SAMSUN SAYFALARI ZİYARET EDİNİZ
İÇİNDEKİLER
»
»
»
Kategorilerim
BelgeBilginlerDinEdebiyatEgitimekonomiGundemHaberIktisatSiyasetleriKitapMediaMonografiPolitikaSahsiyetlerSozlerTarihTarimTutunYasamZaman
İrtibat İçin, samsunblog@gmail.com
Powered by Mcan S.Muratcan KOŞAR
|
Obama'nın İsrail ile İlgili Renginin Şifresi

Dünya Ortadoğu barışı için "umut" olarak görünen, Obama'nın pozisyonunu merak ediyor. Ama Obama, bu konudaki rengini bundan 6 ay önce açık ve net olarak ortaya koymuş!
İsrail bir hafta boyunca Gazze'yı havadan bombaladı, iki gündür karadan, denizden ve havadan bombalıyor. Ve dünya, 20 Ocak günü Beyaz Saray'a yerleşecek olan yeni Başkan'ın bu konudaki suskunluğunu merak ediyor. Barack Obama, İsrail'in hava harekatı başladığında Hawaii'de tatildeydi. Bu konuda en ufak bir açıklama yapmadı. Şimdi İsrail operasyonu karadan, denizden ve havadan tam gaz sürüyor. Obama'dan yine çıt yok. Neden suskun kaldığına ise "Bir Başkan görevdeyken, benim konuşmam nezaketsizlik olur" şeklinde bir açıklık getirmişti. Ancak başka konularda aynı nezaketi göstermediği biliniyor. Örneğin, ekonomik kriz patlak verdiğinde pek çok açıklama yapmıştı. Ağustos 2008'de, Kudüs'te gerçekleşen buldozerli saldırıyı kınadı ve "İsrail’in terörizme karşı mücadelesini sonsuza kadar destekleyeceğiz" dedi. "KUDÜS BÖLÜNMEMİŞ BAŞKENTİNİZ OLACAKTIR" Şimdi Ortadoğu barışı için "umut" olarak görünen, Obama'nın Ortadoğu'daki bu sıcak gelişme karşısındaki pozisyonunu merak ediyor. Bush politikalarından farklı olmasını bekliyor. Ama o hala tek kelime etmedi. Oysa Obama, bu konudaki rengini bundan 6 ay önce açık ve net olarak ortaya koymuştu. Geçtiğimiz 23 Temmuz 2008'de İsrail'i ziyaret ednen Obama İsrailliler'e "Kudüs başkentiniz olacaktır" diyerek tam destek vaadinde bulunmuştu. İSRAİL'İ "MUCİZE" OLARAK TANIMLADI Kudüs’teki Yad Vaşem Soykırım Müzesi’ni ziyaret edip İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres ile görüşmesinden sonra Gazze'den atılan füzelerin genellikle düştüğü Sderot kentine de giden Obama, "Daha önce de söyledim. Kudüs, İsrail’in bölünmemiş başkenti olacaktır" demiş ve İsrail Devleti'ni bir "mucize" olarak tanımlamıştı. Uluslararası topluluk Kudüs’ün "ebedi ve bölünmez başkent" olduğu şeklindeki İsrail tezini tanımıyor. Obama'nın ekibinde, özellikle de dış politika danışmanları arasında çift pasaportlu (ABD ve İsrail) olanlar var. /hurriyet.com.tr |
Tarih: 16:34, 5/1/2009 Kategori: Politika |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
At Gözlüğünü Çıkarın

Son zamanlarda sık sık dile getirilen bir tez var. Deniyor ki "Sadece Türkiye değil, tüm dünya muhafazakarlaşıyor." Örneğin Sabah Pazar'a konuşan, Bilgi Üniversitesi'nden sosyolog Prof. Arus Yumul da aynı tezi öne sürüyordu. Diğer ülkelerdeki durumu bilmiyorum ama Türkiye'nin muhafazakarlaştığı iddiasına ben kocaman bir soru işareti koyuyorum.
" Muhafazakarlık " siyaset biliminde hararetli tartışmalara yol açmış bir kavramdır. Hem de yüzyıllar boyunca... Ben bu tartışmalara girmeden, muhafazakarlığın Türkiye'deki en önemli bileşenlerinden biri olan dindarlığı konu edineceğim. Soru şu: Türkiye nüfusu, diyelim ki 50 yıl öncesine göre daha mı dindar? Faraza 50 yıl önce toplumun yüzde 40'ı dindardı da, bu oran şimdi yüzde 60'a mı çıktı? Ya da düne kadar dinle alışverişi olmayan insanlar giderek dindar hale mi geliyor?
Eğer öyleyse... Nasıl oluyor da cuma ve bayram namazları haricinde camiler dolmuyor? Bunu ben söylemiyorum, yakınan bizzat Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu ! Nasıl oluyor da başını örterek sokağa çıkan kadınların oranı 1999'dan 2006'ya kadar geçen sadece 7 yılda yüzde 70'lerden yüzde 60'lara (yani 10 puan!) düşüyor? Bu ne biçim dindarlaşma?
Bence "toplumun dindarlaşması" diye adlandırabilecek bir durum yok ! Peki ne oluyor? Olan şu: Dindar insanlar eskiye nazaran çok daha etkin bir biçimde ekonomik, siyasi ve kültürel yaşama katılıyor. Bu katılım, zengin ve çeşitli medya ortamı sayesinde görünür ve işitilir hale geliyor. Yani... Eskiden olsa köyünde, kasabasında ya da küçük Anadolu kentinde yaşayıp gidecek... Devlet açısından sadece vergi alınmaktan ya da askere çağrılmaktan başka bir önemi olmayan... Siyasetçilerin oy talep etme haricinde pek önemsemediği... Sosyologların kapısını nadiren çaldığı " dindar kitleler " artık ekonomiye ve siyasete katılıyor.
Onlar katıldıkça... Yani siyaseti ve ekonomiyi etkileyen birer " aktör " haline geldikçe... Medya da ister istemez projektörlerini bu yeni simalara çeviriyor. Yeni aktörler tüm inançları ve yerel kültürleriyle birlikte ulusal planda görünür hale geldikleri için de, bazıları bu durumu "toplumun dindarlaşması" sanıyor.
Uzun yıllar ekonomide, siyasette ve medyada hakim olan "eski aktörler", kendileriyle dişe diş mücadele eden bu kesimleri karşılarında görünce; " yeşil sermayeden ", " şeriatçı politikacılardan " ve " dinci basından " yakınmaya ve korkmaya başlıyor.
Hadi onlar sıradan insanlar... Değişimi kavramalarını onlardan bekleyemeyiz. Peki ya pozitivist sosyolojinin " at gözlüğüyle " araştırma ve analiz yapmakta ısrar eden sosyal bilimcilere ne demeli? Onların "işi, görevi, uzmanlığı" şu toplumu anlamak ve açıklamak... Ancak yeni aktörler karşısında "muhafazakarlaşıyoruz" demenin ötesine geçemiyorlar. Halbuki bu toplumun büyük çoğunluğu zaten muhafazakardır. Dünden bugüne " artan, çoğalan, yayılan " bir muhafazakarlık değil söz konusu olan...
Yaşamakta olduğumuz süreç; babası, dedesi birer " dindar köylü " ya da " dindar esnaf " olan oğulların, torunların para kazanarak ya da iyi bir eğitimden geçerek, " Bu toplumun ekonomisinde ve yönetiminde artık biz de varız " demeleridir. Peki hiç mi fark yok? Var!
Fark şurada: Eskiden para kazanan ya da iyi eğitim alan muhafazakar Anadolu çocukları, oyunu, İstanbul sermayedarlarının ya da Ankara bürokrasisinin koyduğu kurallara boyun eğerek oynardı. ( Sabancı Ailesi ya da Süleyman Demirel gibi...)
Şimdi ise kendi kurallarıyla oynamak istiyorlar. Ve ilginç olan şu: Yeni aktörlerin oyun tarzı, küreselleşen dünyanın kurallarıyla daha fazla örtüşüyor!
Emre Aköz /SABAH
|
Tarih: 15:16, 11/4/2008 Kategori: Politika |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Küresellik

Küresellik, sınır tanımayan maksimum kar mekanizması olan kapitalizm ile yayılan, dünya genelinde sınır ve coğrafya tanımayan bir kavramdır. Temsilcileri belli başlı ülkeler olarak gösterilemez. Sadece kaynağı ve ana tedarikçileri bilinebilir. Bunun dışında onu temsil edenler, kapitalizm ile kucaklaşmış olan aptallar ve refah içinde yaşayıp dünyanın geri kalanını görmezden gelen vatansız aristokratlardır.
Kapitalizm giderek ruhunu ve içinde yaşadığı hayatın kendi için anlam ve değerlerini kaybeden insanların beslediği bir zehir gibidir. İnsanlara bakmak isteyecekleri şeyleri görme imkânını bile sunmaz, sadece kendi göstermek istediklerini sunar. Televizyon, gazete-dergiler ve internet ürünlerle, ünlü deyip ağzı açık ayran budalası gibi izlediğimiz içi doldurulmuş budalalarla, ihtiyaç duyup almamız istenilen ve korkup uzak kalmak isteyeceğimiz şeylerle doludur. İnsanlar karşılıklı anlayış ve sevgi ile kurulan yaşam düzeninden tamamen kopar, savaşlardan, hastalıklardan, sefaletten en basit yöntemlerle kaçmaya çalışan, diğer yandan yapay mutluluk aracı olan bin bir çeşit ürün ile kendini doyurmaya çalışan bir tüketim aracına döner.
Kendi ihtiyaçlarını karşılamak ve yarattığı kirliliği temizlemek için çalıştırılan, diğer yandan cahilliği ile haddinden fazla ürün peşinden koşan ve korktuğu şeylerden sakınmak için son sürat bireyselleşen insanlar, kapitalizmin 1, 2 ve 3. dünya ülkelerindeki temsilcilerini oluştururlar. Bu insanlar sadece bireysel çaba ile ulaşılan ve insanlıktan tamamen koparılan bilgiden uzak kalır, belgeselden çok çizgi film ve eğlence programları izler, savaştan ve yoksulluktan uzak kaldığı sürece hiçbir sorunu önemsemezler. İnsani erdemlilik bu korkak ve yapay mutluluk peşindeki insanların içinde hızla kaybolur. Toplumlar zıtlaşır ve gruplaşır, insanlar kendi çevrelerinde gruplanırlar. Bakış açıları sürekli daralan ve hayatı ilgi toplamak, zengin olmak, en basit zevklerin peşinde koşarak mutluluk aramak olan insanlar, hangi coğrafyada yaşıyor olurlarsa olsunlar, gerçeklerden tamamen koparlar.
Kapitalizm kurnazca sırıtırken, zamanla iyice bireyselleşen, karşılıklı saygı ve anlayış yetisini yitiren, aile içi ve dışı sorunları günlük yaşamın parçası olan insanlar, bırakın bilinçlenmeyi, diyalog kurmayı bile beceremez hale gelirler. İnsanlar zorunlu tutuldukları gerekli-gereksiz prosedürlerin içinde sürüklenip dururken, kafalarını sorunlarından kaldırıp ne kendilerini farklı düşüncelere itecek şeylere bakabilirler, ne de gerçeklerin serzeniş değil, sebepleri teşkil eden yüzünü görebilirler. Yüz binlerce insan en ufak fiziksel ve psikolojik rahatsızlıkta tedaviye koşar, sorunlarını aşmak için düşünceye değil, tüketime yönelirler. "Ölen ölsün kalan kalsın", "Bana dokumayan yılan bin yıl yaşasın" mantığı içinde, yolsuzluğun ve açgözlülüğün yok ettiği dünyada elde ettikleri alan ve refah içinde uyumaya devam ederler.
4. ve 5. sınıf ülkeler ise yarı sömürge olan 3. sınıf ülkelerin aksine tamamen küreselliğin içine batmışlardır. Silah ticaretinin sürekli beslediği savaş bölgelerinin, tahıl değil uyuşturucu üretilen tarlaların, açlığın ve sefaletin maksimum kar getirdiği yerlerdir . Dünyanın geri kalanı için buraları yazgısı değişmez ve senelerce aynı bayat insanlık edebiyatının yapıldığı yerler olarak kalırlar. Medeni ülke insanları bu yerleri sadece izler ve insanlıkları yettiği kadar üzülür, kendi aralarında bu trajediyi anlatıp dururlar ve hiçbir şey değiştiremezler. Çünkü kapitalizm onlara kötü olan şeylerden kaçmalarını öğretmiştir. Onlar savaşlardan ve hastalıklardan, hele fakir ve aç insanlardan daima kaçmalı, onlara bir deniz ya da okyanus mesafeden, kendilerine gösterildiği kadar bakmalı, başka bir şey yapmamalıdırlar. Sadece istenilen şeyleri tüketip vergi vermeleri, ilaç ve silahlara kurban gitmeleri, günlük sorunları ve içine kondukları prosedürlerin içinde elleri kolları bağlı insancıklar olarak gezinmeli ve basit tatminlerin peşinde koşmalıdırlar. Erkeklerin %80'i her gün yataktan binlerce cinsel fanteziden birinin hayali ile kalkar, çocuklar aile ve çevrelerinde kavgayı, küfretmeyi, ezen-ezilen rekabetini öğrenir, genç kızlar için beden ve yüz güzelliklerini pazarlayarak bir yere kapak atmak bir marifet haline gelir.
Küresellik genel olarak dünyaya nasıl yayılmıştır? Tabi ki her şeyin başı ezen ve ezilen ilişkisidir. Medeniyete ortak olacak potansiyeli olmayan 4. ve 5. dünya ülkeleri ile kalkınma sürecindeki, hep geriden gelen pozisyonundaki ülkeler, dünya çapındaki adaletsizliğin temel kaynağı olurlar. Tüm bunların sonucunda elimize ne geçer bir bakalım:
Sömürge ve kölelik:
Efendim BM ve NATO'nun öncüsü olan süper medeni milletler aynı zamanda sömürge ve kölelik yarışına orta çağdan kalan tempoları ile devam etmektedirler biliyorsunuz. Orta Asya ülkeleri üretim ve kaynak sömürgesi oldukları gibi, bir yandan kölelik yaparlar. Bildiğiniz gibi kapitalizm maksimum kar demektir. Bu sebepten dolayı, Avrupalı şirketler kölelerini aç bırakır, hijyeni berbat ortamlarda sağlık koşulları sıfır olan ortamlarda çalıştırır. Hastalanan veya ölen bir köle sigortayı bırakın, tazminat bile ödenmeden çöpe atılır. Ardından, ürettikleri malzemelerin reklâmları Afrika'dan uçakla getirilen ve daha üstüne giydiği kumaşı bile bilmeyen bir siyahı sporcuya giydirilir. Sahte mutluluk budalası bizler de buna saf gibi evrensellik deriz, oysa bu küreselliğin ta kendisidir.
Silah ticareti:
Eskiden olduğu gibi silah satabilmek ve çılgın gibi üretim ile silah sanayisini canlandırmak adına savaş açabilmek mümkün değildir. Bu yüzden, medeniyet gerilla savaşı dediğimiz, tamamen cahil çapulcular tarafından ölümüne desteklenen savaşları yaratmıştır. Küreselliğin önde gelen araçlarından biri olan diplomasi, savaşları yönetir, yönlendirir ve alanlarını genişletir. Sadece silah ticareti için değil, BOP gibi küresel projeler içinde gerilla savaşları kullanılır. Çapulcular silah ve uyuşturucu tüccarlığına kadar çeşitli işlerde kullanılır, ölen ölür, kalan kalır. Amerika'nın en büyük düşmanı Bin Ladin, Bush'un sadece petrol ortağı değil, Carlyle silah şirketindeki yegâne ortağıdır.
Porno:
50 yaşındaki adamın 15 yaşındaki kızla flört etmesinin neredeyse doğal sayılacağı hastalıklı bir zihniyet yaratan küresel porno, interneti bilgi için değil, milyarlarca potansiyel sapık yaratmak adına kullanır. Amerikan toplumunun ahlakını tamamen yok eden porno, vasıfsız ve istihdam edilemeyen nüfus için çok karlı ve beyin gerektirmeyen bir iş alanıdır. Amerika'da öğleden sonra kadınlı-erkekli beyzbol oynayıp barbekü yaptıktan sonra porno filmi çeken bir kesim ortaya çıkarmıştır. Çocuk pornosu yapanların malikânelere taşınmasını ve futbol sahası kadar olan bahçelerini en lüks arabalarla donatmalarını sağlar. Bush hükümeti için bu insanlar normal vatandaştan daha değerlidir, çünkü daha fazla vergi verirler. İnternet üzerindeki 300 milyona yakın porno sitesi, geri kalmış ülkeler dâhil dünyanın dört bir yanından yüz binlerce üyeye sahiptir. Amerika ile Rusya'nın küresel çocuk pornosunun %60'sını yürüttüğü dünyamızda, ahlak dibe vururken küresellik modemler ısındıkça para basmaktadır.
Uyuşturucu:
%100 yolsuzluk ile işleyen Amerikan ekonomisinin batmaması için her gün milyonlarca dolarlık uyuşturucu parasının borsaya sokulması gereklidir. Bu paranın en büyük kısmı tabi ki Orta Doğu'dan gelmekte, CIA ile ülkeye sokulmakta, FBI ile tüm kara para aklama işlemleri korunmaktadır. Hewlet Packard'dan tutun, General Motors'a kadar sayısız ve çeşitli şirket uyuşturucu parası aklamaktadır, Wall Street Amerika'nın hisse değil, uyuşturucu parası borsasıdır. Citi Bank ise, tüm bu şirketlerin uluslar arası uyuşturucu para aklama bankasıdır. Uyuşturucu 80'lerde sadece eğlence sektöründe kullanılırken, bugün ilaç sanayisin kullandığı önde gelen bir madde halini almıştır. En çok pazarlandığı kitle, üniversite öğrencileri ve gençlerdir. Afganistan savaşının tek nedeni Taliban'ın yok etmesine izin vermeden ele geçirilmek istenmiş olan afyon tarlalarıdır. Bu tarlalardan üretilen mal Türkiye üzerinden Amerika yolunu tutmaktadır. 2010 sonrası Amerika ile yükselen güçler arasındaki en büyük Orta Asya mücadelesi olacak Özbekistan bir haşhaş cennetidir, şimdiden söylemesi.
Uluslar arası şirketler:
11 Eylül ile girilen dönem, Amerika'da artık zıvanadan çıkmış şirketlerin devleti tam kontrol altında tutarak ölüm ile kar etme sürecini başlatmıştır. Amerikan ilaç şirketleri Avustralya başta olmak üzere, Türkiye gibi kendisinin ve İngiltere'nin yarı sömürgesi ülkelerdeki tarlalarda kimyasal testler yapmaktadırlar. Afrika'daki savaşlara kimyasal silah üretir, çocuklara vitamin yerine zehirli atık madde karışımı ilaçlar satarlar. Dünyanın ana markası olmuş ve gıda-spor-elektronik alanında vazgeçmediğimiz tüm şirketler kapitalist mantık içinde sömürge ülkelerdeki işçileri 0 maliyetle çalıştırmakta, kalite standartlarına uygun olarak düzenli işkence, dayaktan geçirmekte ve kadın çalışanların hamile kalmasını engellemek için fabrikaların dibine yatakhaneler inşa etmektedirler(özellikle Vietnam'da).
Teşkilat-devletler:
Devletler kendisine düzenli vergi ödemeye yükümlü olan insanlar için çalışmaz biliyorsunuz. Bırakın hizmeti, insanlığın ne olduğunu unutmuşlardır. Çünkü onlar krallıklara dönen şirketlerin himayesine girmişlerdir. Bu şirketler de yeraltında gezinen köstebekler gibi karanlıkta yaşayan teşkilatlar ya da aristokrat sınıfını oluşturan ve gerçek dünyadan uzak kalmış insanların kontrolündedir. Bush, kapitalizmin öngördüğü gibi, iş adamı modelinden yükselerek başkan olmuş adamın tekidir. Akademik kariyeri ve çalışmaları, kitapları, vb. hiçbir şeyi yoktur. Tek görevi şirketlerin maksimum kar içinde tüm evrensellik dengelerini yok ederek küresel bir para akışı sağlamalarına yardım etmektir. Amerika'daki tüm büyük şirketler Farmasonların elindedir. Toplumun her kesiminde üst sınıf işleri kapan bu kitle, kapitalizm uyarınca her türlü torpili, adaletsiz gelir dağılımını körüklerler. Bu sınıfın Türkiye'deki adı nedir bilin bakalım…
Tüm bu basamaklar küreselliğin 7/24 dünyanın her köşesinde var olan gerçekleridir ve evrensellikle, hümanizmle alakası yoktur. Evrensellik başlıca müzik, spor ve sinema olarak hayatta kalmaya çalışmaktadır. Ancak kapitalizmin içinde var olan herkesin her istediğini hak etmesi gibi bir düşünce anlayışı, sınırlarından çıkmış bir açgözlülüğün sonucudur ve anlamsız ve yanlış olan bir eşitlik saplantısı yaratır. Sonuçta bir yandan her gün binlerce kişi savaşlarda sakat kalırken, ilaç ve yanlış tedavi sonucu ölürken ve açlıktan çocuğunu pazarlamak zorunda kalırken, diğer yandan evrensel olduğunu zanneden şaşkınlar küreselliğin kaçınılmaz kıldığı ırkçılığa marifetmiş gibi karşı gelir, ancak bir çare de bulmazlar.
Toplumlar artık kendi içlerine yönelmeli, sınırlarını iyi korumalı ve uluslar arası ilişkilerde mesafeli davranmalıdır. Televizyonlarda gördüğünüz yığınla güzel ve başarılı insan, rengârenk hayatlar, isteseniz de elde edemeyeceğiniz ama sürekli hayal ettiğiniz şeyler, kapitalizmin size gösterdiği ve bakmanızı istediği şeylerdir. Dünyanın dört bir köşesinde her insanın bu tuzağa düşmesi, küreselliği otonom bir doğal felaket haline getirir. Yapmanız gereken tek ve kolay bir şey vardır. Gösterilenlere değil, görmek isteyeceğiniz şeylere bakmak.
/Müfit Yılmaz Gökmen
|
Tarih: 16:39, 17/12/2007 Kategori: Politika |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Anadolu'da Yaşama İdeali

Hasan RASTGELDİ / Bir Anadolu Bin Anadolu
Sümer Ezgü yazıyor...
Dini milliyeti Anadolu
“Bir gazete kupüründe “Gayrimüslim Şehitler” yazıyordu ve fotoğrafta haç ile hilalin olduğu iki mezar aynı mezarlıkta yan yanaydı. Bu beni çok etkilemişti. Etnik ya da din farklılıkları bazılarınca ayrılıkçılık olarak vurgulanırken, bu topraklarda yaşama ideali için birlikte ölenler geçti zihnimde.”
Dinler ve milliyetler farklı şekle bürünmüş burada…
Anadolu, kucak açıyor…
Tarihte İspanya'dan kaçan Yahudilere, dün ise Saddam’dan kaçan Kürtlere…
Rıza Zelyut “Barzani’nin babasını Atatürk kurtarmıştı” başlıklı yazısında; “1932’de Irak’taki İngilizler, Mesut Barzani’nin babası Mustafa’yı sıkıştırır, iki kardeşi ve 100 kadar peşmergeyle Türkiye’ye sığınırlar. Öldürülmeyi bekleyen Barzaniler, Atatürk’ün emriyle himaye edilir” diyor.
Hatırlayalım; Halepçe katliamında Güneydoğu Anadolu’da yaşayan Kürt kökenli vatandaşlarımızın akrabaları olan 500.000 Irak Kürdüne kucak açtı insani amaçla Türkiye. Bu sığınma ülkemize 270 milyon dolara mal oldu ve Avrupa Birliği destek için sadece 30 milyon dolar katkı sağladı…
Ama uzmanlar buna karşı bazı AB ülkeleri ve ABD’nin Türkiye’ye karşı terörizmi gizliden desteklediğini söylüyor!
Aslında terörü destekleyen hiçbir ülke Kürtleri bizim kadar sevmiyor! Çünkü biz birlikte yaşıyoruz, birlikte paylaşıyor, evleniyor, birlikte üretiyoruz.
Oysa onlar Türkiye’nin bölgesel güç riskini önlemek amacıyla kışkırtıp, çarpıştırmak istiyor bizi…
Türkiye’de hepimize yetecek değer, zenginlik ve güzellik var. Terörizmin karşıtı kucaklaşma ve barıştır…
Burası Anadolu, tadını çıkaralım bu yurdun…
Türk-Kürt terimleri üzerine
Uzun yazıdan hoşlanmam onun için öncelikle özür diliyorum. Bu satırları Anadolu'ya, Anadolu kültürüne, Anadolu üretimine, ve Anadolu'nun gücüne inanan, Hititlerin, Romalıların, Bizanslıların, Yörüklerin, Avşarların, Türkmenlerin, Kürtlerin, Lazların, Gürcülerin, Çerkezlerin ve sayamadığım onlarca medeniyet ve topluluğun harmanlandığı ve hepsini bizden saydığım için de Anadolu’dan Geldik bestesinin sahibi bir Anadolu'lu olarak yazıyorum.
Dinlerin, inançların uyumlu ülkesi bu topraklarda, son günlerde Türkiye vatandaşı, Türk vatandaşı terimleri tartışılıyor!
İsimlerin ekleri o isimlere özeldir. Ses uyumuna, kulağa gelişe göre şekillenir. Örneğin Amerika'daki vatandaşlara, Amerikan vatandaşı denir. Hepsi Amerikalıdır, ama onlara Amerika vatandaşı ya da Amerikalı vatandaş denmez. Bu kullanılışın tartışması olmaz, ses uyumu ve kulak alışkanlığı bunu getirir.
Almanya'da vatandaşlık hakkı olan Kürtlere Almanya vatandaşı denmez, Alman vatandaşı denir!
Yunanistan'da Batı Trakya'da yaşayan Türkler, Türk asıllı Yunan vatandaşıdır. Yunan adı sadece ırk değil, aynı zamanda vatandaşlık adıdır! Yunanistan ise ülke adıdır, vatandaşlık adı değildir!
Keza Bulgaristan Türkleri, Bulgar vatandaşıdır. Ama bu, orada yaşayan Türklerin, Bulgar ırkından olduğu anlamına gelmez!
Osmanlı kalıntısıyla, Arnavutluk'tan Türkiye'ye göç eden Türklere sorarsanız, Ben Arnavut’um der. Bunu derken kendisini etnik olarak anlatmaz, oradan göçmen olduğunu, Arnavut vatandaşlığından geldiğini kasteder.
Ezeli düşman olan Fransa ve Almanya'yı ele alalım; Fransa'da yaşayan bir Alman, Fransa vatandaşlığını değil, Fransız vatandaşlığını alır. Ama etnik olarak o kişi Fransız olmaz, çünkü Almandır!
Çoğaltırsak, Moldovya'daki Ruslar, Moldov vatandaşıdır ama Moldov değil, Rus kökenlidir! Çin'de yaşayan Türkler, Çin vatandaşıdır ama, Çinli değildir!
Mısır ise hem ülke hem vatandaşlık adıdır! Orada yaşayan ve Osmanlı'dan kalan Türk kökenlilere Mısır vatandaşı denir. Ama bu, onların Arap olduğu anlamına gelmez.
İspanya ülke, İspanyol ırk ve vatandaşlık adıdır. Ama İspanyol vatandaşı olan Kürtler Kürt'tür!
Makedonya'daki Sırplar, Sırp asıllı Makedon vatandaşıdır! Tam tersi durumdakiler de Makedon asıllı Sırp vatandaşıdır, Sırbistan vatandaşı denmez! Türkiye ülke adıdır, Türk vatandaşlık adıdır. Ama aynı zamanda ırk olarak Türkler vardır.
Bunlar doğal, zorlamasız eklerdir, tartışmak anlamsızdır. Yani Kürt kökenli Türk vatandaşı. Tıpkı İngiltere'deki İskoç kökenli İngiliz vatandaşı gibi. İngiliz adı, aynı zamanda vatandaşlık denen üst şemsiye'nin de adıdır.
Üniversite dönemimde birçok Kürt arkadaşımla yan yana, kol kola olmuş, Kürtleri Amerikalılardan daha fazla seven bir Türk olarak söylüyorum ki; kardeşler ortadoğu'daki bir oyundur! Amerika size büyük lokma yedirmez!
Geçenlerde Kürt aydını bir dostumla konuşurken dedi ki: Biz Türkiye’li Kürtler ülkemizi seviyoruz, parçalanmasını istemiyoruz, dağıldığımız yörelerden doğuya göçmemiz mümkün değil, kaynaştık hepimiz. O ZAMAN BUNU DAHA YÜKSEK SESLE DİLE GETİRİN!
Eğitim ortalamasının ilkokul 3 olduğu Türkiye gibi cahil bırakılmış ülkelerde demokrasi terimini parçalamak için kullanıyorlar!
Niye Türkiye’deki Gürcüler Türkiye vatandaşı değil, Türk vatandaşıyım diyor? Onlar etnik olarak Türk mü? Niye Lazlara değil de, siz Kürtlere dedirtiyorlar? Hiç düşündünüz mü bunu kim yaptırıyor? Bu oyunda kürtleri kullanıyor!
FEODAL ve EKONOMİK yapıyı aşmadan terimlerle çözüm bulamayız! Bu, devletin temel görevi. Peki şimdi biraz da kurdu ağacın içinde arayalım mı? Özal zamanında çok büyük teşvik kredileri verildi ama göstermelik inşaatlardan sonra krediler batıda kullanıldı! Bunları yapanlar Kürt değil mi? Eroin kaçakçılığı, yasa dışı aşiret ve mafya geliri Kürt çoğunluğuna ne sağlıyor ki? Ancak ağalık yaşıyor! Kürt Ağa ve onun Kürt köleleri. Bunları görmek için son zamanların şaka cümlesiyle: Eğitim şart! Evet eğitim şart, gelişim şart! Irkçılıkla bir yere varılmaz, sonu kavgadır!
Bakın Türk ve Kürt isimlerinde 4 harf var, dördü de aynı! İsimlerimizin harfleri bile ayırt edilemiyor, ortak! Bu benim kalbimi ısıtıyor. Biz bu toprakların ortağıyız. Büyük Ortadoğu projesini Amerika size yedirmez. Batılılar bu ince ayarları iyi bilir! Kelime oyunları, ayak oyunları gibidir. Bir insan kendi ülkesine ayak oyunu yaparsa, oynatanların oyuncağı olur! Kullanılan elektrik, yol aracı, öğretmen, doktor, hepimizin. Kürt kardeşlerim sizleri seviyorum.
http://www.turkudostlari.net
'anadoludan geldik'
bozkırlardan yaylalardan, kıyılardan ovalardan,
derelerden, tepelerden, anadolu'dan geldik!
yaylalarda yiğitlerin harman olduğu,
güzellerin cilve yapıp kısmet bulduğu,
anaların yüreğinin yanık olduğu, anadolu'dan geldik!
dağlardan ilham alırız, topraktan fidan alırız,
fidanda orman görürüz, anadolu'dan geldik!
kavimlerle biz yerleştik, et tırnak olduk kaynaştık,
törelerle biz paylaştık, anadolu'dan geldik!
komşusuna güvenip de kilit vurmayan,
karnı toksa aç olana lokma yollayan,
misafire döşek verip kendi yatmayan, anadolu'dan geldik!
atalara selam olsun, bozanlara kelam olsun,
bu dünyaya sedam olsun, anadolu'dan geldik!
sıyrılıp kibiri attık, olgun başak gibi yattık,
hamdık piştik tövbe ettik, anadolu'dan geldik!
eflatun'da bizden dostlar, yunus da bizden,
bektaş veli dergahı'nda coşanlar bizden,
çağrısında mevlala'ya koşanlar bizden, anadolu'dan geldik!
uygarlığa beşik olduk, inançlara eşit olduk,
sevdalara çeşit olduk, anadolu'dan geldik!
türkiyelim unutma sen, açan gülü kurutma sen,
bizi bize darıltma sen, anadolu'dan geldik!
kardeş kavgasına kurban gittik de no'ldu?
aynı topraklarda düşman durduk da no'ldu?
37 cana kıydık da no'ldu? anadolu'dan geldik!
ekmeğin peşinden koştuk, gurbetin suyunu içtik,
diyardan diyara göçtük, anadolu'dan geldik!
bedel başlık parasına, güdülen kan davasına, karşı çıktık hakçasına, anadolu'dan geldik!
cehaleti aşmak gerek, sırtı sırta çatmak gerek,
hep ileri gitmek gerek, anadolu'dan geldik!
/Sümer EZGÜ
|
Tarih: 12:09, 8/12/2007 Kategori: Politika |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Çakallar ve kelleler...

Eğer bir ülkede işler, sevgi ve türevi olan nefret ile etkilere karşı sergilenen doğal reflekslerce kumanda edilebilir hale gelmişse "bilim ve beyin gücü" de iki ayaklı çakalların elinde bir silaha dönüşmüş sayılabilir.
Tarih bilimi bize göstermiştir ki kelle atıldığı sürece sistem kaybetmiş, "kurt" ve "çakal" sürüleri güç ve itibar kazanmıştır. Ne zaman ki kelle atmakla bu işin olmayacağı idrak edilmiş, "kelle koltuğa alınarak", "ya devlet başa, ya kuzgun leşe" denilmişse binlerce kelle gövdeden ayrılmıştır...
"Dağ başında yırtıcı hayvanların kara kış şartlarında açlıktan ölmemesi için dahi vakıf kuran Osmanlı Medeniyeti" diye övünüldüğünde tarihin hâlâ övmek ya da sövmek için okunan meseller zinciri olarak algılandığını görüyor ve "güzel günler görmek" için daha uzun zaman gerektiğini hatırlayıp, kahroluyorum. Kendi ecdadını överken dahi "insan" unsurunu ikinci planda tutanlar, "kellesinin" kıymetinin ne kadar farkındadır?
Eğer Osmanlı Tarihi'ni resmi bilgi ve kayıtlar ile devlet arşivleri dışında kaynaklara dayanarak inceleyebilme şansımız olsaydı, muhtemelen her kış yırtıcı hayvanların kaç köye dalıp, kaç köylüyü parçaladığının listesinin çıkarabilir ve o hayvanlara her yıl atılan büyük ve küçük baş hayvan oranlarıyla ilginç istatistikler oluşturabilirdik...
Ama bırakın kurt ve çakal sürüsüne atılan büyük ve küçükbaş hayvan miktarını biz Osmanlı'nın iki ayaklı "kurt" ve "çakalların" önüne attığı insan kellesinin sayısını dahi tam olarak hesap edemiyoruz...
Osmanlı otoritesinin belirli zaman dilimlerinde ayakta kalabilmek adına iki ayaklı "kurt" ve "çakalların" önüne kaç kelle atmak zorunda kaldıkları net rakamlarla göz önüne serilebilseydi, sistemlerin ayakta kalabilmek için "bilim ve beyin gücü" yerine "refleks ve sevgiyi" kullandığı zamanların hesabı sorulabilir, tarihin yalnız destanlarla değil zaaflarla da yazıldığı fark edilebilirdi.
Eğer bir ülkede işler, sevgi ve türevi olan nefret ile etkilere karşı sergilenen doğal reflekslerce kumanda edilebilir hale gelmişse "bilim ve beyin gücü" de iki ayaklı çakalların elinde bir silaha dönüşmüş sayılabilir... Bu öyle bir güçtür ki sayesinde, legal güçlerin attığı her doğru adım yanlış gösterilebilir ve alınan her karar doğru da yanlış da olsa çakalların faydasına kullanılabilir.
İki ayaklı "kurt" ve çakallar" beyinlerini de kullanabildikleri için dört ayaklılardan daha tehlikelidirler. Dört ayaklıları, bir kaçını öldürüp leşlerini diğerlerine atarak ya da önlerine parçalamaları için başka tür hayvanlar atarak "doyurmak" ve tehlikelerini bertaraf etmek mümkündür. Ama iki ayaklı sırtlan ve çakalların tek dertleri karınlarını doyurmak değildir. Bu yüzden oyalanmaları için önlerine atılan "kelle" miktarı da iştahlarını kesmeye yetmez.
Tarih bilimi bize göstermiştir ki kelle atıldığı sürece sistem kaybetmiş, "kurt" ve "çakal" sürüleri güç ve itibar kazanmıştır. Ne zaman ki kelle atmakla bu işin olmayacağı idrak edilmiş, "kelle koltuğa alınarak", "ya devlet başa, ya kuzgun leşe" denilmişse binlerce kelle gövdeden ayrılmıştır...
Bilim ve beyin gücü çakalların eline teslim edilmediği zamanlarda sistemler, aşçı kepçeleri ve yamakların tavalarıyla dahi ayakta kalmıştır. Bu gücü sistem çakallara kaptırdığında ise durum vahimdir ama yine ümitsiz değildir...
Çünkü tarihi dikkatli okursanız böyle durumlarda da açıldığında masumların altına koşacağı bir sancağınız olduğunu idrak edebilirsiniz...
Tabi övmek ya da sövmek yerine ibret almak için okuyorsanız...
/Yaşar İLİKSİZ
Dipnot: Masumlar, sözünün altını çizmekte yarar var... Masumlar, "çağırıldığında" canını, malını vermeye giden fedailerdir... Meydanın boş olduğu masallarına kanıp, çakalların gösterdiği yalancı şafakta öterek kurtarıcı rolüne soyunan horozlarla karıştırılmamaları gerekir...
Prensip olarak güncel olaylar için kalem oynatmıyorum. Stratejiyi çözerseniz günceli de çözersiniz... "Masumları" daha net tarif etmek için Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca geçerli olan bir ölçüyü açıkça savunurum: Kim olursa olsun Gazi'nin 'özel haller için söylenmiş' sözlerini hangi zaman ve mekanda söylediğini gizleyerek kullanıyorsa o kişi ya "çakaldır" ya da "çakalın öttürdüğü horozdur"....
http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=140250
|
Tarih: 11:49, 13/11/2007 Kategori: Politika |
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Time Dergisini Şaşkına Çeviren Türk.

/Osman Özsoy
1979 yılının sonları. ABD, 1980 yılında yapılacak başkanlık seçimine doğru hızla yol almaktadır. Haliyle Amerikan medyası da seçime kayıtsız değildir. Amerika’nın prestijli dergisi Time bu süreçte okuyucuların dikkatini çekmek için farklı bir atraksiyon yapmayı düşünür. ABD’nin tüm eyaletlerini kapsayan bir anket yapar. Soru şudur: “Başkan olsaydınız Amerika’yı nasıl yönetirdiniz?”
Bilindiği gibi Amerika her ırktan, her dinden, her milletten oluşan kozmopolit bir toplumdur. Dolayısıyla soruya verilen cevaplar da buna uygun olur. Gerçek Amerikalıların cevapları rutindir. Bilinen şeyleri tekrar ederler. “İnsanları zengin yapmak için elimden geleni yapardım” diyen de olur, “ben mevcut başkandan daha iyi yönetemezdim” diyen de… Hatta azımsanmayacak oranda “siyaset ilgi alanıma girmiyor” diyenler çıkar.
Araştırma sonuçlandığında farklı milletlere mensup insanlar arasında en ilginç cevabı Niğde’den göçüp 6 yıldır New York’ta göçmen statüsünde kapıcılık yapan bir Türk’ün verdiği görülür. Niğdeli kapıcımızın “Başkan olsaydınız Amerika’yı nasıl yönetirdiniz?” sorusuna verdiği cevap o kadar dikkat çekici bulunur ki, dergide tam 7 sayfa yer ayrılır.
“Ben başkan olsaydım…” diye başlar vatandaşımız konuşmasına, ardından Hollywood senaristlerine taş çıkartacak açıklamalarda bulunur. Savaşlar da vardır konuşmasının içinde, hükümetlere yönelik ihtilaller de, bir çırpıda birilerini görevden alıp, başkalarını atamalar da…
Araştırma sonunda ankete verilen tüm cevaplar o gün için sahip olunan teknik imkânlarla bilgisayara yüklenir ve sosyolojik, siyasal, ekonomik ve soruyu yanıtlayan kişinin demografik özellikleri de hesaba katılarak bir sonuca varmaya çalışılır. Ortaya çıkan sonuç şudur: “Bu Türkler en az 40 yıl daha refaha ve siyasal istikrara kavuşamaz.”
Değerlendirmenin gerekçesi olarak da, “Türklerin işleri erbabına bırakmadıkları” gösterilir. Boş konuşuyoruz? O günden bu yana kaç yıl geçmiş aradan… Tam 28 yıl. Kaç yıl kalmış geriye? 12 yıl… Değişen bir şey var mı? Yok. Bırakın diğer sosyal organizasyonları ve teşekkülleri, bu ülkenin sayısı 450 bini aşan kahvehanelerinde bile sabahın erken saatlerinden gece yarılarına kadar neler konuşuluyor dersiniz?
Ha New York’ta Amerika’yı yönetmeyi kalkan, ama bu kafayla 40 fırın ekmek de yeseniz yine de iki yakanız bir araya gelmez denilen Niğdeli kapıcı… Ha bu ülkenin ekran ekran dolaşan ve bilgiç bilgiç yorumlar yapan aydınları, siyasetçileri ya da profesörleri… Ben arada fark göremiyorum, ya siz?
2001 krizinden sadece birkaç ay evvel anlı şanlı bir gazetemiz TÜSİAD Başkanının ağzından “10 yıl sonrasını görüyoruz…” manşeti atarken, aynı günlerde televizyonlarda yayınlanan ekonomi tartışma programlarında deveyi havuduyla yutarcasına ücret alan gedikli ekonomistlerden hiçbiri “kriz kapıda” yorumu yapmıyordu. Değil 10 yıl sonrasını, 10 gün sonrasını göremedikleri anlaşıldı.
Niğdeli kapıcıya sakın ola kızmayın? Onun verdiği cevaplarla ülke ancak 40 yıl sonra düzlüğe çıkarmış. Yahu bu aydın müsveddeleri 150–200 yıldır konuşuyorlar, uzantıları da onlarca yıldır yönetimdeler hala yerimizde sayıyoruz… Aksini iddia eden var mı? Kısacası milletçe çok konuşuyoruz ama boş konuşuyoruz? Akşama kadar siyaset konuşuyoruz ama siyasetin seyrine ve yapılma biçimine etki edemiyoruz. Olan biteni sadece seyrediyoruz. Konuştuğumuz kadar iş üretemiyoruz. Yaprak kıpırdatamıyoruz. Organize olamıyoruz. Siyaset kurumunu, kamu idaresini, belediyeleri kısacası bizi yönetenleri denetleyemiyoruz. Herkesin yaptığı yanına kar kalıyor. Arsızlığın hırsızlığın önüne toplumsal duyarlılıkla geçemiyoruz.
Nüfusu 5,2 milyon olan Finlandiya’da sivil toplum kuruluşlarına üye sayısı 20 milyonu aşıyor. Yani her bir kişi en az 4 kuruluşa üye demek bu… Bu hesaba göre Türkiye’de STK üyesi sayısı 280 Milyon olmalı. Hâlbuki 2005 verilerine göre ülkemizde 795 kişiye sadece bir STK düşüyor. Demek ki “ne olacak bu memleketin hali?” diye her yerde ulu orta geyik yapmaktansa, adam gibi bir şeyler yapmak gerekiyor. Lafa gelince “ben olsaydım…” diye başlayan cümlelerle ahkâm kesmeye bayılıyoruz da, söz konusu olan somut bir şey yapmak olunca havlu atıyoruz.
Böyle olunca da, müstahak olduğumuz şekle idare ediliyoruz. Bundan daha iyi bir idare bu topluma şimdilik fazla… O kadarını hak etmiyoruz…
(*) Yazının başında yer verdiğim anekdotu yeni çıkan “Türkiye Nasıl Kurtulur” başlıklı kitaptan aldım. (Yazarı: Mehmet Sarı, Haziran 2007)
http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=138509
|
Tarih: 08:39, 29/6/2007 Kategori: Politika |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Yalan Söylemler ve Ele Veren Tüyolar
Amerika, Ortadoğuya Barış Getirmek İçin Siyasi, Ekonomik ve Askeri Müdahalede bulunmuştur. Eğer siz de O'nun Siyasi ve Ekonomik kararlarına uymazsanız O sizi de askeri yollarla uydurur. Ve bunun adı ÖZGÜRLÜK olur. Yalandan kim ölmüş.
Klinik psikoloji alanında dünyaca tanınan ve kısa süreli terapide devrim niteliği taşıyan "Nöro Dinamik Analiz"in yaratıcısı David J. Lieberman'ın ilginç bilgiler içeren kitabı, Kuraldışı Yayıncılık'tan piyasaya çıktı. "Size Kimse Yalan Söyleyemez" adlı kitabında insanoğlunun günümüzde kandırmaca dolu bir dünyada yaşadığına dikkati çeken Lieberman, "Birilerinin bize yalan söylemesine engel olamayız ama bizi inandırmalarına engel olabiliriz" görüşüne yer veriyor.
Kitabın her bölümünde yalanın farklı bir yüzünün ortaya konulduğunu belirten Lieberman, kitaptaki yeni teknikler sayesinde herkesin kendilerine yalan söylenip söylenmediğini anlayabileceğini kaydediyor.
YALAN SÖYLÜYORSA
Lieberman'ın araştırmalarına göre, birinin yalan söyleyip söylemediğini aşağıdaki ipuçlarıyla anlayabilirsiniz:
-Yalan söyleyen kişi göz temasından kaçınır, göz göze gelmemek için elinden geleni yapar.
-Yalan söyleyen ya da bir gerçeği saklayan kişi, ellerini ve kollarını daha az kullanır.
-Kendisine soru sorulduğunda elleri sımsıkı kapanıyorsa ya da avuçları aşağı dönükse bu yalanın ya da kandırmanın sinyalidir.
-Ellerini yüzüne ya da boynuna doğru götürüyor olabilir ama bedeniyle teması sadece bu kısımlarla sınırlı kalır.
-Verdiği cevap nedeniyle içinin rahat olduğunu göstermeye çalışan kişi belli belirsiz kaçamak bir şekilde omzunu silker.
-Kişinin el kol hareketleri ile söylediği sözler arasında zamanlama hatası vardır. Baş hareketleri mekaniktir.
-Şaşırmış, korkmuş ya da mutluymuş rolü yapıyorsa, yüzünde beliren ifade, ağız bölgesiyle sınırlı kalacaktır.
"KAMBUR DURUR, KAPIYA BAKAR"
-Yalan söyleyen kişi ayakta dururken ya da otururken konuşma sırasında sırtını dik tutmaz.
-Kendisini itham eden insandan uzaklaşmak isteğiyle muhtemelen bakışlarını kapıya doğru çevirir.
-Konuştuğu insanla ya çok az fiziksel temas kurar ya da hiç kurmaz.
-İşaret parmağını ikna etmek istediği kişiye yöneltmez.
-Kendisini itham eden kişiyle arasına bir takım nesneler koyar.
-Bilinçaltından sızan gerçek duygular, düşünceler ve niyetler dil sürçmesi şeklinde ortaya çıkar.
-Karşısındaki kişi anlattığı hikayeye inanana kadar fazladan bilgi vermeye devam eder. -Sorulara asla doğrudan cevap vermez, dolaylı olarak ima eder.
-Yalan söyleyen kişi, 'ben, biz ve bizim' gibi zamirleri ya çok az kullanır ya da hiç kullanmaz.
-Kullandığı kelimeler açık ve net olmayabilir.
-Sorulan soruya oranla aşırı bir tepki gösterir.
-Yalan söyleyen kişi, bütün sorularınıza cevap verebilir ama kendisi size soru sormaz"
"HAKSIZ YERE SUÇLANDIĞINA SİNİRLENMEZ"
David J. Liberman'ın araştırmasına göre, yalan söyleyen kişi, konu değiştirildiğinde rahatlar ve gerginliği azalır. Yalancıları tanımanın diğer yolları da şöyle:
-Haksız yere suçlandığına sinirlenmez.
-'Gerçeği söylemek gerekirse', 'Dürüst olmak gerekirse' ve 'Neden yalan söyleyeyim ki' gibi cümleler kullanır.
-Soruyu önceden düşünmüş ve cevabı hazırlamıştır.
-Sorunuzu tekrar etmenizi ister ya da soruya soruyla karşılık verir.
-Konuşmasına, 'Yanlış anlamanı istemem ama' gibi bir cümleyle başlar.
-İlginizi dağıtmak için şaka yapar ya da dalga geçer.
-Daha ayrıntılı açıklama gerektiren konuları sıradan bir şeymiş gibi aktarır.
-Hikayesi o kadar inanılmazdır ki, sırf bu yüzden inanırsınız.
NOT: Yalan asla baki kalmaz er ya da geç bir şekilde ortaya çıkar. Ya kişinin duyduğu aşırı vicdan azabı sonucu itirafla ortaya çıkar ya da yalan kendini kırılan potlarla ortaya çıkarır. Genellikle vicdan sorgulaması sonucu kişinin duyduğu şiddetli rahatsızlık nedeniyle yalanlar ortaya çıkmış ve öz olan gerçekler gün yüzüne çıkmıştır.
/RhSn
|
Tarih: 14:18, 16/5/2007 Kategori: Politika |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Republic Of Türkiye / Kendisi BÜYÜK Biz HİNDİ
Altı üstü bir bilet parası
Haydi koş gel bir cennet burası
Rengarenk bir yaşam umut rüyası
Dönme dolap bir ömür üğütür
Orda zaman durur hep dönülür
Yorgun düşer düşünceler bölünür
/Sezen AKSU - Lunapark
Turkey kelimesi Osmanlı İmparatorluğunun son zamanlarında ilk defa İngiliz kaynaklarında, biraz da alay ifade ederek kullanılmıştır. Bazı ülkeler kendilerini GREAT=BÜYÜK, ÖNEMLI - olarak nitelerken Ülkemizin bir kümes hayvanı ismi ile anılması kabul edilemez. Kelimenin iticiliği ve ülkemizi ne şekilde ifade edeceği düşünülmeden âdeta ülkemizin isminin İngilizce ifadesi imiş gibi Türkler tarafından da kullanılmış ve kullanılmaktadır.
Özel isimler bir başka dilde de aynı şekildedir. Bir zamanlar Habeşistan olarak bilinen ülke tüm Dünyaya adının Etiyopya olduğunu ve bundan böyle Habeşistan olarak gönderilen hiç bir postanın alınmayacağını açıklamış ve tüm dünya Etiyopya adını kullanmaya başlamıştır. Ya Türkiye !, Bir kümes hayvanının adı ile anılıyor. Uluslar arası toplantılarda ülkemizi temsil eden başta Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere tüm görevlilerin önünde "HİNDİ" anlamında "TURKEY" yazıyor. Bundan rahatsız olmamak mümkün mü?
Bir başka örnek ise Hindistan’dır. Siz hiç uluslararası bir toplantıda Hindistan diye bir kelime gördünüz mü? Aynı hata. Hindistan bu ülkeye sadece Türklerin verdiği bir isimdir. Uluslar arası isim değildir. Malezya mal mı oluyor? diyenler de aynı şekilde. Türkiye kelimesi başka bir ülkenin dilinde başka anlama gelebilir. Bu önemli değil. Bütün dillerde tek, tek ülkemizin adının iyi anlama gelmesi gerekmez. Ancak bir de uluslararası ülke isimleri vardır. Uluslararası toplantılarda bu isim kullanılır. Türkiye'nin uluslar arası toplantılarda adı İngilizlerin söylediği Turkey olarak geçiyor. Varsın İngilizler Turkey demeye devam etsin, Turchia, Turkia gibi değişik şekillerde söyleyenler var. Onlar da devam etsinler. Ancak uluslararası bir toplantıda ülkemizin adı bizim söylediğimiz şekilde Türkiye olarak geçmelidir. Diyorlar ki Türkiye kelimesinde bulunan "ü" harfi Avrupa dillerinde yokmuş, bu nedenle sorun oluyormuş. Avrupa Birliği toplantısında Türkiye delegesinin önünde Turkey=Hindi yazarken Yunanistan delegesinin önünde bırakın Latin harflerini Yunan alfabesi ile ELLAS yazıyor. Yunanlıların hiç bir harfi batı alfabesinde yok. Ülkesini ve dilini seven Yunan delegesini kutluyorum. Türk delegesine söyleyecek söz bulamıyorum.
" Aslında yapılacak şey hükümetin bir açıklama yaparak 1 yıllık geçiş süresi sonunda Turkey yazılı hiç bir posta'nın kabul edilmeyeceğini dünyaya açıklamasıdır. Habeşistan böyle yaptı, Etiyopya oldu. Biz bütün logolarımızı Türkiye olarak yazsak yine de Turkey diyenlere engel olamayabiliriz. Bu nedenle, Etiyopya'nın yaptığı gibi, yukarıda açıklanan yolu izlemeliyiz."
Medyayı ve Hükümeti göreve davet edelim.
"Republic of Turkey = Hindi Cumhuriyeti" Bu ismi istemiyoruz.
"Republic of Türkiye" olmali.
Bu kampanya sonuç alınıncaya kadar sürecektir. Elbet bir gün bu ülkenin adının Türkiye olduğu ve Turkey olarak gönderilen postaların alınmayacağı dünyaya ilan edilecektir. Uluslar arası toplantılarda Cumhurbaşkanımızın önünde Turkey (Hindi) değil "Türkiye" yazdığı günler gelecektir. Sadece eski Fotoğraflara bakarken Turkey yazısını görüp "Ne kadar duyarsız" olduğumuza şaşıracağımız günler gelecektir.
http://nefhamakale.blogspot.com/2006/03/republic-of-trkiye.html
TERCÜMAN ARANIYOR
"Turkey" sözcüğünün nereden çıktığı ve neden "hindi" kuşu için kullanıldığını anlatan aşağıdaki eğlenceli makalenin Türkçeye çevirisi konusunda yardımlarınızı bekliyoruz. Lütfen.
http://www.turkgenealogy.com/turkeybird.htm
|
Tarih: 16:15, 8/5/2007 Kategori: Politika |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
İlk Meclis Ruhu

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANI SAYIN BÜLENT ARINÇ'IN, 23 NİSAN NEDENİYLE BİRİNCİ MECLİS'TE DÜZENLENEN ANMA TOPLANTISINDA YAPTIKLARI KONUŞMA (23 Nisan 2003)
Bu değerli günde sizi biraz tarihin içine çekmek; o günlere, yani bu Meclis'in açıldığı ilk günlere götürmek istiyorum. Böylece Meclis'in hangi şartlarda ve zorluklar altında buraya geldiğini görmüş oluruz.
Bu muhteşem ülkenin muhteşem tarihinde, hatırlamak istemediğimiz acı olaylarla, göğsümüzü kabartan gurur verici olaylar nedense arka arkaya gelmiştir.
Çanakkale savunması bizim için gurur verici bir destandır ama ardından Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik sayılarak çıktık.
Osmanlı'nın Pay-ı Tahtı, yani başkenti olan İstanbul'un 1920'de işgal edilmesi unutulmayacak bir acıdır ama ondan sonra Anadolu'da altın başaklar gibi büyüyen Milli Mücadele bizim için bir gurur kaynağıdır.
İşte içinde oturduğunuz bu binada tecelli eden "Milli İrade" bizim asla unutmayacağımız, gurur kaynağımız ilk Meclis'imizin açıldığı, hayata geldiği yerdir.
23 Nisan 1920'deki manzara ortadadır.
Hak etmediğimiz halde Birinci Dünya Savaşı'nda yenik sayılmışız. Tam 467 yıl sonra Başkent İstanbul işgal edilmiş. İşgal sırasında İstanbul'da olan Bahriye Nazırı Rauf Orbay der ki: " O cihana hükmetmiş gibi dimdik duran işgal askerlerini gördükçe yüreğimiz sızlıyordu. Ama Allah'a ve millete olan güvenimiz tamdı. Bu zulmün sonu gelecekti."
Gerçekten de büyük kahraman Rauf Orbay, bu sözleri söyledikten iki yıl sonra bu çatının altında oturan eşsiz kahramanlar, yeniden bir ülke kurmayı ve özgürlüğe kavuşmayı başardılar.
İstanbul işgal edilince Milli Mücadele'nin büyük önderi, eşsiz kahraman, dahi asker o çok keskin zekasını ve taktik yeteneğini kullanarak Osmanlı Meclisi Mebusan'nı Ankara'da toplanmaya davet etti. Onlar da Mustafa Kemal'in bu davete icabet ettiler.
Sonra da burada, yani Ankara'da bir Meclis binası yapmaya koyuldular.
Bu binanın hazırlanması Meclisimizin hangi şartlarda meydana geldiğini gösteren çok önemli bir sahnedir.
Bu yüzden burayı önemle vurgulamak istiyorum.
Değerli Milletvekilleri, Ankara o zaman, bozkır İç Anadolu'nun ortasında küçük bir kasabaydı. Bu bina da Birinci Dünya Savaşı'ndan önce iktidarı elinde tutan İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin bir kulübüydü.
Bina harap haldeydi. Ankaralılardan bağış toplandı, bunlarla tamirler yapıldı, bina temizlendi. Ancak binanın çatısı bir türlü tamamlanamadı.
Bir genç adam, o meşhur zekası ile sokak sokak dolaşıp evlerin çatılarındaki kiremitleri bir miktar para vererek topladı, sonra da Meclis'in çatısını tamamladı. Bu genç adamın adı rahmetli Vehbi Koç'tu.
Çatı tamamlandıktan sonra okullardan sıralar, işyerlerinden teneke sobalar, kahvelerden gaz lambaları, evlerden halılar alındı. Bir ülkenin kaderini etkileyecek, koca Osmanlı İmparatorluğu'ndan arta kalan mirası sürdürecek bu meclisin, konuşma zabıtlarını yazmak için bakkal defterleri temin edildi...
Ülkemizin tarihine gurur verici bir Milli Mücadele ve ardında da genç bir Cumhuriyet armağan eden Meclisin dekoru böyle tamamlandı.
Meclisin yapımı hazırlanırken bir yandan da İstanbul'da kayıkçılar, hamallar, terhis edilmiş ordunun subayları, Teşkilat-ı Mahsusa elemanları hepsi Osmanlı mebuslarını İstanbul'dan kaçırıp buraya ulaştırmaya çalıştılar.
Buradan hayırla yad etmemiz gereken bir isim vardır. Değerli Milli Mücadele kahramanları, İsmet İnönü, Halide Edip Adıvar, Adnan Adıvar,Yunus Nadi, milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy gibi bir çok değerli insanları Üsküdar'da işgal kuvvetlerinden gizleyen ve sağ salim Anadolu'ya gönderen kişinin adı Şeyh Ata Efendi'dir.
Nihayet 23 Nisan'dan bir gün önce Mustafa Kemal, Meclis'in açılış töreninin nasıl olacağını açıklayan bir talimatname yayınladı. Bu talimatname de aynen uygulandı:
23 Nisan 1920 Cuma günü dualarla bir yürüyüş başlatarak bu Meclis'i açacak mebusların önderliğinde buraya gelindi. Kurbanlar kesildi, dualar edildi.
Ve Meclis gözyaşları, tebessümler, heyecan, sevinç içinde açıldı.
O gün 127 kişiydiler. Sonra 400'e yaklaştılar. Sizin oturduğunuz sıralara doluştular. Bunlar son Osmanlı mebusları ve onlara yeni katılanlardı.
Zorlu bir savaşı başlatacaklarını biliyorlardı. Kararlı ve güçlüydüler.
Bildiğiniz gibi ilk toplantılarda seçimler yapıldı Mecliste. Dehasıyla, kahramanlığıyla, cesaretiyle, üstün yeteneği ile liderliği tartışılmaz Mustafa Kemal Meclis Başkanı seçildi. Erzurum mebusu Celalettin Arif Bey ikinci Reis, Kırşehir mebusu Cemaleddin Çelebi ve Konya Mebusu Abdülhalim Çelebi de onların yardımcısı oldular.
Mebusların istatistik bilgilerine bakarsanız son derece şaşırtıcı şeylerle karşılaşırsınız. Mebuslar içinde mesleki oranlar kısmen şöyle idi:
Memur: % 27
Eşraf: % 14
Serbest Meslek sahibi: % 13
Asker: % 13
Din adamı: % 11
İlk Meclis kimsenin tahmin edemeyeceği kadar entelektüel yönü güçlü mebuslardan oluşuyordu. Tüm mebusların yüzde 25'i bir üniversite bitirmiş, bir çoğu bu ayarda medreselerden mezun olmuştu.
Mebusların neredeyse % 60'ı yabancı dil biliyordu. Bunların yarısı da birden fazla dil biliyordu.
O zamanki eğitim durumu göz önüne alındığında Meclis'in son derece yüksek bir entelektüel seviyesinin olduğu görülür.
İşte böyle bir tabloda, böyle bir atmosferde açıldı Meclis. Bunlar, adı şimdilerde bilinmeyen bu değerli mebuslar, bir bağımsızlık savaşı başlattı, büyük bir zafer kazandı, ardından kendi külleri üzerine yeniden doğan bir Cumhuriyet meydana getirdiler.
Tam bağımsız bir Türkiye işte bu sıralarda oturan insanların başlattığı çabalarla meydana geldi.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ten başlayarak hepsini saygı ve rahmetle ile yad ediyorum...
İlk Meclis'i kuran muhteşem kadronun özeliklerinden çok detaylı bahsetmeyeceğim. Biraz evvel söylediğim bu seviye seçkin kişileri oluşturmaktaydı. Ama her şeyden önemlisi, meslek olarak, eğitim durumu olarak, etnik kökeni-mezhebi olarak, düşünce olarak bu ülkenin gerçek sahibi ve mozaiğini oluşturuyorlardı.
Bu ülkenin ruhu, zihni, kalbi, yüreği bu Meclis'te tam olarak ilk defa o zaman temsil edildi.
Değerli üyeler,
1920'de ülkenin içinde bulunduğu tabloda iki önemli sorunumuz vardı:
1-Tam bağımsız bir ülke istiyorduk, zira işgal altındaydık.
2- Topyekün sarsılan ve dağılan bir sistemi ve ekonomiyi yeniden kurmamız gerekiyordu.
Bu iki şeyi gerçekleştirmek için Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yaptığı ilk şey bir meclis kurup onun çatısı altında toplanmak oldu.
Her şeyden önce, silahtan, savaştan, hükümet kurmaktan önce yapılan şey bir Meclis kurmak oldu. Bu son derece önemlidir. Dikkat edin, işgal altıdayken, süngüler burnumuza dayanmışken, kan akıyorken, Ankara'da, bu taş binada ilk önce meclis açıldı. Bunun anlamı şudur:
Halkın iradesi ülkenin kaderine yön vermedikçe hiçbir şeyin anlamı ve hiçbir sorunun çözümü yoktur...
Şimdi sizlere, bu ülkenin aydınlarına, entelektüellerine iletmek istediğim şey şudur:
Bu ülkede farklı düşüncelere ve dünya görüşlerine sahip insanların bir arada yaşaması için aydınlarımız, siyasetçilerimiz formüller arıyorlar.
Ben diyorum ki, aradığımız formül ilk Meclisi oluşturan irade ve ruhta gizlidir.
Bugün de dünyanın ve Türkiye'nin içinden geçtiği sıkıntılı süreçte benzer tartışmalar yapılıyor.
Bunların üstesinden gelebilmek için, yani saygın ve güçlü bir Türkiye için, ekonomik savaşı kazanmak için aradığımız formül ilk Meclis'i oluşturan iradede gizlidir.
1920'de bütün iç çekişmelerini, kişisel hesaplarını, düşünce farklılıklarını unutarak tam bağımsız bir Türkiye için bu çatının altında toplanan milletin temsilcileri, gerçek bağımsız Türkiye'yi kurdular.
Bugün ayağa kalkmak için aradığımız ruh, formül, yelkenlerimizi dolduracak rüzgar işte budur.
Değerli Milletvekilleri ve bizi dinleyenler.
Amacım 23 Nisan gibi anlamlı bir günde, anlamlı bir çatının altında, kurucu iradenin taşıdığı heyecan ve ruhun aynı tazelik ve kararlılıkla bugün de sürdüğünü göstermek, büyük Türkiye'nin milli egemenliğinin kıyamete kadar payidar kalacağını bütün dünyaya bir kez daha duyurmaktır.
Ama aynı zamanda entelektüel bir tartışma başlatarak bu ruh ve iradenin gündeme taşınmasının da gerekliliğine inanıyorum. Aydınlarımızı, tarihçilerimizi, sosyologlarımızı ve bir arada özgürce yaşamak için formül arayan herkesi ilk Meclisi yeniden incelemeye çağırıyorum.
İlk Meclisi oluşturan insanları, o iradeyi, o ruhu, o gücü yeniden inceleyin.
Göreceksiniz ki, güçlü bir Türkiye için, güçlü bir halk iradesi, yani Meclis gereklidir. Bir kez daha milli irade ve halk egemenliğini önemseyerek Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun ilk adımı olarak Meclise hayat veren kahramanları Türk Milleti ve Türkiye Büyük Millet Meclisi adına saygıyla yad ediyor; tüm halkımızın ve sizlerin 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını tebrik ediyorum.
Hepinizi saygı ile selamlıyorum.
http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/tbmm_basin_aciklamalari_sd.aciklama?p1=2590
|
Tarih: 10:32, 23/4/2007 Kategori: Politika |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Yobaz Düşmanı, Milli Şair; M.Akir ERSOY -I

1873 yılında İstanbul'da doğan, ilk ve orta öğrenimine İstanbul'da başlayan Mehmet Akif, 1893 yılında yine İstanbul'da üniversiteyi birincilikle bitirdi ve yirmi yaşında hayata atıldı. Bu yıllarda Türkiye, tarihinin en bunalımlı, en buhranlı yıllarını yaşıyordu.
1908'de II. Meşrutiyet ilân edilecek, 1911'de Trablusgarp Savaşı çıkacak, o bitmeden 1912'de Balkan Savaşı patlak verecek, onu 1914'te I. Dünya Savaşı takip edecek, imparatorluk ilk önce en değerli topraklarını kaybedecek ardından dağılıp yıkılacaktı. Tarih 19181 gösterirken Türk milleti tarih sahnesinden silinme, bütün hak ve hürriyetlerini kaybetme, sömürgeleşme tehlikesiyle karşı karşıya gelecekti. Ama tarihin hiçbir döneminde esir olarak yaşamamış bu millet, 1919'da Millî Mücadeleyi başlatarak bütün cihana meydan okuyacak, yıkılmış, bitmiş, tükenmiş bir imparatorluğun enkazı içinden, her şeyin bittiğinin sanıldığı bir anda yeni bir devlet çıkarmayı başaracaktı.
23 Nisan 1920'de açılan birinci Büyük Millet Meclisi'ne 5 Haziran 1920'de Burdur milletvekili olarak katılan Akif, Ankara'ya geldikten sonra Anadolu'yu karış karış dolaştı: Eskişehir, Afyon, Sandıklı, Dinar, Burdur, Konya, Antalya. Kastamonu. Gittiği her yerde, camilerde, hükümet meydanlarında yaptığı konuşmalarla geniş halk kitlelerine Millî Mücadele'nin önemini, düşmana karşı koymanın zorunluluğunu, Anadolu'yu da kaybedersek gidecek yerimizin kalmadığını anlattı. '19 Ekim (1920)'de Kastamonu'daki Nasrullah Camii kürsüsünde meşhur vaazını verdi.
İstiklâl mücadelesi tarihimizin arka plânında rol oynayan bu çok önemli vaazında Akif, Osmanlı Devleti'nin düştüğü son durumu izah ediyor, Sevr Antlaşması'nı (10 Ağustos 1920) kabul etmenin devleti sona erdirmek demek olduğunu, tek çarenin medeniyet maskesiyle gelen Batı sömürgeciliğinin karşısına insanla ve silâhla dikilmek olduğunu, hissî, mantıkî ve heyecanlı bir üslûpla, yer yer şiir ifadesiyle, hattâ şiirlerle anlatıyordu. Bu konuşma o sırada Ankara'da basılmakta olan Sebîlür-reşâd dergisinde çıkıyor, memleketin her tarafına süratle yayılıyor, ordu kumandanlarınca ayrı broşürler hâlinde basılıp askere ve halka dağıtılıyor, minberlerde ve kürsülerde tekrar tekrar okunuyordu. Kurtuluş Savaşı'nda halkın ve askerin büyük bir şevkle birlik ruhu teşkil etmesinde, Mehmet Akif'in gerek bu mühim vaazının, gerekse bundan sonraki vaazlarının ve yazılarının büyük rolü olmuştur."
http://www.sizinti.com.tr/konu.sizinti?SIN=f4843df672&k=2511&31028988
Hayatı İçin:
http://www.sevde.de/Tarihe_san_ver/MEHMED_AKiF.htm
Nasrullah Kürsüsünden
Mehmet Akif ERSOY
“Ey mü’minler, size ellerinden gelen fenalığı yapmaktan çekinmeyen, bu hususta hiçbir fırsatı kaçırmayan, dininize yabancı kimseleri kendinize mahremi esrar, dost, arkadaş ittihaz etmeyiniz. Bunların sureti hakdan görünerek size güler yüz göstermelerine, hayırınızı ister gibi tavırlar takınmalarına asla kapılmayınız. Onların gece gündüz isteyip durdukları sizin felaketinizden, izmihlâlinizden, esaretinizden başka bir şey değildir. Baksanıza, size karşı kalplerinde besledikleri düşmanlık o kadar dehşetli ki, bir türlü zabtedemiyorlar da ağızlarından kaçırıyorlar. Halbuki yüreklerinde kök salmış olan husumet, ağızlarından taşan ile kabili kıyas değildir, ondan çok fazladır, çok şiddetlidir. İşte bütün hakikatleri, âyet-i celîlemizle sizlere açıktan açığa tebliğ ediyoruz, bildiriyoruz. Eğer aklı başında insanlarsanız, eğer darenyde (dünya ve âhirette) zelil olmak, hüsranda kalmak istemezseniz bizim âyatı celîlemizin gereğince hareket ederek felah bulursunuz.” (Âli İmran/118)
Ey müslümanlar, sizin için bu âyet-i celîleye ittibadan başka selamet yolu yoktur. Takib edilecek hattı hareket, düstûru siyaset tamamıyla bu âyet-i celîlede mündemicdir.
“Ey müslümanlar, Cenâb-ı Hak içinizden hak yolunda mücahedede bulunanları, Allah ile onun resûlü muhtereminden, bir de müminlerden kendisine dost ittihaz etmeyenleri görmedikçe sizler öyle başı boş bırakılacak mısınız zannediyorsunuz?” (Tevbe/16)
“Ne Yahudiler, ne Hristiyanlar –sen onların dinine uyuncaya kadar- asla senden hoşnuz olmazlar…” (Bakara/120)
“…Mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu…” (Maide/54) gibi diğer âyât-ı kerime daha vardır ki hep aynı ruhtadır.
Ey cemaati Müslimin! İnsan için kendi aleyhine bile çıksa hakkı, hakikatı söylemek lazımdır. Ben de bir zamanlar Kitabullah’ı tilâvet ederken bu gibi âyatı celîleye geldikçe; “Acaba sair milletlere karşı biraz şiddetli davranılmıyor mu? Yabancılar hakkında daha merhametli olmak icab etmez mi idi?” gibi düşüncelere dalardım. Vakıa bu hatıraların sırf şeytani vesveselerden başka bir şey olmadığını bilirdim. Lakin velev ki şeytani olsun, o düşünceleri içimden söküp atıncaya kadar hayli mücahedelere mecbur kalırdım. Acaba bu vesvesenin menşei ne idi? Burasını araştıracak olursak işi biraz tabii görürüz.
Öyle ya, gözümüzü açtık, Avrupa medeniyeti, Avrupa irfanı, Avrupa adaleti, Avrupa efkârı umumiyesi nakaratından başka bir şey işitmedik. İngiliz adaleti, Fransız hamiyeti, Alman dehası, İtalyan terakkiyâtı kulaklarımızı doldurdu. Lisan bilenlerimiz doğrudan doğruya bu heriflerin eserlerini, bilmeyenlerimiz tercümelerini okuduk. Edebiyatları, hele edebiyatlarının ahlâkî, insânî, içtimaî mevzuları pek hoşumuza gitti. Müelliflerin kıymeti ahlâkiye ve insaniyelerini, eserleriyle ölçmeye kalkıştık. İşte bu mukayeseden itibaren aldanmaya, hatadan hataya düşmeye başladık. Bu adamların sözleriyle özleri arasında asla münasebet, müşabehet olamayacağını bir türlü düşünemedik. İşte okuyup yazanlarımızın çoğuna ârız olan bu hata bir zamanlar bana da musallat oldu. Bereket versin ki yaşım ilerledi, tecrübem arttı; hususiyle Avrupa’yı, Asya’yı, Afrika’yı dolaşarak Avrupalı dediğimiz milletlerin esaret altına, tahakküm altına aldıkları biçare insanlara karşı reva gördükleri zulmü, gadrı, hakareti gözümle görünce artık aklımı başıma aldım. Demin söylediğim şeytani vesveselere kapılmış olduğumdan dolayı Cenâb-ı Hakk’a tevbeler ettim.
Dünyada Avrupalıları bihakkın anlayan ve anladığını da iki cümle ile hülasa edebilen bir Müslüman varsa o da eazimi ümmetten fazılı mağfur Hersekli Hoca Kadri Efendi merhumdur. Alem-i İslam’ın en fedakar, en faziletli erkânından Mısırlı Prens Abbas Halim Paşa bir gün musahabe (sohbet) esnasında demişti ki:
- Hoca Kadri Efendi’yi zaten Mısır’dan tanırım. İrfanına, ulüvv-i cenabına hayran olurdum. Bir aralık Fransa’ya uğramıştım. Paris’te ilk işim bu muhterem Müslümanı ziyaret etmek oldu. Kendisiyle biraz hoşbeşten sonra dedim ki:
- Hocam! Senelerden beri burada oturuyorsun. Şark’ın Garb’ın ulûmuna, fünununa (fenlerine) cidden vakıf bir nadire-i fıtratsın. Yakinen gördüğüm şeyler tabiidir ki tecrübeni, görgünü arttırmıştır. Öğrenmek isterim, Avrupalıları nasıl buldun?
- Paşa! Bu adamların güzel şeyleri vardır. Evet pek çok güzel şeyleri vardır. Lakin şunu bilmelidir ki, o güzel şeylerin hepsi, evet hepsi yalnız kitaplarındadır?
Hakikat, hoca merhumun dediği gibi Avrupalıların ilimleri, irfanları, medeniyetteki, sanayideki terakkileri inkar olunur şey değildir. Ancak insaniyetlerini, insanlara karşı olan muamelelerini kendilerinin maddiyatdaki bu terakkileriyle ölçmek kat’iyyen doğru değildir. Heriflerin ilimleri, fenlerini almalı. Fakat kendilerine asla inanmamalı, asla kapılmamalıdır.
Bunların bütün insanlara, bilhassa Müslümanlara karşı öyle kinleri, öyle husumetleri vardır ki, hiçbir suretle teskin edilmek imkanı yoktur. Sûreta dinsiz geçinirler. Hürriyeti vicdan diye kâinatı aldatıp dururlar. Hele biz Müslümanları, biz şarklıları taassubla itham ederler dururlar! Heyhat. Dünyada bir müteassıb millet varsa Avrupalılardır, Amerikalılardır. Taassubdan hiç haberi olmayan bir millet isterseniz o da bizleriz.
Ey cemaati Müslimin! Bilirim ki bu sözlerim sizin senelerden beri avutulmuş, uyutulmuş fikirlerinize biraz aykırı gelecektir. Onun için bir iki misal getirmek icab ediyor: Bilirsiniz ki bizim harbi umumiye girmemizde en çok müstefid olan bir millet varsa o da Almanlardı. Şunu ihtar edeyim ki, ben bu kürsüde harbi umumiye girmek mi lazımdı, girmemek mi evlâ idi, girmeden durabilir mi idik, biraz daha geç mi girmemiz muvafık idi?... gibi meselelerin hiç birini mevzuubahis edecek değilim. O benim sadedimin, salâhiyetimin haricindedir.
Ortada bir vak’a var ki biz Almanlarla birlikte olarak harbe girdik. Yüzbinlerce şehit verdik. Yüzbinlerce hanuman söndü. Milyonlarca sâmân kaynadı gitti. Şimdi Almanlar için ne lazım geliyordu? Ne yapacaklardı? Şüphesiz bütün dünyanın, bütün dünyadaki milletlerin kendilerine ilân-ı harp ettikleri bir zamanda böyle yegane müttefikleri olan bizleri sinelerine basacaklar, bütün gazeteleriyle, bütün kitaplarıyla, bütün edipleriyle, bütün muharrirleriyle bizi alkış, teşekkür tufanları içinde boğacaklardı. Heyhat! Bu umumi harbin ilk senesinde ben mühim bir vazife ile Berlin’e gitmiştim. O aralık Almanya hükûmeti bize dedi ki:
- Bizim meclisi meb’usanımızdaki bilhassa katolik meb’uslar kıyamet koparıyorlar: “Almanlar gibi mütemeddin, mütefennin bir millet nasıl oluyor da Müslümanlar gibi, Türkler gibi vahşilerle ittifak ediyorlar? Bu, bizim için zül değil midir?...” diyorlar. Aman, makaleler yazınız, eserler yazınız, biz onları Almanca’ya tercüme ettirelim. Ta ki Müslümanlığın da bir din, Müslümanların da insan olduğu bunların nazarında taayyün etsin!
Almanya hükûmeti haklı idi. Çünkü Alman milleti nazarında Müslümanlık vahşetten, Müslümanlarsa vahşilerden başka bir şey değildi. Onların gazetecileri, romancıları; hele müsteşrik denilip de şark lisanlarına, şark ulûmu fünununa (ilim ve fenlerine), şark ahlâk ve âdatına vakıf geçinen adamları mensup oldukları milletin efkârını asırlardan beri bizim aleyhimize o kadar müthiş bir surette zehirlemişlerdi ki, arada bir anlaşma, bir barışma husûlüne imkan yoktu. Biz o sırada kendimizi onlara tanıtmak için tabii elden geldiği kadar çalıştık. Heriflerin taassubu yaman! Kökleşmiş bir takım kanaatler hakkı görmelerine mani oluyor.
Harp esnasında bilirsiniz ki Almanya İmparatoru İstanbul’a gelmişti. Biz safderun Müslümanlar Halife’nin müttefiki sıfatiyle o misafire karşı nasıl hürmette, nasıl ikramda bulunacağımızı şaşırdık. Bu şaşkınlıkda o kadar ileri gittik ki Darülhilâfenin, yani İstanbul’un minarelerini kandil gecesi imi gibi kandillerle donattık. Alman dostluk yurdu binası kurulacak denildi, bol keseden birkaç camimizi heriflere peşkeş çektik. Ha! Gelelim bizim bu gibi fedakarlıklarımıza karşı gördüğümüz mukabeleye! Düşmanlar Kudüs’ü bizim elimizden gasbettikleri zaman bu felaket, harbi umûmi üzerine büyük bir tesir ika etmişti. Yani Filistin cephesinin bozulması muharebe terazisini düşmanlarımızın tarafına epeyce eğdirmişti. Binaenaleyh müttefikimiz olan Almanlarla yine Almandan başka bir şey olmayan Avusturyalıların bu işten bizim kadar müteessir olmaları icab ederdi.
Ey cemaati Müslimin! İşe bakın ki Kudüs, velev ki İngilizlerin eline geçmiş olsun, velev ki bu memleketin düşman eline geçmesi, bu cephenin bozulması yüzünden muharebe bizim hesabımıza kaybolsun, tek Müslümanların elinde, Türklerin elinde kalmasın da hasmımız da olsa dindaşımız olan İngilizlerin eline geçsin, diyerek Viyanalılar şehirde ayin yaptılar. Evlerini donattılar. Bu maskaralığa men edip yakılan elektrik fenerlerini söndürünceye kadar Avusturya hükûmetinin göbeği çatladı. Artık taassubun hangi tarafta, hürriyetin, müsamahakârlığın hangi tarafta olduğunu bu misallerle de anlamazsanız kıyâmete kadar anlayacağınız yoktur.
Avrupalıları, Amerikalıları dinsiz derler. Size bir hakikat daha söyleyeyim mi? Dünyada din ile en az mukayyed olan bir memleket varsa o da bizim memleketimizdir. Bugün Cuma olduğu halde Kastamonu’nun en şerefli bir camiinde, görüyorsunuz ya, kaç saflık cemaat bulunuyor!
Dünyanın en mamur, en müterakki (gelişmiş), en yeni memleketi olan Berlin’de Pazar günü büyük kiliseler hıncahınç dolar. Hem kiliseleri dolduran cemaati avamdan ibaret zannetmeyiniz. Bütün zenginler, milletin münevver dediğimiz tabakasına mensup adamlar, temiz temiz giyinmiş halk bu cemaati teşkil eder. İngiltere’ye gittiğiniz takdirde şayet Cumartesi gününden etinizi, ekmeğinizi tedarik etmezseniz Pazar günü aç kalırsınız. Çünkü kıyamet kopsa dini bir gün olan Pazar günü hiçbir dükkanı açtıramazsınız. İngilizler duâsız sofraya oturmazlar, duâsız sofradan kalkmazlar.
Rumeli zenginlerinden bir adam tanırım ki ziraat tahsili için bir oğlunu Amerika’ya göndermişti. Çocuğun kendi ağzından işittim. Diyor ki:
- Memleketin acemisiyim. Lisanlarını lâyıkiyle bilmiyorum. New York’ta bir otelde bulunuyorum. Gece canım sıkıldı. Oturduğum odada bir piyano vardı. Azıcık tıngırdatayım dedim. Sazın perdeleri üzerinde parmaklarımı hafifçe gezdiriyordum. Aradan iki üç dakika henüz geçmemişti ki odanın kapısına yumruk inmeye başladı. Ne oluyoruz? diye kapıyı açtım. Bir de baktım ki otelcinin karısı hiddetinden ateş kesilmiş, bana alabileceğine söğüyordu. Karı benim ne barbarlığımı, ne saygısızlığımı, ne ahlâksızlığımı, hülâsa hiç tutar bir yerimi bırakmadı. Meğer o hece Hıristiyanların eizzesinden (azizlerinden)birisinin gecesiymiş. Geceyi, o azize hürmeten ibadetle geçirmek icab edermiş! Piyano çalmak maazallah küfür derecesinde günahmış! Artık karıya memleketin acemisi olduğumu, bu hatanın benden kasdım olmaksızın sadır olduğunu anlatıncaya kadar akla karayı seçtim.
Ey cemaati Müslimin!Bizim diyarda Cuma namazı kılınırken tavla şakırtıları, sarhoş naraları duyulduğu nadir vak’alardan değildir, zannederim.
Görüyorsunuz, herifler dinlerine nasıl sarılmışlar, asabiyeti diniye meselesinde ne kadar ileri gitmişler! Bu da sebepsiz değil. Çünkü onların doğar doğmaz beşikte, biraz büyüyünce eşikte dini, milli telkinat ile kulakları dolar. Yabancılara karşı husumet, adavet hisleri her fırsattan bilistifade kendilerine verilir.
Kendi cinslerinden, kendi dinlerinden, kendi renklerinden olmayan mahlukatı beşeriyenin insan sayılamayacağı, bunların kafalarına iyice yerleştirilir. O sebepten bunların, bir şarklıyı, hele bir Müslümanı sevmesine imkan yoktur. Ressamları, meydana getirdikleri türlü türlü resimlerle, şâirleri şiirlerle, hikâyecileri gayet maharetle yazılmış romanlarla, siyasîleri gazetelerle hep onların bu hislerini canlandırır dururlar.
Anlıyorsunuz ya, biz nasıl yetişiyoruz, onlar nasıl yetişiyorlar? Bu heriflere karşı olan duygumuzu hiçbir vakit onların ilimlerine, san’atlarına sıçratmamalıyız. Çünkü medeniyetin bu kısımlarında onlara uymazsak yaşamamıza, milletimizi yaşatmamıza imkan yok. Biz müslümanlar, bin tarihinden itibaren çalışmayı bırakdık. Atâlete, ahlâksızlığa döküldük. Avrupalılar ise gözlerini açtılar, alabildiğine terakki ettiler. Görüyorsunuz ki, denizlerin dibinde gemi yüzdürüyorlar. Havalarda ordular dolaştırıyorlar. Madem ki vatanın müdafaası farz-ı ayındır, bu farzın mütevakkıf olduğu esbabı elde etmek farzdır; o halde onların kuvvet namına neleri varsa hepsini elde etmek çalışmak farz-ı ayındır. Ne hacet!
“Düşmanlara karşı ne kadar kuvvet tedarik etmeye, hazırlamaya imkan bulursanız derhal hazırlayınız.” (Enfal/60) emr-i ilâhisi sarihdir. Şüpheye, tereddüde, düşünmeye, taşınmaya mahal yoktur. O halde ne yapacağız?
Aramıza sokulan fitneleri, fesadları, fırkacılıkları, komitecilikleri, daha bin türlü ayrılık gayrılık sebeplerini ebediyen çiğneyerek el ele, baş başa vereceğiz. Birden çalışacağız. Çünkü bugün dünyanın, dünyadaki hayatın tarzı büsbütün değişmiş. Yalnız başına çalışmakla bir şey yapamazsın. Toplar, tüfekler, zırhlılar, şimendiferler, limanlar, yollar, tayyareler, vapurlar, elhasıl düşmanları bize üstün çıkaran, yarım milyar Müslümanın birkaç milyon frenge esir olmasını temin eden esbab ve vesait ancak cemiyetler, şirketler tarafından meydana getirilebilir.
Demek, Müslümanlar Allah’ın, Kitabullah’ın, Resûlullah’ın emrettiği, tasvib ettiği vahdete, birliğe, cemaate sarılmadıkça âhiretlerini olduğu gibi dünyalarını kurtaramazlar. Her şeyden evvel vahdet, cemaat, teavün. Bir kere bunu elde edelim, alt tarafı Allah’ın inayetiyle kolaylaşır.
Bununla beraber icabında Avrupalılarla birleşebiliriz. Ancak bu birleşmek bize hiçbir vakit onların iç yüzünü unutturmamalıdır. Yani vatanımızın, dinimizin, menfaati, ticaretimizin, servetimizin, refahımızın, terakkisi namına icab ederse, mümkün olursa, mütekabil, müşterek müttefikler/menfaatler üzerine bunlarla çekişe çekişe pazarlık ederek ittifak ederiz. Ancak bu pazarlıklarda son derece de açık gözlü bulunmamız lazım gelir.
Biz Müslümanlar ise maalesef gerek içimizde, gerek dışımızdaki yabancıların sözüne kanıyoruz da birbirimize itimad etmiyoruz. Onlardan giydiğimiz külahı kendi dindaşlarımıza, kendi kardeşlerimize giydirmek için uğraşıyoruz. Cenâb-ı Hak:
“Müminler, birbirlerinin kardeşinden başka bir şey değildir.” (Hucurat/10) buyuruyorken yazıklar olsun ki biz, o kardeşlikten çok uzakta bulunuyoruz. Ancak ayda, alemde bir kere camiye geliyoruz. Huzur-u İlâhi’de birleşiyoruz. Fakat namazı bitirip pabuçlarımızı koltuklayarak dışarıya fırlayınca birbirimize karşı derhal ya hasım, yahut hiç olmazsa bigâne kesiliyoruz. Âyet-i kerime var, nâmutenahi ehadisi şerife var. Bunlara göre: Müslümanlardan biri diğer dindaşlarını kendi öz kardeşi bilmedikçe, onların meserretiyle mesrur, musibetiyle mahzun olmadıkça tam Müslüman olamaz. İmanın kemali cemaati müslimîne sımsıkı sarılmakla kaimdir.
“Müslümanların derdini, kendine dert etmeyen müslüman değildir.” buyuran Resûl-ü Hakim (Sallallahü Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretleri) diğer bir hadis-i şeriflerinde buyuruyor ki: “Dünyanın öbür ucundaki bir Müslümanın ayağına bir diken batacak olsa ben onun acısını kendimde duyarım. Bütün Müslümanlar bir araya gelerek tek bir vücudu meydana getiren muhtelif uzuvlara benzerler, insanın bir uzvuna bir hastalık, bir acı isabet etse diğer uzuvların kâffesi o hasta uzvun elemine ortak oldukları gibi bir Müslümanın da diğer dindaşlarının acısına, musibetine, matemine kabil değil bigâne kalamaz. Kalabiliyorsa demek ki Müslüman değil.”
“Bir müminin diğer mümine karşı vaziyeti yekpare bir duvarı vücuda getiren perçinleşmiş kayaların birbirine karşı aldığı vaziyet gibidir. Öyle olacaktır. Öyle olmalıdır.” (Buhari, Müslim, Tirmizi) Hadis-i şerifini elbette işitmişsinizdir. Ashab-ı kiram hazeratı arasındaki vahdet, muhabbet, teavün cümlenizin malumudur. Bu din uluları, bu Allah’ın en sevgili kulları huzur-u İlâhiye cemaatle durdukları zaman saflar adeta –maruf tabir veçhile- sabun kalıbı halini alırdı. Birbirleriyle o kadar ittisal hasıl ederlerdi ki üzerlerindeki libaslar daima omuz başlarından eskirdi. O muazzam saflar, müselsel yekpare bir dağ gibi kıyam eder, öyle rükûa varır, öyle secdeye kapanırdı. Vahdetin namazdaki bu tezahürü namaz haricinde de böylece devam eder giderdi. O sayededir ki İslâm, Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin Risaleti Celilerinden itibaren yirmi otuz sene zarfında dünyayı kuşatmıştı.
Hadis kitaplarını, siyer kitaplarını, tarihi İslam sayfalarını gözden geçirince ashâb-ı kiram arasındaki birliğe hayran olmamak elden gelmiyor.“Kafirlere karşı sert, birbirine karşı merhametlidir.” (Fetih/29) vasfı ilâhisiyle tasvir buyurulan o kahraman fıtratlar hakikat birbirleri hakkında ne kadar merhametli, ne derecelerde rikkatli idiler, düşmanlarına karşı ise nasıl şedid idiler!
“Müminlere karşı mütevazi, halim, selim, şefik, rahim, kafirlere karşı ise vakur, metin, mekin, şedid” (Maide/54) olmak İslâm’ın hususiyetlerindendir. Yazıklar olsun, biz bu hususiyetlerden, bu meziyetlerden, büyüklüklerden mahrum olduk. Dinimizden olmayanlara karşı yapmadığımız müdahene, göstermediğimiz nezaket kalmıyor. Birbirimizi ise bir kaşık suda boğmak istiyoruz. Cesaretimizi, kabadayılığımızı, asıcılığımız, kesiciliğimiz hep kendi aramızda.
“Kendi kendilerine karşı oldu mu hücumları dehşetlidir. Zahir hallerine baksan toplu bir cemaat zannedersin. Halbuki hepsinin yüreği başka başka hislerle çarpıyor.” (Haşir/14) mealindeki âyet-i celîle, ki münafıklar vasfındadır, bugün tamamiyle bizim halimizi gösterir oldu. Bundan ne kadar sıkılmamız icab eder, artık onu siz takdir ediniz.
Ey cemaati Müslimin! Kur’ân-ı Kerim tilâvet ederken bir çok yerlerinde sünnet lafzı celiline tesadüf edersiniz, evet meselâ:
“…Allah’ın, kulları hakkında câri olagelen âdeti (budur)…” (Mü’min/85)
“…Nitekim daha evvel geçmiş (peygamber)lerde de Allah bu âdeti (bir kanun yapmıştır.)” (Ahzab/38)
“…Sen Allah’ın kanununda asla bir döneklik de bulamazsın.” (Fâtır /43)
“(Biz Bunu) senden evvel gönderdiğimiz peygamberler için de sünnet (ve kaide yapmışızdır)…” (İsrâ/77)
gibi daha bir çok âyatı kerimede hep bu sünnet kelimesini okursunuz. Kitabullahdaki sünnet, Resûlullah’ın sünneti değildir. Peygamberimizin sünneti cümlemizin malûmu, Kur’ân’ın sünneti ise Cenâb-ı Hakk’ın ezeli ve ebedi olan kanunu demektir. Evet, Allahü Zülcelal’in bu alem hakkında cari birçok kanunları var. Cemadatta, nebatatta ,hayvanatta, yıldızlarda, aylarda, güneşlerde, dağlarda, denizlerde, yerlerde, göklerde, elhasıl bizim bildiğimiz, bilmediğimiz ne kadar mahlûkat varsa bunların hepsinde ayrı ayrı kanunlar carîdir. Bu kanunlar vaz’ı ilâhi olduğu için insanların tertib ettikleri kanunlar gibi öbürsüz değildir. Ta ezelde meiyyeti ilâhi muktezasınca ibdâ olunan bu hükümlerin, bu kanunların hiçbir maddesi, hatta hiçbir kelimesi, hiçbir noktası değişmez. Bunun böyle olduğunu Kitabullah’da bize sarahaten bildiriyor. Şimdi diğer mahlukatta, diğer alemlerde hakim olan süneni ilâhiyi, yani Cenâb-ı Hakk’ın ezeli ve ebedi kanunlarını bir tarafa bırakalım da yalnız insan kümeleri, beşer yığınları demek olan milletler, ümmetler üzerinde hüküm süren kanunun ilâhiyi tetkik edelim; evet milletlerde cari olan bu kanunun mahiyetini biz Müslümanlar doğrudan doğruya Cenâb-ı Hak’tan, yani O’nun bize gönderdiği Kitab-ı Hakim’inden öğreniyoruz: Ümmeti İslamiye’nin dünyada, ukbâda felâhını, necatını, saadetini, refahını, sâmânını temin eden emirler yok mu, işte onların her biri Allah’ın bir sünneti, yani kanunudur.
“Tefrikadan, ayrılık gayrılık hislerinden uzak olunuz:” (Âl-i İmran/103)
“Ey müslümanlar, birbirinize girmeyiniz, sonra kalplerinize meskenet, cebanet, aciz, fütur çöker de devletiniz, saltanatınız, şevkitiniz, kudretiniz, kuvvetiniz, hepsi elinizden gider, sebatdan, azimden katiyyen ayrılmayınız.” (Enfal/46-48)
İşte bunlar gibi bir çok öğütler, bir çok emirler var ki milleti yaşatmak, dini yaşatmak istersek bunların muktezasına tevfiki, hareket etmemiz zaruridir. Demek, milletlerin hayatı, bekası, istiklali, selameti için, aralarında vahdet hükümferma olması lüzumu bir kanunu ilâhi imiş!
Ey cemaati Müslimin! Milletler topla, tüfekle, zırhlı ordularla, tayyarelerle yıkılmıyor ve yıkılmaz. Milletler ancak aralarındaki rabıtalar çözülerek herkes kendi başının derdine, kendi havasına, kendi menfaatini temin etmek sevdasına düştüğü zaman yıkılır. Atalarımızın “kal’e içinden alınır” sözü kadar büyük söz söylenmemiştir. Evet, dünyada bu kadar sağlam, bu kadar şaşmaz bir düstur yoktur. İslâm tarihini şöyle bir gözümüzden geçirecek olursak cenupta, şarkta, şimâlde, garpta yetişen ne kadar Müslüman hükûmetleri varsa hepsinin tefrika yüzünden, aralarında hadis olan fitneler, fesadlar, nifaklar, şikaklar yüzünden istiklallerine veda ettiklerini, başka milletlerin esareti altına girdiklerini görürüz. Emevîler, Abbasîler, Fatımîler, Endülüslüler, Gaznevîler, Moğollar, Selçukîler, Mağribîler, İranîler, Faslılar, Tunuslular, Cezairliler... hep bu ayrılık gayrılık hislerine kapıldıkları için saltanatlarını kaybettiler. Biz Osmanlı Müslümanları dünyanın üç büyük kıt’asına hakimdik. Koca Akdeniz, koca Karadeniz hükmümüz altında bulunan cesim cesim (koca koca) memleketlerin ortasında birer göl gibi kalmıştı. Ordularımız Viyana önlerinde gezerdi. Donanmalarımız Hind Okyanuslarında yüzerdi. Müslümanlık rabıtası, ırkı, iklimi, lisanı, âdatı, ahlâkı büsbütün başka olan bir çok milletleri yekdiğerine sımsıkı bağlamıştı. Boşnak islâvlığını, Arnavut lâtinliğini, Pomak Bulgarlığını... elhasıl her kavim kendi kavmiyetini bir tarafa atarak Halife-i Müslimin etrafında toplanmış, kelimetullahı i’lâ için canını, kanını, bütün varını güle güle, koşa koşa feda etmişti. Fakat sonraları aramıza Avrupalılar tarafından türlü türlü şekiller, türlü türlü isimler altında ekilen fitne, tefrika, fesad tohumları bizim haberimiz bile olmadan filizlenmeğe, dallanmağa, budaklanmağa başladı. O demin söylediğim rabıta gevşedi. Artık eski kuvveti, eski tesiri kalmadı. Kalemizin içinden sarsılmaya yüz tuttuğunu gören düşmanlar kendi aralarında birleşerek, yani biz Müslümanların memur olduğumuz vahdeti onlar vücûda getirerek birer hücumda yurdumuzun birer büyük parçasını elimizden alıverdiler. Bugün bizi Asya’nın bir ufak parçasında bile yaşayamayacak hale getirdiler.
Size bir vak’a anlatayım. Mısır-ı ulyada dolaşıyordum. Orada aklı başında bir Müslümanla görüştüm. Bahsimiz İngiliz siyasetine intikal etti. Dedim ki:
- Şaşırıyorum. Onbeş milyonluk koca Mısır’da İngiliz askeri olarak az kuvvet gördüm. Nasıl oluyor da bu kadarcık kuvvetle koca bir iklim muhafaza edilebiliyor? Bu sualim üzerine o zât dedi ki:
- İngiliz ricalinden biriyle samimi görüştüm. Sizin aklınıza geleni ben de düşünmüş de, demiştim ki:
- Günün, yahut senenin birinde mesela Osmanlı hükûmeti kırk elli bin kişilik bir ordu hazırlayarak Mısır’a sevk edecek olursa siz ne yaparsınız?
- Hiçbir şey yapmayız. Müdafaa imkanı olmadığı için Mısırlarını kendilerine teslim eder çıkarız. Yalnız şurasını iyi biliniz ki biz hiçbir zaman Osmanlıların Mısır’a kırkbin kişi değil, kırk kişi sevk edebilecek derecede yakalarını, paçalarını toplamalarına meydan bırakmayız. Memleketlerinde bitmez tükenmez meseleler çıkarırız. Onlar birbirleriyle uğraşmaktan göz açamazlar ki, bir kere olsun Mısır’a dönüp bakmağa vakit bulabilsinler.
-devam ediyor- |
Tarih: 14:35, 9/4/2007 Kategori: Politika |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
|