye bu kapsamın dışındadır. Çünkü bir Avrupa ülkesidir." dediğini....( 60 yıl öncesinin faşist İtalyan diktatörünün bile bu düzeltmeyi yapmak gereğini duyduğu koşullarda, acaba niçin bugünkünden daha Avrupalı sayılıyordu?..Çok ilginç değil mi?)

     

    Atatürk'ün doğumunun 100. yılında, UNESCO'nun 156 ülkenin ortak imzasıyla aldığı kararda O'nun için: "Uluslararası anlayış ve barış yolunda çaba harcamış üstün bir kişi, olağanüstü bir devrimci, sömürgecilik ve emperyalizme karşı savaşan ilk önder, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, insanlar arasında hiçbir renk, din, ırk ayırımı gözetmeyen eşsiz devlet adamı" dediğini...

     

    Cumhurbaşkanı Mareşal Gazi Mustafa Kemal'in, milletvekili adayı olarak seçime katılabilmek için, "mareşal" sıfatıyla ordudan emekliliğini istediğini, fakat emekli olabilmesi için "Türkiye Cumhurbaşkanı" sıfatıyla, kendi emeklilik kararnamesini imzaladığını...

     

    Şubat 1920'de, müttefikler arası Londra toplantısında, Lord Curzon'un;"Ermenistan mandası altında bir Lazistan kurulmasını..." önerdiğini....

     

    Ocak 1993'te katledilen Uğur Mumcu'nun, Muammer Aksoy cinayeti ile ilgili olarak "Ey devletin etkili ve yetkilileri, bu konuyu bir değil, bin kez düşünün. İş işten geçtikten sonra pişmanlığın hiçkimseye yararı olmaz.  Başta sizlere!" dediğini...

     

    Dünya Bankası Başkanı Eugene R. Blok'un ( Aynı görevini sürdürüp sürdürmediğini bilmiyorum) "Bizim dış ülkeler yardım programımız, Amerikan özel teşebbüslerinin yararınadır..." dediğini...

     

     Döneminin ABD Dışişleri Bakanı Yardımcısı Richard BURT'un, M. Ali Birand ile yaptığı bir söyleşide "Bir tek Amerikan askerini Türkiye'de tutmak bize yılda 90 bin dolara mal oluyor. Oysa bir Türk askerinin Türk Hükümeti'ne maliyeti yılda 6 bin dolar..." dediğini...

     

    Sisav'ın 1982'de düzenlediği "1980'lerde NATO" konulu bir toplantıda konuşan, ABD'li ünlü stratejist Prof. Wohlstetter'in "Türkiye'yi Türklere bayıldığımız için değil, son tahlilde Batı'nın petrolünü koruduğu için güçlendirmeliyiz..." dediğini...

     

    Kimyasal veya biyolojik silahlarla yapılacak bir savaşta, gaz maskesi olmadığı için Türkiye'de hiç kimsenin sağ kalamayacağını... Orhan Pamuk'un "Yeni Hayat" adlı romanında "Sonra kasaba alanında bir dolanır, Atatürk heykeline sıçan güvercinleri ayıplar." Ayrıca,"...Duvardaki çerçeveli fotoğrafından, Atatürk kendini içkiye vermiş meyhane kalabalığına, cumhuriyeti emanet etmiş olmanın güveniyle gülümsüyordu." Ayrıca "...Atatürk'ün leblebi zevkinin ülkemiz için ne büyük felaket olduğunu..." dediğini...

     

     Osmanlı İmparatorluğu'nun altı yüz yıllık tarihinde 215 sadrazamdan; 111'inin Türk, 33'ünün Arnavut, 24'ünün Çerkez, 20'sinin Slav, 5'inin Rum, 3'ünün Arap, 2'sinin Latin, 2'sinin Ermeni, 15'inin ise devşirme olmakla birlikte soyunun bilinmediğini...

     

    Bilimsel araştırmaları yobazların tepkisini çekip ölümle tehdit edilen İbni Sina'nın: "Genişlemesine kısa bir hayatı, uzunlamasına dar bir hayata tercih ederim" dediğini...

     

    3500 yıllık yazılı tarihin, sadece 270 yılında barış olduğunu... Çanakkale Savaşları'nda metrekareye 6000'den fazla merminin isabet ettiğini... Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kâğıt paralarının 50 TL ve 100 TL olduğunu...

     

     İlk Büyük Millet Meclisi açıldığında, Meclis'te yer alan meslek gruplarının dağılımının; Tüccar (40), Çiftçi (32), Gazeteci (11), Memur (44), Müftü (14), Müderris (13), Şeyh (10), Aşiret Reisi (5) ve İşçi (1) Milletvekili olduğunu...  (Uğur Mumcu, Cumhuriyet, 15 Kasım 1970)

     

     2. Dünya Savaşı'nın başlarında, Vatan Gazetesi'nde Hitler'i alaya alan bir karikatür yayınlandığı için, Vatan Gazetesi'nin 60 gün süre ile kapatıldığını...

     

    Atatürk'ün, son günlerinde, Ali Fuat Paşa'yı birkaç defa arattığını ve bazı şeyler söyleyeceğini haber almasına rağmen, Atatürk'ün yanına her gidişinde kendisinin Atatürk'ü görmesine imkan verilmemiştir. Bu durumdan siyasi hatıralarında bahsederken "Buna muhalefet edenlere lanet" sözleri ile bittiğini...  (Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam III, S. 564.)

     

    Avrupa'da ilk defa bir caddeye "Atatürk" adı verildiğini... ve bu caddenin de Belçika'nın Vise kentine bağlı - Türklerin yoğun şekilde bulunduğu - Cheratte(?) kasabasının en büyük caddelerinden birinin adını "Atatürk Caddesi (Avenue Atatürk)" olarak değiştirdiğini...  (19.05.2002 tarihli Posta Gazetesi)

     

    Rockefeller'ın Eisenhower'a yazdığı bir mektupta, "Türkiye'nin gelişmesi, onun bağımsızlık eğilimini artırır." dediğini..(Oltadaki Balık Türkiye, M. Emin Değer, S. 100, 3.Basım)

     

    Hammadde kaynaklarını denetleme, yeni pazarlar, az gelişmiş ülkelerin özel girişimleriyle (komprador burjuvazi) işbirliği yapılarak sağlanır. "Büyük emperyalist tekeller, geri kalmış ülkeleri hafif sanayiye yöneltmek yoluyla da (Thornburg, 1948 tarihli raporunda Karabük Demir Çelik  Fabrikaları'nın, Kırıkkale Silah Fabrikaları'nın tasfiyesini öneriyor ve Türkiye'nin tarım ve hafif sanayi ile kalkınacağını belirtiyordu / notumuz) yeni sömürüye girişmişler ve yerli kompradorlarla sömürü ortaklıklarını kurmuşlardır... (Oltadaki Balık Türkiye, M. Emin Değer, S. 39, 3.Basım - Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, Cilt:7, S.298)

     

    Prof. Dr. Eliot Cohen (ABD Donanma Akademisi Stratejisi Öğretmeni - 1986)'in ; "Özellikle Doğu Türkiye'nin önemi arttı. Çünkü ittifak içinde insan fazlası olan tek ülke Türkiye. Cepheye birbiri ardından dizi dizi insan sürülebilir, Avrupalılar bunu yapmakta Kore Savaşı'ndan bu yana isteksiz. Doğu Türkiye'de yapılmasına başlanan yeni üsler de, bu bağlamda çok önem taşıyacak. Bu üsler her ne kadar kağıt üzerinde Basra Körfezi ile irtibatlandırılmıyorsa da müstakbel bir kriz anında büyük hizmetleri geçecek." dediğini...  (Oltadaki Balık Türkiye, M. Emin Değer, S. 60, 3.Basım)

     

    NATO Eski Genel Sekreteri Peter Carrington'ın, "Türkiye'nin batı komşularıyla olduğu gibi, diğer Ortadoğu ülkeleriyle de özel ilişkileri ve bağları vardır. Düşman Türkiye ya da tarafsız bir Türkiye, savunma durumumuzu da gerçekten büyük zorluklara iter, stratejimizin inandırıcılığını zayıflatırdı." dediğini..  (Oltadaki Balık Türkiye, M. Emin Değer, S. 94, 3.Basım)

     

    Richard Padol adlı bir AID uzmanı, Türkiye'de, bürokrasimizle ilgili olarak rapor hazırlamış ve bu raporu ABD'ye sunmuştur. Şu cümleler rapordan alınmıştır:

     

    "Yirmi yıldan fazla bir zamandır Türkiye'de faaliyette bulunan Amerikan yardım programı bir zamandan beri meyvelerini vermeye başlamıştır. Önemli mevkilerde Amerikan eğitimi görmüş bir Türk'ün bulunmadığı bir Bakanlık ya da bir İktisadi Kamu Kuruluşu hemem hemen kalmamıştır. Bu kimseler halen bulundukları örgütte "ilerici güç" niteliğini taşımaktadır. Genel müdür ve müsteşarlık mevkilerinden daha büyük görevlere kısa zamanda geçmeleri beklenir. AID bütün gayretleri bu gruba yöneltilmelidir. Geniş ölçüde Türk idarecilerini indoktrine etmek gerekir. Burada özellikle orta kademe yöneticiler üzerinde durmak yerindedir. Amaç, bunlara yeni davranışlar kazandırmaktır. Bu grubun yakın gelecekte yüksek sorumluluklar mevkilerine geçecekleri düşünülürse, bütün gayretlerin bu kimseler üzerinde toplanması mantık açısından doğrudur." (Raporun geniş bir özeti, 17-19 Ağustos 1975 tarihlerinde Cumhuriyet Gazetesi'nde Yalçın Doğan tarafından verilmiştir.)(Oltadaki Balık Türkiye, M. Emin Değer, S. 111, 3.Basım)

     

    (Amerikan Yardımı hakkında)... bizimle yapılan 12 Temmuz 1947 Antlaşmas'nın 3. Maddesi 2. fıkrasi hükmüne göre: "Türkiye hükümeti, bu yardımın amacı, kaynağı, mahiyeti, genişliği, miktarı ve işleyişi hakkında Türkiye'de tam ve devamlı yayın yapacaktır." denildiğini...  (Oltadaki Balık Türkiye, M. Emin Değer, S. 139, 3.Basım)

     

    (ABD'nin Türkiye ve Yunanistan'a Yardım Hakkında Kongre Kanunu, Ekler Bölümü, 1.) ABD'nin Türkiye'ye neden ve nasıl yardım ettiğini belgeleyen yasa şu sözlerle başlar:

    "Madem ki Türk ve Yunan Hükümetleri, Birleşik Devletler Hükümeti'nden, milli bütünlüklerini ve hür milletler olarak mevcudiyetlerini idame ettirebilmek için, gerekli malî ve diğer yardımları acil olarak talep etmişlerdir." denildiğini...

    /Osman HAZDAL


    Tarih: 11:14, 29/1/2007 Kategori: Tarih
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    Kurtuluş Savaşımıza Öküzler Bile Destek Oldu.


    Çanakkale, Askerlerimiz ve Hayvanlarımız

     

    (Bu Yazı İçin TRT Spikerlerimizden Handan Hanım'a Teşekkürler)

    Onca yokluk, yoksunluk içinde insanî duygularını terketmemiş, yeri geldiğinde yaralı düşman askerine dahi yardım etmekten kaçınmamış ve gencecik yaşlarında ölüme gitmiş insanların ibretlik fotoğrafı bu... İnternette epey aramış ama bulamamıştım, beni her koşulda ''ateşiyle koruyan'' sevgili mücadele arkadaşım ve ''tüm canların avukatı'' Ahmet Kemal Şenpolat gene gösterdi becerisini ve şıp diye bulup gönderdi! Arşivlerde mutlaka yer alması gereken bir fotoğraf olarak paylaşıyorum, gönül dolusu teşekkürlerimle ''can dostu''m, her zamanki gibi...

     

    Burası Gelibolu...

    Savaşın en korkunç, en yoksun, en acımasız zamanları...

     

    Fotoğrafın sol baş tarafında bulunan hayvan bir geyiktir. Savaşın tüm yokluğuna rağmen (sınırlı yemek - içecek - cephane - hijyen ancak bol sinek) askerlerimiz asla bu geyiği kesip yemeye kıyamamışlardır. Fotoğraftaki askerlerin tamamı bu fotoğraf çekildikten çok kısa süre sonra şehit olmuşlardır.

     

    Bu bilgi, geçtiğimiz 18 Mart tarihinde CUMOK (Cumhuriyet Okurları) olarak Çanakkale’ye yapmış olduğumuz gezi sırasında rehberler tarafından anlatılmıştır. Fotoğraf, Çanakkale'deki Deniz Müzesi’nde bulunmaktadır.

     

    Savaş meydanında bile insanların hayvanları ile beraber diz-dize koyun-koyuna olmaları ise olayın ayrı bir duygusal boyutudur. Kaldı ki; Kurtuluş Savaşında bu defa kağnılarımız ön plana geçmiştir. 2006 Türkiye'sinde ''serum'' elde etmek için acı çektirilerek öldürülen yaşlı atlar, iki gözü eğlence olsun diye bıçakla oyulan gariban eşekler, belediyelerce itlâf edilen, kurşunlanan, iplerle bağlanıp sürüklenen, boğazları telle sıkılan, tecavüz edilen köpekleri konuşuyoruz hâlâ, hangileri daha şanslıydı acaba? Savaş yıllarının fotoğraflara bile girmiş bu hayvanları mı, yoksa 21.yüzyıl Türkiye'sinde halen haklarını savunmaya çalıştığımız zavallılar mı? Karar sizlerin... (Kurtuluş savaşı sırasında öküzler, mandalar, atlar, katırlar, eşekler insanların yanında millî mücadeleye destek vermişlerdi hatırlarsanız, nereden nereye?!!!)

     

    (Fotoğrafın üzerine tıklayıp büyük haline dikkatle bakarsanız, halka içine alınmış geyikle birlikte köpekleri de göreceksiniz. Bu fotoğrafta yer alan tüm canların anısına saygı ile...)

    /Handan Demiralp

     

    http://tirmikizi.blogspot.com/

     


    Tarih: 13:10, 5/10/2006 Kategori: Tarih
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    Osmanlılar Beyrut'u Nasıl Terk Etti?


    Yıl 1918... Tıpkı geçtiğimizde günlerde İsrail'in Beyrut'a yaptığı bombardıman ve katliam misali İngiliz ve Fransız uçakları Beyrut'u ateşe tutuyor. Taş üstünde taş bırakmıyor. Köprüleri, evleri ve mühimmat ambarlarını bombalıyor...

     

    Dört asır boyunca Osmanlının elinde bulunan Beyrut, İngiliz işgali altına böyle girer. İngilizlerin desteklediği yeni vali Osmanlıların Beyrut'u terk etmesi talimatı verir. Osmanlılar istemeyerek ayrılmak zorunda kalırlar... Olayı haber alan Beyrutlular, Türklerin ülkelerini terk etmemesi için aracı olurlar fakat nafile... Türkler kararlarını vermişlerdi bile... Gemi yüzlerce Türkü almak için rıhtıma yanaşır. Osmanlı Türkleri gemiye biner ve onları uğurlamaya gelen binlerce Beyrutlu gözyaşlarına hakim olamaz. Gemidekiler dahil hemen herkes ağlar... Buradan tek ses yükselir, hep bir ağızdan: "Allahu yansuru'l İslâm"... 


    İşte Osmanlıların Beyrut’u terk edişinin Hüseyin Kâzım Kadri efendinin hatıratından hikayesi;...

     

    Beyrut'un işgaline şahit oldum. Günlerce evlerimizden çıkmaya korktuk. O sırada Hükümet-i Arabiye-i Haşimiye İlan Edildi ve Cemal Paşa'nın işkencesine uğrayan ve uzun müddet hapiste kalan Şükrü Paşa Eyyubî vali sıfatıyla Beyrut'a geldi. Arap sancağı, enva-ı tezahürat ve merasimle hükümet dairesine çekildi ve müheyyiç nutuklar îrad edildi. Cemal Paşa'nın, Âliye Divan-ı Harb'i kararıyla idam ettirdiği adamlar için ihtifaller yapılarak asıldıkları 'Burc' meydanına da 'Sahatü'ş-Şüheda' adı verildi. Şükrü Paşa'nın ilk verdiği emir, Beyrut'taki Türklerin Salt'a teb'îdleri idi. Yalnız Beyrut eşrafı benimle ailemin ve o sırada nezdimizde bulunan kayınpederim İsmet Paşa'nın istisna edilmekliğimize müsaade almışlardı. Bunu gelip söyledikleri zaman, kayınpederim; “hayır, biz vatandaşlarımızdan hiçbir suretle ayrılamayız. Mademki valiniz böyle bir emir vermiştir, biz de en öne düşer ve menfamıza kadar gideriz” dedi. Bu söz, onları düşündürdü ve tekrar valiye müracaatla Beyrut'taki Türklerden şimdiye kadar bir fenalık ve zarar görülmediğini söyleyerek hepimizin yerlerimizde kalabileceğimiz müsaadesini aldılar. Fakat yanlışlıkla bir zabitimizi öldürdüler; bîçarenin kabahati de Sahatü'ş-Şüheda'da bulunduğu otelin penceresinden başını çıkarması idi.

     

    Hükümet-i Arabiye, İngilizlerin ve Fransızların vaadlerine rağmen ancak bir hafta pâyidar oldu. İtilâf devletlerinin askerleri Beyrut'u işgal ettikten sonra, Arap bayrağını indirdiler ve yerine kendi bayraklarını çektiler! Bugünden sonra İstanbul'dan hiçbir haber alamadık. Yalnız Mütareke ilan edildiğini atılan toplardan anladık.

     

    İngilizler Beyrut'a gelir gelmez, muhtekir tüccarın ambarlarını mühürlediler ve önlerine birer nöbetçi diktiler. Zannediyorduk ki bir iki gün sonra bu ambarları açıp ve sahiplerine mal olduğu fiyat üzerinden ahaliye sattırıp halkın son dereceye gelen ihtiyacını temin edecekler. Öyle yapmadılar; bu ambarlar daima kapalı kaldı ve günün birinde pirinç ve un yüklü kocaman bir vapur Şanghay'dan gelip Beyrut rıhtımına yanaştı. Bu vapurun getirip boşalttığı zahire çuvalları adeta bir dağ teşkil edecek cesamette idi. Pirince altı, una dört kuru narh koydular ve halk sürü sürü gelip aldılar. Bir gün içinde herkes ihtiyacını maa-ziyadetin temin etmiş oldu. O zaman mühürledikleri ambarları açtılar ve sahiplerini de diledikleri gibi mallarını satmakla serbest bıraktılar.

     

    Beyrut'ta bir hayli Türk aileleri vardı. O sırada Şam'daki Hilal-i Ahmer memurlarını İstanbul'a iade için bir vapur göndermişlerdi. Bu vasıtadan istifade eden birtakım aileleri vatanlarına döndüler. Yine o günlerde İstanbul'a giden Valdek Ruso kruvazörüyle elli altmış kimseyi gönderdik. Ondan sonra bir vasıta-ı nakliye bulunamadı ve altı ay müddet, Suriye'nin her tarafından gelip Beyrut'ta toplanan yüzlerce aileleri geçindirebilmek zarureti hasıl oldu. Bunlardan bazı zevat bana müracaatla bu işe bakmak üzere, bir heyet intihap ettiklerini ve benim de bu heyetin riyasetini deruhte etmemi teklif eylediler; bittabi kabul ettim. Ve ertesi günü belediye reisi Ömer Da'vak Efendi'yle beraber İngiliz ve Fransız kumandanlarını görüp meseleyi anlattım. Aramızda husule gelen itilâfa binaen, İngiliz ordusu menzilinden yağ, şeker, pirinç, un, patates ve sabun gibi şeylerin her ay benim imzamla alınıp Türk ailelerine tevzii takarrur etti ve komisyonumuzun teşekkülü de resmen tasdik edildi. Yüzlerce ailenin bu tarzda temin-i hayatında muvaffak olduk…

     

    Fakat aylar geçiyor ve İstanbul'a avdetimize imkân görülmüyordu. Benimle temas eden İngiliz merkez kumandanı Miralay Tomson diyordu ki: “İngiltere'ye avdet için İskenderiye'de vapur bekleyen birçok zabitlerimiz var. Bunları bile vatanlarına iade edemiyoruz. Nerde kaldı ki sizi gönderelim. Biraz daha sabır ediniz.' O zaman Fransa'dan Beyrut'a gelen Cizvitlerin büyükleri Per Şantor'dan istifade edebileceğimi düşündüm. Harbin devam ettiği müddetçe Beyrut'ta kalan Cizvitlere birçok muavenetlerde bulunmuş ve bir defa da vali Azmi Bey'in teklifiyle Cemal Paşa onları Diyarbakır'a nefye karar vermişken Şam'a kadar gidip ve Cebel hükümetinden de zahire verdirerek uğradıkları müşkilât ve şedâdi tahfife çalışmıştım. Per Şantor'dan başka, Fransız Tıbbiye Mektebi müdürü Per Marten ve Yesuiyyenin reisi Per Katen Fransa'dan Beyrut'a geldikleri zaman beni ziyaretle Cizvit Tarikatının bana karşı şükran ve minnetlerini söylemişlerdi. Ben de bir defa olsun onlardan bir yardım istemeye karar verdim ve Per Şantor'u görerek boş Beyrut'a bir vapur göndermesi için Mareşal Allenbi'ye Müracaatta bulunmak hususunda Fransız valisini ikna etmesini rica eyledim. Per Şantor, bu işin husulüne son derecede gayret edeceğini vaad ile hemen valiyi görmeye gitti ve muahheren evime gelerek yazdırdığı telgrafın suretini de getirdi.

     

    Bir hafta sonra Miralay Tomson'un beni aradığını söylediler. Kendisini gördüğüm zaman 'maksadınız hasıl oldu. Ellenga vapuru sizleri İstanbul'a götürmek için üç gün sonra Beyrut'a gelecek. Siz de hazır olunuz ve aşyanızı rıhtıma nakl ediniz' demişti. Derhal vatandaşları haberdar ettik ve eşyalarımızı taşımaya başladık. Vapur da geldi yanaştı; kocaman bir transatlantik… Bir taraftan da hükümetin istediği defteri tanzim ediyorduk.

     

    Her ailenin elinde fotoğraflı ve lazım gelen izahatı hâvi bir vesika vardı ve defterlerimiz muntazam bir halde idi. Fakat rıhtımda toplanan eşyayı vapura taşımak bir mesele idi; hamal bulmak ve sonra birçok para vermek lazımdı. Tomson da vapurun o akşam hareket edeceğini ileri sürerek eşyanın hemen vapura naklini istiyordu. Şaşırıp kalmıştık. Bir an için düşünüp çare buldum ve “ben bu eşyayı iki saat içinde vapura nakl ettiririm, fakat siz hiçbir itiraz etmeyecek ve uzaktan seyirci kalacaksınız” dedim. Tomson güldü ve “Muhammed’in yeni bir mucizesini mi göstereceksiniz?” cevabıyla mukabele etti. “Evet! Çok iyi keşfettiniz! Ben de Muhammed’in bir mucizesini size göstermek istiyorum” cevabını verdim. “Pek iyi, hiçbir itiraz etmem” dedi.

     

    İngiliz ordusunun ahmâl ve eskalini taşımak için yüzlerce Mısırlı hamal vardı. Bunların çavuşları olan eli kamçılı bir Arap orada bulunuyordu. Yanına giderek ve bizim Müslüman ve muhacir olduğumuzu bildirdikten sonra eşyamızın vapura nakli için maiyetindeki hamallara emir vermesini rica ettim. Adamcağız derhal avazı çıktığı kadar bağırarak; “bakınız evlatlar! Amucamız(!) bize ne teklif ediyor. Bu eşyalar şimdi vapura taşınacak; biz de Müslüman kardeşlerimize dinen mecbur ve mükellef olduğumuz yardımı yapacağız!” sözlerini söylemişti ki yüzlerce Mısırlı hamallar bir anda tehacüm ederek eşyamızı iki saata varmadan vapurun ambarına indirdiler. Tomson hayret ve hiddetle bakıyordu. “İşte Muhammed’in mucizesi!” dedim. Hiçbir cevap vermedi ve oradan çekilip gitti.

     

    Elanga vupuru da tayin edilen saatta hareket etti. Beyrut’ta kaldığım uzun seneler zarfında her sınıf halk ile hüsn-i muaşerette bulunmuştum. Başta müftü olduğu halde memleketin uleması ve ekser eşrafı bizi teşyi için geldiler… Kucaklaştık, ağlaştık… Ve bu tarzda Suriye’den (Beyrut o zaman Suriye’ye bağlıydı) ebediyen ayrıldık…

     

    İngilizlerden aldığım erzaktan bir hayli tasarruf etmiş ve bunları sattırmıştım; bu sayede bir hayli para toplanmıştı. Gider ayak, Fransız karargâhından da beş yüz mısır lirası aldım. Bizim Zamanımızda belediyece bir iâne toplanmış ve bundan beş yüz lira kalmıştı. Bu parayı da isteyip aldım ve hepsini yolda vatandaşlara tevzi ettim. Bizi teşyi’e gelenlerle veda ettikten sonra ben de vapura geçtim. Çok yorgun idim. Vapurun Seylanlı kamarotlarına bin müşkilât ile bir banyo hazırlamalarını anlatabildim. Banyoya girdiğim sırada vapur da hareket etmeye başladı. O aralık kapıya bazı zevat (gelip) hemen dışarı çıkmamı istiyorlardı. “Ne oluyor?” sualime de “çıkınız, çıkınız, neler göreceksiniz?” diyorlardı. Şöyle böyle giyinip güverteye çıktığım vakit, eşyamızı vapura taşıyan Mısırlı hamallarla Beyrutlu binlerce adamların rıhtım üzerinde saflar teşkil edip ve bir bayrak açıp “Allahu yansuru’l İslâm” (Allah İslâm’ı muzaffer edecek) diye bağırdıklarını ve bizimkilerin de vapurdan mukabele ettiklerini gördüğüm zaman bilâ-ihtiyar gözlerimden yaşlar dökülmeye başladı. Orada hazır bulunan İngiliz ve Fransız zabitleri put gibi hareketsiz durmakta ve bu heyecanı ve tezahüratı hayretlerle görmekte idiler. Miralay Tomson “Muhammed’in yeni bir mucizesini” daha görmüştü. Bu hal, din-i Muhammedî’nin vücut vermiş ve asırlardan beri idameye muvaffak olmuş olduğu “uhuvvet-i diniye”ye ait bir tezahür ve galeyan idi. Bu rabıtayı kırmak ve “cihet-i câmia-yı İslâmiye”yi ortadan kaldırmak isteyen kâfirlere lanet etsin!

     

    (Bu makale “Hüseyin Kâzım Kadri” efendinin “Dergâh Yayınları”ndan çıkan “Meşrutiyetten Cumhuriyete Hatıralarım” adlı hatıratından “Dünya Bülteni” tarafından alıntılanmıştır.)

     


    Hüseyin Kâzım Kadri efendi kimdir?

    Siyâset adamı, yazar. 1870 yılında İstabul’da doğdu. Soğukçeşme Askerî Rüştiyesinde ilköğrenimini, Mülkiye Mektebini, İzmir İngiliz Ticâret Mektebini bitirdi. Kendi kendini yetiştirdi. Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca, Lâtince ile Grekçe yâni Rumca'yı öğrendi. Zirâat tahsili için Almanya’ya gitti. Dönüşünde, Aydın vilâyeti Muhâsebe Kaleminde, İstanbul Mâliye Nezâreti Mektûbî Kaleminde ve Hâriciye Nezâretinde memurluklarda bulundu. Dârüşşafaka Lisesinde astronomi öğretmenliği yaptı. Bir sene Manisa’daki çiftliklerine çekilerek çiftçilikle uğraştı. 1908'de Meşrûtiyet'ten sonra Tevfik Fikret ve Hüseyin Câhid ile Tanin Gazetesi’ni çıkardı. Samsun, Selânik mutasarrıflıklarında, Halep vâliliğinde, İstanbul Şehreminliğinde, vâli vekilliğinde, Selânik vâliliğinde çalıştı. 1912’de Meclis-i Mebusân’a Manisa mebûsu olarak girdi. İttihatçılar tarafından tekrar Selânik vâliliğine gönderildi (1912). Rumeli Balkan Harbi ile kaybedilince, İttihatçılarla arası açıldı ve Beyrut’a gitti (1914). Büyük Türk Lügati’ni hazırlamaya başladı. Sûriye’nin Osmanlı İmparatorluğundan ayrılması üzerine, yerliler tarafından Beyrut vâliliği teklif edildi. Fakat kabul etmedi. İstanbul’a gelerek yeniden siyâsî mücâdeleye başladı. Mütârekede Meclis-i Mebûsan’a Aydın mebûsu olarak girdi ve ikinci başkan oldu.

     

    İşgâl kuvvetlerince meclisin dağıtılması üzerine, aynı sene, Tevfik Paşa kabinesinde Ticâret, Zirâat ve Evkaf nâzırlıklarında bulundu. Ankara hükümeti ile olan anlaşmazlığı çözmek için Müşir Ahmet İzzet Paşa başkanlığındaki heyette bulundu. Bilecik mülâkâtında uzlaşmanın imkânsız olduğunu görerek istifâ etti.

     

    Ticâretle uğraşmaya başladı. Son yıllarını Beylerbeyi’ndeki yalısında geçirdi. Hava değişimi için gittiği Tarsus’ta öldü. Nâşı İstanbul’a getirilerek Küplüce Mezarlığına gömüldü (1934).

     

    Ölümünden iki yıl önce değerli kütüphânesini Üsküdar’da bulunan Selim Ağa Kütüphânesine bağışladı. Dînî eserlerinde Şeyh Muhsin-i Fânî takma adını kullandı. Altmışa yakın eseri vardır.

     

    Hak ve Hakikat, Felâha Doğru, İstikbâle Doğru, İslâm’ın Avrupa’ya Son Sözü, Yirminci Asırda İslâmiyet, Arnavutlar Ne Yaptı? Çar Nikola’ya Açık Mektup, 10 Temmuz İnkılâbı ve Netâyici, Nüzûl, Beyân, Târih Hâtıraları, Büyük Türk Lügati, İnsan Hakları Beyannâmesinin İslâm Hukûkuna Göre Îzâhı, eserlerinin belli başlılarıdır.

     

    II. Meşrutiyet devrinin önemli siyaset ve fikir adamlarından Hüseyin Kazım Kadri (1870-1934) bir Osmanlı bürokrat ailesinde yetişti. Dostları arasında Mehmet Akif, Tevfik Fikret, Abdullah Cevdet, Hüseyin Cahit, Ziya Gökalp, Fatin Gökmen gibi dönemin değişik fikir akımlarına mensup kişiler vardı.

     

    Dini meselelerde modernist, siyaset ve müesseseler konusunda muhafazakar bir tavır sergileyen Hüseyin Kazım'ın hatıraları II. Abdülhamit, II. Meşrutiyet, Milli Mücadele ve Cumhuriyet'in kuruluş yıllarının siyasi ve fikri tartışmaları, mücadeleleri için yeni bilgiler ve farklı yorumlar ihtiva eden önemli bir kaynak.

     

    Siyasi ve idari hayatının İstanbul, Trabzon, Selanik, Halep, Beyrut gibi Osmanlı coğrafyasının değişik merkezlerinde geçmiş olması hatıralarının değerini daha da artırıyor.

    www.dunyabulteni.com


    Tarih: 16:05, 25/8/2006 Kategori: Tarih
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    İlk Uçak Fabrikamız ve Nuri DEMİRAĞ



    “Madem ki bir millet teyyaresiz yaşayamaz, öyleyse bu yaşama vasıtasını başkalarının lutfundan beklememeliyiz. Ben bu uçakların fabrikasını yapmaya talibim. "1932'de bu sözleri söyleyerek Türkiye'de ilk uçak fabrikasını kuran Nuri Demirağ, o yıllarda Türkiye'de, dünya standartında uçak yapmış; ama siyasi çarkları aşmasına müsaade edilmemişti. Türkiye için son derece hayati önemi haiz bu ilk uçak sanayii müteşebbisinin şimdiye kadar bilinmeyen hayat hikayesini Aksiyon gündeme getiriyor.


     Montaj sanayii mantığına karşı Çıkarak kendi teknolojimizle birlikte kendi sanayimizi de kurmamız gerektiğini söyleyerek hem ileri görüşlülük gösteren ve hem de devrin zenginlerinden ayrılan Nuri Demirağ şöyle konuşuyordu:

     

    "Avrupa'dan, Amerika'dan lisanslar alıp tayyare yapmak kopyacılıktan ibarettir. Demode tipler için lisans verilmektedir. Yeni icat edilenler ise bir sır gibi, büyük bir kıskançlıkla saklanmaktadır. Binaenaleyh kopyacılıkla devam edilirse, demode şeylerle beyhude yere vakit geçirilecektir. Şu halde Avrupa ve Amerika'nın son sistem teyyarelerine mukabil, yepyeni bir Türk tipi vücuda getirilmelidir. "

     

    Milli sanayi ve milli kalkınma konusundaki tavizsiz çabaları Nuri Demirağ'a pahalıya malolacak ve bir süre sonra önü kesilecektir.

     

    Nuri Bey 1882 yılında Sivas'ın Divrik kazasında doğdu. Hayata atılışı ise Divrik Rüştiye Mektebi'ni bi tirmesiyle başladı. Okuldaki başarısı nedeniyle muallim vekili olarak okulda alıkonuldu ve bir süre bu vazifeye devam etikten sonra, 1906 yılında Ziraat Bankası'nın açtığı memurluk sınavını kazanarak, bankanın Kangal kazasındaki şubesine tayin edildi. Uzun yıllar bu vazifeye devam eden Nuri Bey, maliye şubeleri müfettişi olarak Istanbul'a geldi.

     

    O yıllarda Birinci Dünya Savaşı'nda hüsrana uğramamızın neticesiyle azınlıklarda bir şımarma başlamış; bu şımarma yer yer, özellikle Beyoğlu ve Galata taraflarında gruplaşmalara ve Türkler'e karşı çirkin sataşmalara kadar uzamıştı. Nuri Bey de hüsrana uğramış bir devletin gariban bir memuru olarak, bu sataşmalardan nasibini almış, bir çok hakarete maruz kalmıştı. Böyle ağır hakaretleri içine sindiremeyen Nuri Bey, "Milli haysiyet ve şerefi, üç buçuk Palikaryanın ayakları altında çiğnenen bir hükümete memurluk edemem" diyerek görevinden istifa etti.

    (...)

     

    İLK BÜYÜK MÜTEAHHİTLİK

    Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında demiryollarını millileştirme politikası gereği daha önce Reji ]eneral isminde bir Fransız şirketine ihale edilen Samsun-Sivas demiryolu hattının inşasının Türk müteahhitlerine verilmesi kararlaştırılmıştı.Nuri Bey, bunu duyunca hiç vakit kaybetmeyerek ihaleye girer ve ilk etapta yapılacak olan yedi kilometrelik kısmı 210 bin lira gibi düşük bir fiyatla alır. İhalenin geri kalan kısmını da, yapıp yapamayacağını denemek için yine Nuri Bey' e verirler.

     

    Nuri Bey hakkında bir çok araştırma yapmış olan torunu Adnan Baykal anlatıyor: "Dedemin bu hareketi Türk işçi tarihinde bir dönüm noktasıydı. Şimdi demiryolu olayına baktığınız vakit, onun arkasında bir politika yatar. Osmanlı zamanında doğuda demiryolu yapmamıza Ruslar izin vermiyordu. Bu yüzden kurtuluş harbinden sonra Ankara'nın doğusunda tren yolu yoktur. Esasen dedemin bu teşebbüsü harbden sonra rüştümüzü isbat etme açısından çok önemlidir. "

     

    Nuri Bey, ozamanlar tapu dairesinde mühendislik yapan küçük kardeşi Abdurrahman Naci Bey'i memuriyetinden istifa ettirir ve ona sermaye vererek kendisine ortak yapar. Abdurrahman Naci Bey'le birlikte ve yalnız olarak, köprü ve tüneller hariç toplam 1250 kilometre demiryolu yapar, -ki- günümüzde yaklaşık olarak 10bin kilometre demiryolu olduğunu düşünürsek bu rakamın ne kadar önemli olduğu anlaşılır. Bunun bin kilometrelik kısmının Nuri Bey tarafından yapılması büyük bir şeydir. Tabii demiryolu derken bunu sadece rayların döşenmesi olarak düşünmemek gereki yor. Bunun köprüsü, tüneli var. Engebeli arazide dağlar delinerek, çok büyük taşlar-kayalar kırılarak yapılan zor bir demiryoludur bu.

     

    Nuri Bey'in üstlendiği, Samsun'dan Erzurum'a kadar uzanan bu demiryollarının yapımında o çevrenin halkı çalışır. Halkı çalıştırmak da ayrı bir konudur.

    (...)

     

    T.C.'NIN ILK UÇAK FABRIKASI KURULUYOR

    1930'lu yıllara gelindiğinde dünyada ve Türkiye'de ekonomik sıkıntı had safhadaydı. Bu yüzden orduya uçak ve benzeri ihtiyaçlar ancak halkın himmetleriyle alınabiliyordu. O yıllarda ilginç bir kampanya düzenleniyor ve her ilden toplanan paralar ile bir uçak alınıyor ve alınan uçağın kuyruğuna da o ilin ismi yazılıyordu. Bunun yanında zengin işadamları da tek başlarına uçak alarak devlete hibe ediyorlardı. O zaman da uçağın kuyruğuna o işadamının ismi yazılıyordu.

     

    İşte yine böyle bir himmete başvurulmuştu ve büyük işadamlarından yardım talep ediliyordu. Tabii bu himmetle Nuri Demirağ da muhataptı. Gerisini ilk damadı Mansur Azak anlatıyor:

     

    " 1932 senesinde gazetelerde bir havadis var. Diyor ki havadiste, bu memlekette uçağa ihtiyacımız var. Uçak fabrikamız olmadığı için parayla satın alıyoruz. Devletin bütçesi de o zaman 200 milyon lira. Diyorlar ki bir kampanya açalım. Milletin himmetine baş vurup para toplansın, bu paralarla uçak alalım. O zamanlar Ankara'nın en zengini Vehbi Koç 'tu. Vehbi Koç'a gidiyorlar ve durumu izah ediyorlar. Hay hay diyor, ne kadar verelim? Gönlünüzden ne kadar koparsa diyorlar. Ve Vehbi Koç da çıkarıp 5 bin TL veriyor. Daha sonra Abdurrahman Naci Bey'e geliyorlar. Durumu izah ediyorlar. Abdurahman Naci Bey'de 120 bin TL veriyor. Sonra da Nuri Demirağ'a geliyorlar ve durumu izah ediyorlar. Nuri Bey de 'Siz ne diyorsunuz? Benden bu millet için bir şey istiyorsanız, en mükemmelini istemelisiniz. Madem ki bir millet teyyaresiz yaşayamaz, öyleyse bu yaşama vasıtasını başkalarının lutfundan beklememeliyiz. Ben bu uçakların fabrikasını yapmaya talibim' diyor. Sonra da hazırlıklara başlıyor."

     

    Zaten senelerden beri Nuri Bey'in aklı fikri bu işte idi ve kendi kendine, "Göklerine hakim olamayan milletler, yerlerde sürünmeye, yerin dibinde çürümeye mahkumdur", "Zafer süngünün ucunda değildir. Zafer kartalı süngünün ucundan kalktı, havalandı, tayyare kanadının üstüne kondu" gibi vecizeler üretiyordu. Önüne çıkan bu fırsatı değerlendiren Nuri Bey, yanına aldığı mühendis ve teknisyenlerle seyahatlere çıkarak incelemelerde bulunmaya başladı. Almanya, Çekoslovakya ve İngiltere'deki uçak fabrikalarını gezdi.

     

    Nuri Demirağ büyük sabır ve azimle işe atılmış ve yanına aldığı bir çok mühendis ve teknisyenle hızlı bir çalışmaya başlamıştı. "Avrupa'dan, Amerika'dan lisanslar alıp tayyare yapmak kopyacılıktan ibarettir. Demode tipler için lisans verilmektedir. Yeni icat edilenler ise bir sır gibi, büyük bir kıskançlıkla saklanmaktadır. Binaenaleyh kopyacılıkla devam edilirse, demode şeylerle beyhude yere vakit geçirilecektir. Şu halde Avrupa ve Amerika'nın son sistem teyyarelerine mukabil, yepyeni bir Türk tipi vücuda getirilmelidir" diyen Nuri Demirağ, 1936 senesi ortalarına doğru uçak fabrikası için hazırlıklara başlamış ve ilk etapta on senelik bir program yapmıştı. 17 Eylül 1936'da da fiilen teşebbüse geçti ve bir Çekoslovak firması ile anlaşarak Beşiktaş'ta Hayrettin İskelesi'nde, bugün Deniz Müzesi olarak kullanılan, o zamana göre modern bir bina yaptırdı. Programa göre burası etüt atölyesi olacak, asıl büyük fabrika da memleketi olan Sivas Divriği'de kurulacaktı.

     

    Bu arada Türk Hava Kurumu ıo tane eğitim uçağı ve 65 tane de planör siparişi vermişti. Nuri Demirağ ve ekibi, bir yandan bu siparişleri yapmak için tüm gay retlerini sarfederken, bir yandan da yepyeni bir model geliştirmişlerdi. Bu Nu.D.38 ismini taşıyacak olan altı kişilik, çift motorlu, gövdesi alüminyum kaplama bir yolcu uçağı idi.

     

    Türkler'in kendi uçaklarını kendilerinin yapması belli başlı uçak fabrikalarını endişelendirmişti. Ama yine de Türkler'in iyi bir uçak sanayii kurabileceklerine inanamıyorlardı.

     

    Nuri Demirağ'ın Beşiktaş'taki fabrikada yapılan ve hiç bir bozukluk göstermeden başarılı uçuşlarına devam eden uçakları, Türkiye'de olduğu kadar yurtdışında da büyük yankılar uyandırmıştı.

     

    Hele çift motorlu, barışta yolcu uçağı, savaşta istenildiği zaman eksiksiz bir bombardıman uçağı görevini görecek şekilde yapılan ve saatte 270 kilometre hıza ulaşan, 5 bin 500 metre yükseğe çıkabilen 'Nu.D.38'in yapılması, dünya uçak sanayicilerinin dikkatini birden Türkiye'ye ve Nuri Demirağ'ın uçak fabrikasının üzerine çekmişti.

     

    Türkler'in kendi uçaklarını kendilerinin yapması belli başlı uçak fabrikalarını endişelendiriyordu. Özellikle İngiliz ve Almanlar'dan başka Amerika'nın endişeleri daha büyüktü. Gerçi Türkler'in bu işin altından kalkabileceklerine inanmıyorlardı; fakat bu iş gerçekleşirse, ileride bir pazar kaybetmenin endişesi içerisindeydiler. Bu düşüncedeki Amerikan Uçak İmalatçıları Birliği, Türkiye'ye tetkiklerde bulunmak üzere birliğin başkanı Bay Todd'u göndermişti.

    (...)

     

    DEMİRAĞ'IN İŞLERİ TERS GiTMEYE BAŞLIYOR

    Türkiye'nin ilk uçak mühendislerinden Selahattin Alan, Nuri Demirağ'ın en değerli iş arkadaşlarından biriydi. Fransa'da uçak mühendisliği eğitimi yapan Selehattin Alan, Nuri Demirağ ile çalışmaya başlamadan önce, Türk Hava Kuvvetleri'nin Eskişehir'deki uçak bakım ve tamir atölyelerinde görevliydi. Fransızca, İngilizce ve Almanca'yı çok iyi bilen bu genç mühendis, ilk "Türk tipi" uçakların planını çizmiş ve yapımını sağlamıştı.

     

    Nuri Demirağ, Selahattin Alan ile birlikte çalışmasını dönemin meşhur gazetecilerinden Ziyad Ebuziya 'ya şöyle anlatmıştı:

     

    "Türk zeka ve kabiliyeti işletilecek, yaban ellere muhtaç olmaksızın hava kuvvetlerimizin gerektirdiği bütün işleri kendimiz yapacağız. Ben, uçak mühendisi çok değerli arkadaşım Selahattin Alan ile birlikte bir şirket kurdum. Hemen bütün servetimi ortaya koyarak, onun da bilgisinden faydalanarak Beşiktaş'taki teyyare fabrikasınıtesis ettim. "Nuri Demirağ ve Selahattin Alan birlikte kolları sıvıyarak modern bir uçak fabrikası meydana getirmişlerdi. Bu uçak ve planörlerin planını çizen Selahattin Alan; ilk uçak yapıldığında yerinde duramamış, hemen deneme uçuşuna çıkmıştı. Deneme uçuşu Selahattin Alan tarafından başarı ile tamamlanmıştı. Ancak Türk Hava Kurumu ilgilileri, alınacak uçakların 'Tecrübe uçuşlarının' Eskişehir'de yapılmasını istemişti. İşte bu sırada, inşa tekniği kuvvetinin ve bilgisinin üstünlüğüne rağmen uçuş ve alan tecrübe si zayıf olan Baş Mühendis Selahattin Alan, Eskişehir'deki İnönü Kampı'nın açılışına uçağı ile bizzat kendisi katılmak istemişti. O zamanlar, çevredeki hayvanlar hava alanına girmesin diye alanın çevresine hendek kazarlardı. Bu durumu bilmeyen Baş Mühendis, hendekten daha önce iniş yapar ve hendeğe düşerek vefat eder. Bu olay Nuri Demirağ için bir dönüm noktası oldu. Zira Türk Hava Kurumu, 'Şartlara uygun değil' gerekçesiyle siparişlerini iptal etti. Her ne kadar Nuri Bey 'Gelin beraber deneme uçuşu yapalım' dese de, kurum kararından dönmez. Bunun üzerine Nuri Demirağ da kurumu mahkemeye verir. Ancak yıllar süren mahkemeler Türk Hava Kurumu lehine sonuçlanınca, fabrikayı kapatmak zorunda kalır. Türk Hava Kurumu ile olan davasını kaybeden Nuri Demirağ, başta o devri n cumhurbaşkanı olmak üzere bütün hükümet üyelerine sayısız mektuplar yazarak, bu yanlışlığın düzeltilmesini ister. Ama kapılar bir kez daha yüzüne kapanır, ne kadar zorlasa da fabrika açılmaz.

     

    MEHMET KUM ANLATıYOR

    Gök Okulu'nun ilk mezunlarından birisi ve aynı zamanda Nuri Bey'in damadı olan Mehmet Kum anlatıyor: "Fabrikanın kapatılmasındaki görünür sebep, uçakları kifayetsiz görmeleriydi. Ben uçak mühendisiyim. Bu işin okulunu, kitabını okudum. Benim gibi bir çok arkadaşım vardı. Ve biz bu uçaklarla binlerce saat uçuş yaptık. Sadece benim 600 saat uçuşum var. Ve hiç birimizin burnu dahi kanamadı. Biz bu tecrübelerle, üretilen uçakların kifayetsiz olmadığını biliyoruz. Ben bir uçak mühendisi olarak, bu uçakların o zamanın en iyi uçaklarından olduğunu meslek hayatımı ortaya koyarak söyleyebilirim. O zamanki dünya standartlarına uygun uçaklardı. "

     

    Mehmet Kum'un da söylediği gibi uçakları kifayetsiz gördükleri için siparişi iptal etmeleri görünürdeki sebepti. Ancak durumun bir de görünmeyen kısmı vardı. O dönemin devlet adamları ve bunlara karşı iyi görünmeye çalışan birtakım çevreler, Nuri Demirağ'a en büyük darbeleri vuranlardı. Zaten Nuri Bey'in tüm atılımları karşısında bu çevreler her zaman engel olmaya çalışmışlardı. Bu engellemelere; uçak fabrikasının kapatılması, Nuri Demirağ'ın Boğaz için Ahırkapı - Salacak arasında kurulmasını planladığı asma köprüye, Boğaz'ın görüntüsünü bozar mazeretiyle karşı çıkılması. köy planlarının işleme konulmaması, ıstanbul'da yaptırmayı planladığı büyük bir hastanenin engellenmesi ve daha bir çok durum örnek gösterilebilir.

     

    Uçakların siparişini iptal eden Türk Hava Kurumu, bunların yerine Fransız Henrio uçaklarını alır. Ancak bu uçaklar satın alındığı zaman serisinden kalkmış, hurdaya ayrılmışlardı. Zaten Türk Hava Kurumu da uçakları kısa bir süre kullandıktan sonra, kullanılmayacak halde bir

    kenara bırakmıştı.

     

    Fabrika kapatıldıktan sonra, Nuri Demirağ kendisine yapılan bu haksızlıktan dolayı, haklı davasını savunabilmek için, bu ortamın değişmesi lazım diyerek politikaya atılmaya karar verir. Mücadelesine politikacı olarak devam edecektir. Bu sebeple 1945 yılının temmuz ayında Türkiye'nin ilk muhalefet partisi olan Milli Kalkınma Partisi'ni kurar. Verdiği davetlerde kuzu çevirip ikram ettiği için, politik çevreler ve basın tarafından alaya alınıyor, kurduğu partiye kuzu partisi deniyordu. Demirağ, Milli Kalkınma Partisi'yle seçimlerde yeteri kadar başarı gösteremez ve Demokrat Parti'den adaylığını koyarak Sivas bağımsız milletvekilliğine seçilir.

     

    Ancak Nuri Demirağ açık sözlü ve doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen bir kişi olduğu için, esasen politikayı pek yapamamaktadır.

     

    Bir dönem milletvekilliği yapan Nuri Bey, 1957 yılında şeker hastalığı sebebiyle vefat eder.

    http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=22221

     

    Fotoğraf Albümü İçin Bakınız;

    http://www.ae.metu.edu.tr/~oderman/aeronautics/nuri-resimler.html

     


    Tarih: 11:07, 25/7/2006 Kategori: Tarih
    Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı

    <- | Sonraki Sayfa ->