Bu Sitede Ara




SAMSUN SAYFALARI
ZİYARET EDİNİZ



İÇİNDEKİLER

» Ana Sayfa
» Arşiv
»Profil


Kategorilerim

  • Belge
  • Bilginler
  • Din
  • Edebiyat
  • Egitim
  • ekonomi
  • Gundem
  • Haber
  • IktisatSiyasetleri
  • Kitap
  • Media
  • Monografi
  • Politika
  • Sahsiyetler
  • Sozler
  • Tarih
  • Tarim
  • Tutun
  • Yasam
  • Zaman


  • İrtibat İçin, samsunblog@gmail.com



    Powered by Mcan
    S.Muratcan KOŞAR



    Amerika'daki Yahudi Gücü




    The Jews Americans


    “Amerika’da insanlar, İsrail lobisinden dolayı,  yanlışa yanlış demekten korkuyorlar.” Bishop Desmond Tutu, 1984 Nobel Barış Ödülü Sahibi 

     

    Ne zamandır, okuduğum bir kitaptan söz etmek istiyordum: The Jews Americans.  Amerikalı Yahudiler hakkındaki bu kitabın yazarı Beths Wenger.

     

    Amerika’da Yahudi lobisinin en müessir grup olduğu herkesçe malumdur. Bir dünya devini, sistematik bir şekilde ahtapot gibi sarıp, güç kuvvet elde edince; bu gücü orantılı orantısız canınız istediği gibi kullanabiliyorlar. Bizim gibilere de sadece cılız reaksiyonların esiri olmak kalıyor. Eğitime küfrediyoruz, diyaloğa küfrediyoruz; amansız bir kısırdöngü içinde, kendimizi karanlığa mahkum kılıyoruz. Neyse…

     

    The Jews Americans kitabının yazarı Wenger, Pensilvanya Üniversitesi’nde Tarih profesorü bir yahudi.  Amerika’da üç yüzyıldır varlık gösteren yahudilerin “beyin yapıcıları”nın, başmimarlarının kısa biyografilerini anlattığı çalışmasında, yahudilerin kültürel, siyasi, ekonomik güçlerinin boyutlarını da gözler önüne seriyor.

     

    Kuzey Amerika’ya ilk gelen 23 kişilik yahudi kafilesi, Yahudilik tarihinde yepyeni bir sayfa açarak, 1654 yılında, Portekizlilerin Hollandalılarla takasladığı Recife adasına sığınmacı olarak yerleşiyorlar.

     

    Yeni Dünya’da zorluklar, sıkıntılar çeken ilk yahudi grup, kimliklerinden asla taviz vermiyor; ama yeni toplumun tepkisini çekebilecek tavır ve davranışlara girmekten de içtinap ediyorlar. Çalışkanlık ve disiplinleriyle seviliyorlar, küçük dükkanlarla ticarete başlayıp  kısa sürede Amerika’daki tekstil sanayiine hakim olmayı başarıyorlar.

     

    Nüfuslarını Newyork Lower East Side’da yoğunlaştırıyorlar. Ticarette yerleşikleşince, siyaset dahil her sahada varlık göstermeye başlıyorlar. Yeni Kıta’ya uyumda zaman kaybetmiyorlar.

     

    1800’lu yıllara kadar 2.500 olan Yahudi nüfusu 30 yıl içinde yeni göçlerle ikiye katlanıyor. 1850’li yıllar ise, binlerce Avrupalı yahudi için Amerika bir cennet haline geliyor. Baskılardan kaçan yahudiler, Amerika’ya sığınıyor. Dönemin karikatürlerinde, Amerika, Yeni Kudüs olarak tasvir ediliyordu.

     

    Modern Amerika’nın teşekkülünde yahudiler, dini liderleriyle, akademisyen, müzisyen, sinemacı, yazar, işadamı, sporcu, siyasetci, asker…gibi her meslek türünde yetiştirdikleri kalifiye bireylerle hayati rol oynamışlardır. İçinde yaşadıkları toplumda, kendilerini diyoloğa kapatıp yokluğa mahkum etme yerine, topluma iyice nüfuz etmişler, toplumu derinden etkilemişlerdir. 

     

    Amerika’nın ilk başkanı G.Washington ile münasebetleri çok sıkı tuttular. Dini hoşgörüsünden dolayı Başkan’ı tebrik ettiler, ziyaret ettiler, kendi mekanlarına davet ettiler. Washington’un da yahudilere saygı belirten mektupları oldu. Bugünkünden çok daha  hristiyan olan o dönem Amerikası’nın hemen hemen tek azınlıktaki dini temsilcileri olarak yahudiler, başarıya giden kapıları diyalog ile açtılar.

     

    Başkan A. Lincoln ise, en yakın adamlarını yahudilerden seçmiş: Sinemacı, yazar Mordecai Noah, hayatını eğitime adamış, ilk yahudi okullarını açan Rebecca Gratz, Yahudilik felsefesinin Amerikan düşüncesinde etkin yer almasını sağlayan filozof İsaac Mayer, yahudi göçmenlerin sesi olan, gazeteci Abraham Cahan, bayanları örgütleyen Hannah Solomon, siyonizmin Amerika’daki temellerini atan Louis D. Brandeis, Başkan’ın çevresindeki yahudilerden sadece bir kaçıydı. Bu isimler, Amerikan yahudilerinin efsanevi önderleri olarak tarihe geçti. Şimdi ülkenin her yerinde bu isimlerle anılan okullar, hastahaneler, sinagoglar, kültürmerkezleri var.

     

    Arkadan gelenler de sağlam temeller üzerinde faaliyetler gösterip Vivian Gornickler, Lawrance Lowelller, Albert Einsteinler, Stephen Wiseler yetiştirerek günümüz Amerika’sında, her  sahada ismi ilk gelen insanlar yetiştirdiler. Amerika, bu insanların attığı temeller üzerinde yükseldi.

     

    Sonrası ise malum, kendilerinden Amerika’ya başkanlar bile seçtirdiler. Amerika’da, çoğu Nobel’i, Oskar’ı,   İsrailoğulları aldı.

     

    Bugün, Amerika’yı kim yönetiyor sorusuna;  yazılan senaryolar, çekilen sinemalarla, devasa medyayla ortalama Amerikalı’nın zihnini manipüle eden, düşüncelerini biçimlendiren, paraya hakim patronlarıyla ekonomiyi, bilge danışmanlarıyla Başkanları yönlendiren gizli bir millet cevabı vermek yanlış olmaz! Yeni Başkan Obama’nın Gazze katliamıyla ilgili tek kelime edememesi keyfinden değil nitekim! 

     

    Bu güçlerini, tam üç yüz yıllık sabır ve feragat dolu bir mücadeleyle elde etti Amerikalı Yahudiler.

     

    Kitapta bu başmimarlardan, fedakarlardan, idealistlerden söz ediliyor. Genç yahudi kuşakları için rol modelleriyle dolu, ilham verici bir kitap olmalı!

     

    Ya biz! Amerika’nın İsrail güdümünde olduğunu söyleyip durduk. İsrail’i kuru kuruya eleştirip durduk. Yıllar alabilecek, ama sağduyulu aksiyonların değil, fevri, ama manasız ve gayesiz reaksiyonlarda teselli aradık.

     

    /Engin SEZEN

     

    http://www.pbs.org/jewishamericans/

     


    Tarih: 09:55, 2/1/2009 Kategori: Kitap
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    Kişisel Gerileyiş Manifestosu



    İçinizdeki öküze Oha Deyin

    Bülent Akyürek

     

     

    1- Kişisel Gelişim Şeytanları, Kuran"ı tersten okuyup yorumlayarak modern dünyanın yeni dini olmaya çalışıyorlar. Kuran “Yalnızca Allah"a güvenin, kibre kapılmayın, hiçbir şey elinizde değildir, kader değişmez...” diyor. Kişiliksiz Gelişimciler ise “Kendinize, yeteneklerinize, güzelliğinize, içinizdeki deve inanın...” diyerek Kuran"ı tersten yorumlayıp para kazanıyorlar. Kuran-ı Kerim ayetlerinin mükemmelliğini yıkamayınca, tersten yollara başvurarak gayelerine erişmeye çalışıyorlar.

     

    2- Yabancı dillerden çevrilen kişisel gelişim kitaplarının, bizim kültürümüze ve insanımıza uygunluğuna bakılmadan bolca reklamı yapılarak okutturuluyor.

     

    Çevrilen kitapları okuyup özümseyenlerin, bizim ülkemizde sevilen değil, nefret edilecek adamlar olacaklarını bilmiyorlar mı? “İçindeki Devi Uyandır, İçindeki Tüccarı Fişekle vs…” kitaplarının binlerce benzeriyle içimizin şeytanlarını serbest bırakanlara inat, bir Allah"ın kulu da çıkıp; “İçinizdeki Mümini, dervişi uyandırın!” diyemedi! Sabahları uyanır uyanmaz tüm dünyaya av hayvanı gibi bakan, kazanmaya kilitlenmiş, para avcısı insanlar topluluğuyla nasıl birlikte yaşayacağız?

     

    Bunlara nasıl “Çüş!” diyeceğiz, kim diyecek? Milli Çüş Hareketini başlatmakta ne kadar gecikmişim yeni anlıyorum ve bin dört yüz yıl öncesine gidip kaldığımız yerden devam edersek, kaybettiğimiz yüzyılları geri kazanacağımızı sanıyorum…

     

    3- Kişisel gelişim; insanı ürün haline getiriyor, onlara bir tüketim nesnesi olarak bakıyor, hepimize kendi kendimizi pazarlayan adamlar  olmamızı öğretiyorlar. Sakın, bizi eşrefi mahlukat makamından alıp pazarlanacak mal konumuna getiren şey kişisel gelişim dinini kuran, şeytan olmasın? Müslümanlar olarak bu dili biliyoruz, bu isteklerin kimin istekleri olduğunu anımsıyoruz, öldürmeye çalıştığımız nefsimizi ayağa kaldırmaya çalışanın kim olabileceğini bulmak zor değildir sanırım?

     

    4- İnsanlara ilk aşama olarak dünyayı; yani doğal olarak evi; arabayı, makamı, kadını, erkeği, parayı, gücü, kariyeri sevdirip ardından da bunlara ulaşabilmenin binlerce sapık yolunu öğretiyorlar.

     

    5- Modern dünya kimsenin pısırık ve tembel olmasını istemiyor oysa; tembel ve pısırık kişi,  Allah"ın kaderine razı olmuş mübarek bir adamdır.

     

    6- Kişisel gelişimcilerin “Bir şeyi çok iste ki olsun, evrene titreşim gönder ki dünya senin için organize olsun.” ayetlerine inat, ben; ileriye atılan bir insanın, ebediyen kazandığını görmedim. İleriye dönük adımlar attığınız andan itibaren, bütün tabiat örgütlenip sizi durduracaktır, çünkü hayrını istemeden nefsani isteklerle ileriye atılmış her adım başka birinin hareket alanını kısıtlar, dengeler değişir, birilerini silahlandırır. Besmelesiz her adım, tabiatın ve kişisel kazalarımızın dengelerini sarsar.

     

    7- Tecrübe; insanın eşya, nesne ve varlıklara dokunarak, onları hayatına katıp çıkarımlar yapmasıdır. Binlerce yıldır dokunarak uğruna ruhumuzu kirlettiğimiz varlıkların kalıcı olmadığını gördüğümüz halde, maddede direniyor olmamız, insanoğlunun akıl ve tecrübe açısından iki adım ilerleyemediğini göstermiyor mu? Dünyayı, her saniye büyük bir felâketten, kötü elektrikten, aksiliklerden kurtarıp evrenin ömrünü uzattığını sananlar, ileriye koşan girişimciler değil, takvayla başını eğerek oturmasını becerenlerdir.

     

    8- Durmak, beklemek; kabullenmektir. Kabullenmek muhabbet ve rıza ister. Durmak ve akıbetini beklemek rıza makamına ulaşabilmiş derviş ruhlu insanların işidir. Durmak, yaratanın işlerine burnunu sokmamaktır. Rekabet duygusu arttığında insan, karakterini serbest bırakır ve artık düşünmez, ayrım yapmaya çalışmaz, haya etmez, hayvanlaşır.

     

    9- İleriye doğru bir adım atmak enerji kaybıdır, daha sonra kaybettiğimiz enerjiyi yerine koymak için çalışmamız gerekir ama kapitalist düzende hiçbir zaman çalışmamızın karşılığı bize kaybettiğimiz enerjiyi telafi ettirecek kadar geri dönmez, yani; çalıştıkça yoksullaşırız, etimiz, kemiğimiz erir.

     

    10- İçindeki Devi Uyandırmış Cüceler Devleti"nin zavallı bireyleriyiz. En tehlikeli yanımız budur. İyi ve güzel olan her şeyi hak ettiğimize yürekten inanan insanlar olarak poza girmişken aniden gelen yıkımlar “Bana bunu yapamazlar, ben bunları hak edecek insan mıydım!” sorularını tetikler. İçimizdeki dev silahlanır, önüne gelene ateş etmeye başlar. “Ben, bu hallere düşecek adamıydım?” sorusu, sinirlerimizi bozar, kibrimizi büyütür, şeytanın ortağı yapar. Artık, kasabana geri dönsen bile “Ben, burada harcanıyorum.” nakaratı  beynini kemirir.

     

    11- Enam Suresi: “Allah"ın adı anılmayarak, besmelesiz kesilen hayvanları yemeyin.” buyuruyor. Kişisel gelişimin aç gözlü barbarları, insanlara ayakta kalmak için avlanmayı öğretirken, hiçbir kutsal değere önem vermiyorlar ve belki de bu yüzden öğretilen ilimle yapılan avlar murdar sayılacak.

     

    12- İkinci sınıf ama helalinden bir hayatı kimse sürdürmek istemiyor. Bilmeliyiz ki tatmin ve şükür için dünyevi başarı gerekmiyor. Asıl meziyet başarısızlığa düşüldüğünde “Sabır” gösterebilmektir.

     

    13- Kendini bilmez, kapitalist kişisel gelişimciler kaderine boyun eğenleri; kaybetmekle, çocuklarını koleje gönderememekle, tek eşle, kiralık küçük evlerle, dar geçimle, çaresizlikle  korkutup alaya alıyorlar.

     

    14- Tanrısallık iddiasında bulunan idealist kişisel gelişimciler, dünyanın ve insanların kaderlerini yönetmek gibi bir düşünce bataklığına saplanmışlardır. Onların yaydıkları güçlü olma psikozu ortalıkta binlerce Napolyon"un, İsa"nın gezinmesine yol açtı. Yüzyıl öncesinin erkeklik göstergelerinden olan kahramanlık, yerini borsada, büroda, üniversitede para veya kariyer kazanmaya bırakalı, “Başarı” kavramı gün geçtikçe genişleyip büyüyor ve sonsuz seçenekle karşımıza dikiliyor.

     

    15- Bu hayatın, bize güzel şeyler sunmasını isterken, arkamıza dönüp “Bize tüm nimetlerini esirgemeyen Allah için neler yaptık?” diye düşünmüyoruz bile. Dünyada lüks evlerimizin olması için çalışırken, öbür tarafta çamurda kalacağımızı bile bile toparlanmıyoruz, akıllanmıyoruz. ”Hayat, tadına varılmayacak kadar kısa…” diyerek tüketim duygumuzu kışkırtanlara inat “Dünyada cenneti hak edemeyecek kadar kısa kalacağız, nefes almadan, rızık uğruna kan revan olmadan sınavı geçmeliyiz, ha gayret!” demedikçe kurtulanlardan olamayız.

     

    16- Şeytan; performans, vücut dili, kişisel gelişim ilimlerini kullanarak damarlarımıza sızıyor. Saydığımız türler, “Şeytan"ın İlmihal Kitapları” olmaya başladı. Modern Ticaret Dinleri, görüşlerini bu tarz kitaplarla yayıp tanıtıyor. “8 Dakikada İkna Sanatı”  oluşturulan paralel dinlerin hidayetini açıklayabilecek cinsten değil mi? Şeytan"ın Dervişleri; kişisel gelişimciler, performans koçları, iletişim-rehberlik uzmanları kendi tasavvuflarını da konferans salonlarında izah etmeye başladılar, birkaç cesur  adam bunların karşısında nasıl duracağız inanın bilemiyorum?

     

    17- Kişisel Gelişim; karşımızda bizden beceriksiz, bizden akılsız ve yeteneksiz ama konumu ya da serveti büyük bir salağa gaz vererek övme sanatıdır!

     

    18- Kişisel gelişimciler “İnsanlığın en temel ihtiyacı; değer verilme, önemsenmek ve kabul görmek.”tir diyorlar. Ötekilerden beklediğimiz bu şeyleri Allah"tan bekliyor olsaydık ve karşılığında hakkıyla ibadet edebilseydik kibrimiz kabarmaz, kulluğun huzurunu yaşardık.

     

    19- Rızık adına, güçlüden ve güçten yana olmayı öğütleyen Kişisel Gelişim kitapları; kimsede şahsiyet bırakmadı. Kendinden başka kimseyi düşünmeyen insanlar yaratmayı planlayan bu papazlar, kapitalist dünyanın yeni peygamberleri gibi davranıyorlar.

     

    20- Güçlü ve zalim insan, bizim yanımızda zayıf kalmalıdır. Onunla mazlumun hakkını alıncaya kadar savaşmamız gerekir. Niye ellerini öpelim, niçin onların yollarını temizleyelim? Biz hangi kitabın kullarıyız, Kişisel Gelişim kitapları mı yoksa Kuran-ı Kerim"in mi?

     

    21- Yarınlarımızı düşünüp hayatımızı garanti altına almak için son nefesimize kadar çalışmak modern dünyanın en büyük kusurudur. Eskiden çocuklarımızı Kuran-ı Kerim ahlâkıyla büyütürdük. Şimdi Kişisel Gelişim kitaplarıyla büyütüyoruz. Bunun tuzağına düşmüş Müslüman aileler de var! Bir çocuk, iki farklı kitapla büyütülür mü Allah aşkına?

     

    22- Korkmayın! Dünyevi zevk ve arzulardan vazgeçmenin, kontrolsüz adrenalinden yoksun kalmanın, hayatın neşesini ebediyen kaybetmekle hiçbir ilgisi yoktur.

     

    23- Kendi menfaatlerine uygun olmayan her talebe hayır demek için yetiştirilmiş modern insanın inadına; nefsinin arzu ve isteklerine “Oha!” diyebilen insan, kimsenin şahit olamayacağı bir mutluluk deneyimi yaşar…Allah hepimizi nefsin karanlıklarından, insanların egolarını hayvanlaştıran “Modern Yaşam Tarzları” ndan korusun…

     

    24- Sıradan Bir Kişisel Gelişim kitabına baktığınızda şu başlıklara rastlayacaksınız: “Mutluluk Senin Hakkın, Büyük düşün çok kazan, Neden Az İle Yetinesin, Birinci Ol Arkada Kalma, En İyi Arabalara Sen Binmelisin, Çevrenizi Yönetin Kontrol Sizde Olsun, Kaybetmek Ölümdür, Zirveye Koş, Ömür Geçiyor Bütün Zevklerden Tat, Kimseye Eğilme ve Bağlanma, Kaderine Razı Olma Sonuna Kadar Diren, Üstünlüğünü Fark Et ve Kabullendir, İnsan Kaybetmeyin Bir İş Kurduğunuzda Onlar Senin Müşterilerin Olacak, İste Başar, Uzan Kopar, Suyun Gözesinden Sen İç, Hep İsteyin, Daha Çoğuna Talip Olun  vs…” Kişisel Gelişim, bütün kurgusunu, şeytanın lanetlenmiş özelliklerinden alıyor.

     

    25- Nevrotik Kişisel Gelişimcilere göre boyun eğmek ya da başkasının önerilerine göre yön çizmek zayıflık belirtisidir. Allah"ın kendisine insan olmaktan, kulluk etmekten başka üstünlük vermediği insanlara şeytan, burunlarına kibrinden üfleyerek kendisine Kişisel Gelişimciler aracılığıyla taraftar topluyor. Şeytanın tercümanıdır onlar. Onun diliyle konuşurlar; böylece akılları çeler, gözlerinize girer, kulaklarınıza fısıldarlar.  Sonunda sizi şeytanın askeri ve oyuncağı yaparlar.

     

    26- Kişisel gelişim sektörü; vasıflı, namuslu, hakkaniyetli, işin ehli, fıkha uygun adamlar yetiştireceğine kısa zamanda voleyi vurduracak şeytani teknikleri öğretip aradan çekiliyor.

     

    27- Kişisel gelişim kitaplarının en büyük tehlikesi, insanın nefsi istek ve arzularına yenilerek onlara hizmet etmesi, onların dilediklerini yerine getirmek için çabalayarak başka insanların yaşam haklarına kibar barbarlar gibi saldırmasıdır. İnsan ilişkilerinin ticarete döküldüğü bu çağda; kişisel gelişimciler “Dost Kazanma Sanatı” adı altında, herkese mal-mülk depolar gibi arkadaş biriktirmenin derslerini veriyorlar.

     

    28- İnsan; düşerken, yoksullaşırken, kaybetmenin acısında çıkış yolu ararken tasavvufun öğrettiği gibi, zaman zaman varlığını inkâr ederek kurtuluş arar ama kişisel gelişim dininde birey ölümsüz ve hep kazanan olduğu için bu şansını kullanamaz, uçurumdan düşerken de bir dal arayacağına kendi gövdesine tutunup betona çakılır. Hatayı dışarıda aramak, kendi mükemmelliğine iman etmiş olmak gibi inançları da olduğundan “Kendim ettim, kendim buldum!” diyemez.

     

    29- Olmayacak duaya amin dememek, açılmayan kapıyı zorlamamak gerek… Sana bahşedilmeyen şeyi azmederek, savaşarak, bütün yöntemleri kullanarak, ona ömür vakfederek kazandığında bil ki hepsini kaybedeceksin… Bir iş hayırlıysa, insanlığa faydası olacaksa, yaptığınız işten şeytan üzülecekse zaten gerçekleşecektir. Kaderin defterini yırtıp, kendi cümlelerinizi yazamazsınız!

     

    30- Kafamızda “Başaracağım!” düşüncesinden başka bir şey olmadığında gözünüz kimseyi görmez, zalimleşirsiniz. Başarıyı isterken iç motivasyon şarttır ve hayal dünyanızın vizyonundan kadınların; pahalı arabaların, villaların, büyük ceviz masaların geçit töreni yapması ön koşuldur. Yoksa, insanoğlu niçin başarı istesin ve yorulsun ki? Kazanma isteğiyle dolu biri için tek gerçek kendisidir. Egosuna tutunur. İzzeti nefsine değil de egolarına tutunan insan hakkaniyet, acıma, empati duygularını kaybederek tüm enerjisini nefsinin isteklerine ayırır. “Kazanma Stratejileri”nde “Başkasından destek alarak başarmak, başarı değildir!” diye öğretilir.

     

    31- Yenilgiler, içten kabul edilmedikçe kompleks yüklü zaferlere çevriliyor. Olmayacak duaya amin dememek, açılmayan kapıyı zorlamamak gerek… Sana bahşedilmeyen şeyi azmederek, savaşarak, bütün yöntemleri kullanarak, ona ömür vakfederek kazandığında bil ki hepsini kaybedeceksin… Bir iş hayırlıysa, insanlığa faydası olacaksa, yaptığınız işten şeytan üzülecekse zaten gerçekleşecektir. Kaderin defterini yırtıp, kendi cümlelerinizi yazamazsınız!

     

    32- İnsana ait bütün kurgular “Kazanmak” üstüne yapılıyor. Kaybetmeden Kazanma Dini"ne dönüşen Kafamızda “Başaracağım!” düşüncesinden başka bir şey olmadığında gözünüz kimseyi görmez, zalimleşirsiniz.

     

    33- Başarıyı isterken iç motivasyon şarttır ve hayal dünyanızın vizyonundan kadınların; pahalı arabaların, villaların, büyük ceviz masaların geçit töreni yapması ön koşuldur. Yoksa, insanoğlu niçin başarı istesin ve yorulsun ki? Kazanma isteğiyle dolu biri için tek gerçek kendisidir. Egosuna tutunur. İzzeti nefsine değil de egolarına tutunan insan hakkaniyet, acıma, empati duygularını kaybederek tüm enerjisini nefsinin isteklerine ayırır.

     


    Tarih: 17:13, 19/12/2008 Kategori: Kitap
    Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı

    Kişisel Gerileyiş Manifestosu-II


     

    34-Kişisel Gelişim; kaybetmeyi ayıplıyor, hedefler gösteriyor, yöntemler verip saldırtıyor, nefsimizin köpeği yapıyor… Kazanma isteğimiz ve duygularımız olmasaydı, yenilginin ne olduğunu bilemeyecektik. Yenildiğimiz şey, kazanma düşüncelerimizdir. Kazanma düşüncesine yenilmeyin. İnanın kazanmak zorunda değiliz. Kulluğumuzun amacı bu dünyaya körleşip ahireti kazanmaktır.

     

    35- Kişisel gelişim sektörü; vasıflı, namuslu, hakkaniyetli, işin ehli, fıkha uygun adamlar yetiştireceğine kısa zamanda voleyi vurduracak şeytani teknikleri öğretip aradan çekiliyor.

     

    36- Kişisel gelişim; işi iyi giden tüccarların olduğu kadar, işi kötü giden tüccarların da çekmecesindeki biricik silahı oldu.

     

    37- Kişisel gelişim kitaplarının en büyük tehlikesi, insanın nefsi istek ve arzularına yenilerek onlara hizmet etmesi, onların dilediklerini yerine getirmek için çabalayarak başka insanların yaşam haklarına kibar barbarlar gibi saldırmasıdır.

     

    38- İslami kurallara göre; ticaret yaparken malının kötülüklerini söyleyip iyi taraflarını da gözle görülmesini sağlamak, alış veriş bittikten sonra da helalleşmek şarttır… İnsan ilişkilerinin ticarete döküldüğü bu çağda; kişisel gelişimciler “Dost Kazanma Sanatı” adı altında, herkese mal-mülk depolar gibi arkadaş biriktirmenin derslerini veriyorlar.

     

    39- Aşırı istekler, arzu ve hevesler başarısızlığa uğradığında bizlere  iki tür zarar verir: Ya sineye çekeriz ya da yıkılan egomuzdan dolayı saldırganlaşırız. Kaybeden bir insanın daha sonra eleştirilip, övgüden mahrum bırakılışı korkunçtur. Artık, önüne gelenin azarladığı, kulp taktığı, akıl verdiği biri olmuştur. Kaybedenin dışa dönük saldırganlığı bittiğinde iç savaş başlar. Hataları ve günahlarıyla bir başına kalarak intihar duygusuyla tanışır.

     

    40- Yenilgilerimize, modern psikolojiden mazaretler bulacağımıza “Ben elimden geleni yaptım ama olmadı, başaramadım, demek ki hayırlısı buymuş…” dersek daha insani olmaz mı? En azından bu cümleyle Allah"ın gözüne girip bazı günahlarımızdan arınmış oluruz.

     

    41- Hayatta kalmanın en büyük stratejisi gerektiği zaman geri adım atmaktır. Bazen olmayacak yer ve zamanlarda akla gelmeyecek aksilikler peşimizi bırakmaz ama biz bunları başarımızın önündeki engeller olarak görüp inadımızı sürdürürüz. Belki de sonu kötü bitecek bir işten Allah bizi korumaya çalışıyordur, bunu nereden bilebiliriz?

     

    42- Kişisel gelişim kitaplarında din veya ahlâk kuralları gözetilmiyor hatta onların aşılması daha hoş karşılanıyor.

     

    43- Sıradan olmak, herkes gibi bir hayat yaşamak bu çağın kabusu sanki! Çoğunluğa uyan, marjinal fikir ve davranış biçimlerine sahip olmayanlar aşağılanarak nefisleri kırbaçlanıyor. Hepimiz, yarı tanrı olmaya aday antik Yunanlılar gibiyiz…

    “Kazanma arzusundaki kişilerin, içlerinde korkuya dair ne varsa öldürmesi, tüm ayıp ve toplumsal korkularından arınması gerekirmiş…” Bizi insan yapan, kul eden, haddimizi bildiren, canavar olmamızı engelleyen korkularımız ayıplanarak çıkartılıp atılıyor. Ahlâkın da ayak bağı olduğu söylenince temiz bir vicdanla her şeyi hak ettiğimize inanıp saldırganlaşıyor ve kişisel gelişimin barbar askerlerine dönüşüyoruz.

     

    44- Mutluluğun, “Başarı” ya endekslendiği kişisel gelişim ahlâkında insan olabilmek, empati yapıp başkalarını düşünebilmek, en önemlisi vicdanınızı koruyabilmek imkansızdır. Evren ve dünya ilahi bir senaryodur, orada roller dağıtılmıştır: Kimi baş olur, kimi emir kulu olur, kimi köle, kimi efendi, kimi zengin, kimi fakir olur… Bütün işleri başaracak değiliz, hep kazanmaya gelmedik. Bir şeyden vazgeçmeden onu kazanamazsınız. Kendinizden ve sevdiklerinizden vazgeçin ki onu kazanma şansınız artsın.

     

    45- Lütfen piyasadaki “Vücut Dili” ve “Kişisel Gelişim” kitaplarına bakınız. Hemen hepsinin özü; dik yürümek ve kendinden emin görünmek üzerine kurulu. Kendinden emin olamayan kompleksli insanlara yine de eminmiş gibi davranmanın yollarını öğretiyorlar. Saçmalık bununla da bitmiyor. Aynı zamanda karşınızdaki insana da “Kül Yutmamanın Reçeteleri “ yazarak onları savaşa hazırlıyorlar. Düşmekten korkan bu insanlar yükselmek için reçete kitaplar okumaktan bıkıp usanmıyor!

     

    46- Kedinin ve köpeğin bile, kendi pisliklerini örttüğü bu dünyada bizler kendi günahlarımızın belgeleri olan “Kişisel gelişim ” kitaplarını, kasetlerini nasıl üretip, basıp, insanlara ulaştırabiliyoruz?

     

    47- Söyler misiniz lütfen; “İçimizdeki Güç”ü ve “Yüce Ben”i “Sevgi” numarasıyla, Allah"tan korkmayıp yirmi dört saat kutsarsak, nasıl O"nun yüzüne bakacağız, hayvan gibi bencilliğimizi geliştirirken ümidimizi nasıl bu kadar ayakta tutabiliriz?

     

    48- Şeytanın dervişleri kişisel gelişimcilere göre; semavi dinler insanları mutsuzlaştırıyor, tüketime engel olduğu için depresyona sürüklüyor. Oysa hep başarıya, kazanmaya kilitlenmiş tüketici modern insan “Rızık ve yarın korkusu”yla teker teker çıldırıp gidiyor.

     

    49- Adam gibi hayal kuran bir kişi kalmadı. İsteklerimiz, hayallerimiz bizi aşan psikopatik biriktirme hırsıyla ambalajlanmış. Bütün samimiyetiyle yemin ederek, “Kral ya da Başbakan olmak istemeyen ” birine rastladınız mı hiç?

     

    50- Kapitalizm, performans yönetimi, başarı sanatları, kişisel gelişim koçları ucuz market kitapları ve küçük reçetelerle hepimizin “Başbakan ya da Kral”  olmak için yeterliliğimizi fısıldayıp inandırıyorlar.

     

    51- Mutluluk ve Zenginliğin gücüne tapanlar, elimizden “Yaşadığımız hayattan memnun olmak” erdemini aldıklarından beri insan olarak kulluğumuzu unutup isteklerimizde haddimizi aştık.

     

    52- Kapitalizm Çağı"nda her şey pazarlama olduğu için satışları arttıran, çeken, büyüleyen, ürün ambalajlama sanatı, gövdesine tutunan, kendi vücudunu da fabrikasının, dükkânının bürosu gibi döşeyen tipler peydah oldu.

     

    53- Giyimi iyi olan bir insanın saygıdeğer olmasını hangi bilimle temellendiriyorsunuz? Halifemiz, Hz Ömer; ümmetin parası çar çur olmasın diye dokuz yamayla dolaşırdı ama Roma kumandanları onun karşısında titrerlerdi!

     

    54- Elbisemizdeki yamalar namusumuzun, haysiyetimizin madalyalarıdır! Takının, Altının, ipeğin, gösterişin yasak olduğu İslam dinine bağlı bu çocukları, niçin “Kişisel Gelişim” adı altında, şeytanın arkasından koşturuyorsunuz? Şimdi sanatçının, alimin karnını doyuramayanına “Başarısız Entel ” diyorsunuz! İpekli kravatlarınıza bakmaktan, ilmimizin madalyaları olan yamalarımızı göremiyorsunuz ki?

     

    55- “İnsan, tıraşı bile kendisine saygısı olduğu için olurmuş…”  Tabii; sakalı sünnet olduğu için uzatmazsanız, tıraşı da kendinize olan saygıdan olursunuz, haklısınız : )))

     

    50- Bizim buralarda “Çulu değişti ama eşek aynı eşek!” diye kişisel gelişim karşıtı  bir laf vardır. Hatırlatayım da içimde kalmasın? Biz içimizi böyle  temiz tutuyoruz… Sizin gibi şeytanlara “Şeytan!” diyerek : )))

    Peygamberlerin; siyah gözlükleri, son model arabaları, düzgün fizikleri yoktu ama onlar, sağlam ve faydalı öğretileriyle binlerce yıla damga vurdular. Karşımızdaki insanlara ve kendimize güven veren çulumuzla psikolojimizi kurtarmanın aptallığına “İmaj” dediğimiz günden beri sahtekâr ruhlarımızla günahkarlıklarımızı çoğaltıyoruz.

     

    56- Cebinde beş kuruş olmayan adamlar; telefon markalarını, kiralık araba ve pahalı giysilerini sahte çek gibi kullanarak ticari, duygusal dümenler çevirip günlerini kurtarırlarken kaç safın canı yanıyor, Kimbilir?

     

    57- Peşine düştüğün dava ne kadar büyükse, sen de o kadar yaralanırsın. Toz, toprak içinde kalırsın. Yüzün sürtünür. Dalga geçerler, alay ederler, taşlarlar. Doğru bildiği yolda durup dinlenmeden direnenler bir gün elbet kazanırlar. Hep kazandılar. Hep kazanacaklar.“Bende karizma yok abi.” diye kandırma kendini ya da “Sende karizma yok.” diyenlere kulak asma, işine bak.

     

    58- Beyinde akıl olsaydı bu kadar çalışır mıydı : )))  Hindistan"da  beyninin % onunu, on beşini kullanmayı beceren gurular incir ağacının altında medite olmuş, suya bakıyor. Ya siz? % üçle beşle gece gündüz elinizde çek senet koşturup duruyorsunuz! Modern dünya, bilemediğimiz konular hakkında sesli olarak geviş getirmemize “Yorum” diyor…

     

    59- “Konuşmalarınızda yenilmeyin, cahil göründüğünüz an güven kaybına uğrarsınız, kimse kendisinden güçsüz birini dinlemek istemez, oysa siz daha fazla bildiğiniziz ispatlayamazsanız karşınızdaki müşteriyi kaybedersiniz…” diyor… Bakalım Nur Suresi 21. ayette Allah ne diyor: “Ey iman edenler! Sakın şeytanın izinden gitmeyin. Her kim şeytanın peşinden giderse bilin ki o kendisinden hep fena, çirkin ve meşru olmayan şeyleri yapmasını ister.”

     

    60- Gaybı bilmek değil, gaybı deşifre etmek, pazarlamak yasaktır. Bilmemek rahatlıktır ama bilmenin yükünü çok az insan taşıyabildi. Bugün herhangi bir köşe yazarı yılda üç yüz makale yazar ve biri tutunca, elindeki kutsal fotokopilerle: “Bakın ben söylemiştim!” diye kanal kanal gezerek kahinliğini ispatlayıp fiyatını arttırmanın yolunu arar. Kişisel gelişimciler, stratejistler, politikacılar ve köşe yazarlarının hemen hepsinin avuçlarında sakladıkları bir sır var…


    Tarih: 17:00, 19/12/2008 Kategori: Kitap
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    Mutluluğun Formülü


    Yaşadığımız zamanlar uzun bir gece yürüyüşü gibi geliyor bana. Hepimiz korkuyoruz. Zifiri karanlıklar, bu çağın insanını sarsıyor. Küçücük loşlukların peşinden koşarken, yürek dolduran aydınlıkları kaçırıyoruz.

     

    Hiçbirimiz, anlayacak kadar dinginleşemiyoruz bir türlü. Öylesine yüzeysel yaşıyoruz ki her şeyi, kaçırdıklarımızdan haberimiz bile olmuyor. Küçük üzüntülerle, minicik sevinçler kol kola verip tüketiyorlar yaşamımızı.

     

    Biz, içimizde inanılmaz bir boşlukla; savrulup duruyoruz çocukluktan gençliğe, olgunluktan ihtiyarlığa doğru. Üstelik inanılmaz bir memnuniyetsizlik hastalığına yakalanmışız ve bilmediğimizden, bütün tedavi olanaklarını reddediyoruz.

     

    ‘Çıldırır gibi olmak’ modasına meftun bulunan herkes gibi, bir çıkış yolu arayışımız sürekli bizi yokuşa sürüyor. Kolay olanını göstermek istemeyen toplum mühendislerine, inanmaktan başka çaremiz olmadığını düşünmemizi istiyorlar.     

     

    Oysa var! Ben bunu keşfettikten sonra, içimdeki saklı hazinenin farkına vardım. Bu çağda huzur bulmanın yolu, bütün zorlama tedbirleri reddetmekten geçiyor.

     

    Hiç Kuran-ı Kerim okudunuz mu bilmiyorum. Büyük ihtimalle evinizin en ulaşılmayacak noktalarından birinde bir meal vardır. Ve siz, mutlaka zamanın birinde onun birkaç sayfasını çevirmiş ve sonra tekrar yerine bırakarak hayatınıza devam etmişsinizdir. Ben de uzun yıllar aynen böyle yaptım. Sonra bir gün, birkaç ayeti dikkatle okumak şansına eriştiğimde, hayatımı sarsan yanlışlıklardan nasıl kurtulabileceğimin reçetelerini sunan bir kaynağı, yıllarca görmezden gelmenin acısı doldu yüreğime. Okumadığım, büyük bir saygıyla en erişilmez yerden indirip hayatıma sokmadığım kitap, yaşamıma girdikçe içimdeki inanılmaz boşluğun küçüldüğünü, müthiş bir hayretle gözlemledim.

     

    Ben bir din âlimi değilim. Eğitimim, Kuran-ı Kerim’i tefsir etmeyi ya da onu Türkçe anlamlandırmayı asla mümkün kılmıyor. Bu kitapta okuyacağınız her şey, benim bir ayetle başlayan düşünme serüvenimin yazıya aktarılmasından ibaret.

     

    Bir ayetin ardından tefekküre dalarak başlayan rüya, kırk ayetin peşinden koşturarak bu kitaba dönüştü.

     

    Bu ilk kitapta toplanan yüce Yaradan’ımıza ait sözler, geniş bir genellemeyle; bu asırda nasıl huzur bulabileceğimizi, mutluluğun yollarını, insan ilişkilerinin düzene girmesi için yapılması gerekenleri anlatan ayetlerden seçildi. Aklımıza takılan her şeyin mutlaka cevabının bulunduğu yüce Kitabımızın, bu kitaba konu olan her bir ayetinin, benim ruh dünyama yansımalarını okuyacaksınız. Umulur ki, bu okuma sizi kaynağa ulaştırır ve ne muhteşem bir başucu kitabımız bulunduğunu size bir kez daha hatırlatır. Umulur ki, sizinle Kuran-ı Kerim arasında yeni bir kaynaşmanın, küçücük bir parçasını oluşturur bu kitap.

     

    Doğrusu daha bebeklikten başlayarak babamın ve rahmetli annemin bana Kuran’ı sevdirme telaşlarının beni çok sevmelerinden kaynaklandığını, bunca yıldan sonra daha iyi anlıyorum. Yüce Yaradan’ımızın, bize Sevgili Peygamber’imiz aracılığıyla yolladığı kitabımız, elbette benim küçük kafamın alabileceği bir derya değil. Ancak bu kitapta, o ummandan birkaç damlanın, benim hayatımı nasıl bir hale soktuğunu anlatmaya çalıştığım denemeler yer alıyor.

     

    Umarım bu küçük kitap sizin içinde, tefekkür kapılarını açan bir anahtar olabilir.

    / İrfan Gürkan Çelebi

    http://www.irfangurkancelebi.com

     

     

    Mutluluğun formülü 40 ayette saklı

    Takvim'de yazdığı aşk yazılarıyla tanınan İrfan Gürkan Çelebi, “Vahiyden Kalbe” adlı kitabında mutluluğun formülünün Kur’an-ı Kerim’deki 40 ayette buldu. İşte o ayetler: 

     

    Takvim gazetesine yazdığı aşk yazılarıyla tanınan İrfan Gürkan Çelebi, farklı bir kitap hazırladı. Çelebi, “Vahiyden Kalbe” adlı çalışmasında yıllardır bulunamayan mutluluğun formülünün Kur’an-ı Kerim’deki 40 ayette saklı olduğunu söylüyor.

     

    ‘Mutluluğun formülünü bulmanın binbir yolu’na dair bugüne kadar yüzlerce kitap yayınlandı. Birbirinin kopyası olan bu kitaplar yayınlanmaya da devam ediyor. Oysaki yazar İrfan Gürkan Çelebi, bunlara hiç gerek olmadığını düşünüyor. Mutluluğun formülünü veren kitap, 1400 yıl öncesinden insanoğluna zaten gönderilmişti. Birçok filozofun, edebiyatçının sözlerine kulak verip mutluluğun peşine düşen insanlar, Yüce Yaratan’ın tavsiyelerini yıllarca göz ardı etmişlerdi.

     

    Çelebi’ye göre Aristo’yu, Rousseau’yu, Shakespeare’i çok iyi bilenler, aslında kendilerini herkesten daha iyi tanıyan Yaratıcı’nın mutluluk önerilerini araştırmadılar. Belki de merak etmediler. Aslında Kur’an-ı Kerim mutluluğun başucu kitabıydı. İşte Çelebi, Kur’an-ı Kerim’i anlamakta zorlandığını söyleyen, aralarında bir uçurum olduğunu zanneden, onu hiç eline almayanların okuması gerektiğini düşündüğü bir çalışma hazırladı. “40 Ayet Tefekkürü Vahiyden Kalbe” adlı kitabında insan ilişkilerinde başarılı ve mutlu olmanın yollarını anlatan 40 ayeti bir araya getirdi. Kitabın en önemli özelliği, bu ayetlerin edebi bir dille açıklanması. Kitaptaki edebi incelik, öncelikle denemelerin başlıklarında görülüyor. Mesela, güvenilir olmanın önemini anlattığı Mücadele Sûresi’nin 7. ayeti, “Yılan ıslığı kadar sessiz fısıltılar” başlığıyla, Fatır Sûresi’nin 19-22. ayetleri ise “Lütuf kapılarını çalmayan elbet cudamdır” başlığıyla açıklanmış.

     

    Çelebi, “Bu, kesinlikle bir din kitabı değil. Edebi dille ve deneme tekniğiyle yazıldı. Böyle bir kitap yazmamın nedeni, bunalım geçiren günümüz insanının yani benim bir çıkış yolu arayışı.” diyor. İrfan Gürkan Çelebi, aslında yazar, yönetmen ve oyuncu. 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde dramatik yazarlık eğitimi almış. TiyatRol İstanbul’un genel sanat yönetmeni. Takvim gazetesinde köşe yazıları yazıyor. Uzun yıllar radyo programcılığı yapmış.

     

     

     

    Çelebi’nin ayetlerden çıkardığı mesajlar

     

     

    İsra 37: Kibirli olma, alçakgönüllü davran.

    Müddesir 1-5: Kendini fazla abartma.

    Tekvir 25-27: Her şeyin üstesinden gelemeyeceğini asla unutma.

    Bakara 156: Çaresizlik tuzağına düşme. Her zaman bir umut ışığı olduğunu aklından çıkarma.

    Beled 5-6: Her şeye hakim olmak için uğraşıp hayatı yaşanmaz hale çevirme.

    Hucurat 10: Büyüklük kompleksine kapılıp, insanları ezerek arkadaşlarını kendinden uzaklaştırma.

    Muhammed 7: İyiliği karşılık beklemeden yap.

    Rum 21: Tek başına mutlu olunamayacağını bil. Çevrenin mutluluğu için gayret göster.

    Vakıa 83-87: Ölümden korkmak yerine, ölüm gerçeğiyle yüzleş.

    Bakara 263: Yaptığın iyilikleri unut. Anlatarak onları kıymetsizleştirme.

    Furkan 63: Sana yapılan kötülüğün karşılığını vermek yerine. Öfkenin dinmesini bekle.

    İnşirah 1-3: Seni huzursuz edecek işlerden uzak dur. İhtirasını törpüle.

    Maun 4-5: Eleştirinin keskin bir bıçak olduğunu unutma. Söyleyeceklerini iyi tart.

    Mücadele 7: Hiçbir sırrın sonsuza kadar gizli kalamayacağını unutma.

    Rahman 7-9: Çıkarcı olma. Adil davran.

    Tekasür 1-2: Kibrine yenilip hep daha fazlasını isteyerek hayatını zehir etme.

    Tevbe 40: En zor zamanda bile kesinlikle ümitsizliğe kapılma.

    Fatır 19-22: Senden iyi durumda olanlara bakıp üzüleceğine, senden zor durumda olanları görüp ahatla.

    Fecr 27-28: En sevdiğin şeyleri, başkalarıyla paylaşmanın keyfine var.

    Hakka 33-35: Hayatının vazgeçilmezleri olsun. Onları küçük çıkarlar için asla feda etme.

    Haşr 10: Muhatabına güvenmek istiyorsan, önce sen güvenilir ol.

    Kalem 1-2: Yazdıklarının ve yaptıklarının peşini bırakmayacağını unutma. Gücünü insanların yararına kullan.

    Münafıkun 4: Bencil olma, tebrik etmeyi bil.

    Saff 2: Yalandan uzak dur.

    Yusuf 32-33: Modern hayatın çarpıklaştırdığı kadın-erkek ilişkilerinin, hayatını esir almasına izin verme.

    Ankebut 41: İyi bir dostun, paha biçilmez olduğunu aklından çıkarma.

    Al-i İmran 92: İyilik yapma arzunu, şarta bağlama. Vermek almaktan daha büyük bir ihtiyaçtır, asla unutma.

    En’am 50: Önyargılarla hayatı kendine zehir etme.

    En’am 60: Bildiklerinle açıklayamadığın şeyler, hayatının kâbusu olmasın.

    Felak 1-5: Korkuların tutsağı olarak yaşamaktan vazgeç.

    Hacc 46: Kendini, hep daha iyiye ulaşmak zorunda olduğuna koşullama.

    İbrahim 42: Merhametli olmaktan asla vazgeçme.

    İsra 23: Anne ve babana ‘off‘ bile deme.

    Nisa 149: Kendini sürekli övmekten uzak dur.

    Yunus 12: Vazgeçilmez olmadığını kabul et.

    Enfal 56: Sözünüzde durmamanın utanç verici olduğunu aklından çıkarma.

    Furkan 43: Heveslerini kendine ilah edinme.

    Necm 3: İnanma duygunu diri tut.

    Nisa 58: Karar verirken, vicdanının sesini duymazlıktan gelme.

     

    /Zaman-Cumartesi

     


    Tarih: 15:19, 14/6/2008 Kategori: Kitap
    Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı

    Nejat Turhan'ın 'Öküzler Kitabı',


     

     

     

    /Sadık Yalsızuçanlar 

    Nejat Turhan'ın, 'Yararlı Bir İnsanlık Hali Olarak Hadımlığın Anatomisi' diye balıklandırdığı Öküzler Kitabı, 'uyduru' türünden. Belli ki yazar, bu insanlık durumuna ironik yaklaşacak. Kitabın türünü 'uyduru' diye nitelemesi, bize 'ne gülüyorsun anlattığım senin hikâyen' diyerek bir sorunu anlatacağını yeterince gösteriyor.

     

    Nejat Turhan'ın daha önce Hüve Şanghay adlı öykü kitabını okumuştum. Sıkı bir hukukçu olduğunu belgeleyen çok sayıda makale ve yazınsal denemesinin yanı sıra Turhan'ın Martin Heidegger'den çeviriler yaptığını da biliyoruz. Yazar, Hüve Şanghay'da gösterdiği öykü anlatma performansını, Öküzler Kitabı'nda doruğa çıkarmış görünüyor. Kitap, yazarın dostu olan ve büyükşehir sınırları içerisinde noterlik yapan Vahdet Bey'in, memleketinden ziyaretine gelen 'hayvan profesörü' Bahri Berr'in, yazarın zihninin kuytularına birikmiş olan eleştirel malzemeyi ateşlemesiyle başlar. Berr hoca, 'öküz diye boğanın burulmuşuna derler' deyince, Öküzler Kitabı'nın ilk alevi kıvılcımlanır.

     

    Bu evrensel metafor, Turhan'a, evrensel ve trajik bir insanlık durumu olarak (zihinsel) hadımlaş(tırıl)ma süreçlerinin ve yol açtığı sonuçlarının kapılarını aralar.

     

    Ve yazar kalemini keskin bir kılıç gibi sallamaya başlar.

     

    Kitabın içindekiler bölümüne göz attığımızda karşımıza son derece ilginç başlıklar çıkıyor: Madem öküz boğanın asli işlevlerini ve kimliğini yitirmiş durumudur o hâlde işe bu süreci tetikleyen işlemle, bu işlemin teknik ve tarihsel süreciyle koyulmak gerekecektir: 'Burmaya ve Burulanlara Dair.'

     

    Ardından diğer ara başlıklar sökün eder: 'Buruk bir burma öyküsü, burma makinası, burmanın hikmeti, frengistanda ve bizde burmacılık' vs. Bu bölümde yazar, hem kitabın yazılışına kaynak olan olayı ve kişileri anlatır hem de soruna genel bir giriş yapar. Bu 'genel' giriş, bir bakıma Öküzler Kitabı'nın mottosudur. Çünkü sonraki bölümler, bu girişin açımlanması ve ayrıntılandırılmasıdır, dense yanlış olmaz.

     

    Sosyolojiden edebiyata...

    Girişten yazarın dilinin ne denli ironik ve 'incelmiş' olduğu sıradan bir okur tarafından bile rahatlıkla ayrımsanabilecektir. Tam da burada vurgulanması gereken bir başka niteliği, hukuktan sosyolojiye tarihten dine felsefeden edebiyata inanılmaz bir çeşitlilikte ilgi ve bilgi alanlarına vakıf olduğudur. Önümüze getirdiği malzeme ve bu malzemeyi kurgulayış biçimi bizi bir araştırma/deneme kitabı mı yoksa bir postmodern roman mı okuduğumuz konusunda şaşırtmaktadır. Sorunu en netameli yanlarıyla sansürsüz biçimde ele alan Turhan (gerçi metinde alttan alta ahlâki bir kaygının yedekte taşındığı görülmektedir) neşteri yaranın en çok cerahatlandığı yerlerine şiddetle vurmaktan çekinmez.

     

    2004'ün 'ılık bir mayıs günü'dür. Havalar henüz ısınmaya başlamıştır. Ne ki akşamları soğuyan havaya dayanabilmek için gündüz güneş altında da kabanla dolaşmaktadır. Beyoğlu'nda sırtında kitap dolu bir çantayla yürürken olay başlar. Dostu Vahdet Bey arar. Taksim meydanında buluşurlar. Vahdet Bey, yanında 'hayvan profesörü' Bahri Berr olduğu hâlde gelir. Öküzler Kitabı'nın mottosu, bu buluşmada çarpar Turhan'a: 'Öküz diye boğanın burulmuşuna derler.' Yazarı dinleyelim: 'Bu, basit gibi görünen ama Öküzler Kitabı boyunca türlü açılımları ortaya çıktıkça bütün bir insanlık hayatını içine sarıp sarmalayan cümlenin benim hayatım için de bir dönüm noktası oluşturacağını o zaman bilemezdim. Yine de belli belirsiz bir sezgiyle Bahri Bey'i bu konu üzerinde konuşturmaya devam ettim.'

     

    Yazar, zihninin tavanına asılı bu cümleyle ve dostlarıyla Cafe Majestic'e doğru ilerlerken aslında Öküzler Kitabı'nın çatısı çatılmaya başlamıştır: 'Aklımdan, halayıklar, Amicis'in yaklaşık bir buçuk asır önce Galata köprüsünden telaşlı adımlarla geçerken büyük bir hüzünle izleyip rapor ettiği zenci hadımlar, Nin'in öykülerinden bu yana içimizden biri gibi aramızda dolaşan hünsalar, Becket'in Godot'yu beklemesi gibi ömrünü Mehdi'yi beklemeye adamış genç Müslümanlar, en büyük arzusu kitabının kapağına yerleştirdiği yüksek ökçeli terlikleri ayaklarına geçirerek İstiklâl Caddesi'nde dolaşmak olan şair ve yazarlar, gençlik ve zekalarını matematik olimpiyatlarına hazırlanmakla tüketen müstakbel kurtarıcılarımız, gazetecilik ve yayıncılık yapıyorum zannıyla kitlelerin büyük enerjilerini buran abilerimiz, genel ahlâk ve fazilet yanılsamaları içinde çevresinde çiçek gibi tomurcuklanan güzelliklere öldürücü bir iç geçirmeyle sırtını dönerek gerçek bir burulma yaşayan yaşıtlarımız geçiyordu. Bir yandan da Öküz adlı nefis mizah dergisini yayımlayanların nasıl bir konudan ilham aldıklarını idrak ediyordum.'

     

    Öküzler Kitabı, hadımlığın kavramsal çerçevesiyle sürer. Sözlükler arasında bizi ilginç bir geziye çıkaran yazar, köktenci, erken ve geç hadımlaştırma türleriyle tanıştırır. 'Etimolojik Laf Kalabalıkları' başlıklı bölümde son derece aydınlatıcı ayrıntılar verir. Yatak odasına niçin 'uyku odası' dendiğinden, 'haya'ları burulmuş olanın 'hayasız' olacağı yönündeki düşünceye kadar birçok gönderme, sorunu sürekli en kritik yönleriyle göz önüne serer.

     

    Dı (the) hadım

    Hadımlığın tarihine ilişkin genel başlığın altında şu sorunlara değinilir: Ceza ve tedavi amaçlı burma, rızasıyla burulanlar, İslam ve hadımlaştırma (bu bölümü özellikle okumanızı öneririm), Anadolumuz ve hadımlık (bunu da), Hindistan'ın hijraları, Hıristiyanlıkta hadımlık, Rasputin, dı (the) hadım (bu bölüm tadından okunmuyor), hadımlar ve kuyrukluyıldızlar, Kastraitler (en ilginç bölümlerden biri daha), burulmanın dayanılmaz boşluğu! (bu bölümde Turhan, zihnini alabildiğine yorduğu ve iyi ki karıştırdığı okura hem bir 'rahatlama' sağlamak hem de anlattıklarını bir telkin üslubundan çok bir öneri ve yeniden düşünme diline tümüyle dönüştürmek üzere ironik dozu yükseltir. Özellikle bu bölüm bize 'ne gülüyorsun anlattığım senin hikâyen' demektedir.

     

    Öküzler Kitabı'nda daha neler yer alıyor? Neler almıyor ki! Bakar üzerine çeşitlemeler, Bakara sûresi, tilki meselesi (ki bu bölümde kitabı yalnız okurken kahkahalarınızı tutabilmeniz olanaksız. Hani dışarıdan biri izlese size kesin olarak deli diyebilir. Boğaların öküzleşince ineklere ne dediğine ilişkin sorunun yanıtı ise gerçekten insanı yere sermeye yetiyor. Derken öküz edebiyatından çeşitlemeler bizi karşılıyor. Bir Azeri masalı var ki ömre değer. Tabii sorun öküz(leşme) olur da burçlardan söz edilmez mi? Öküz burcu, 'gökteki öküzler ve yerdeki eşekler' başlığıyla açılır. Kitabın en çok sevdiğim, 'Milli Eğitim ve öküzler burcu' başlıklı bölümünden alıntılayacağım bir cümle, sanırım soruna ve yazarın yaklaşım biçimine ilişkin yeterli ipucu verecektir: 'Bence eğitim meselesinin içinde bulunan devlet büyüklerimiz ve üniversiteler üzerinde mutlak, vazgeçilmez boyunduruk hakikatını haiz olan YÖK'ümüz burçlar, hususan öküz burcu konusunda bir dizi bilimsel araştırma ve inceleme yaptıraraktan öğrencinin kendi temel karakteristikleri konusunda daha fazla enformasyon sahibi olmasını tez elden temin etmelidir.'

     

    Öküzler Kitabı, öküzleş(tiril)meye ilişkin bir 'dekonstrakşın' (yazarın dilsel tasarrufları, ironik yaklaşımını desteklemenin yanı sıra, Türkçenin özgül sorunlarına da genel ve sıkı bir gönderme amacı taşıyor. Bu amaçla bir yandan okuru 'lezzetli' ve zengin bir Türkçeyle buluştururken diğer yandan özellikle yabancı kavramları Türkçe telaffuzlarıyla vererek, özellikle sosyal bilimler alanında yaşanan bir özentiye de neşter vurmuş oluyor. Bunun yanı sıra çok sayıda argo sözcük ve gündelik sıradan kullanımlar karşımıza çıkıyor. Tüm bunlar, Öküzler Kitabı'nın gerektirdiği özgün bir anlatımın gereği olarak yapılıyor. Kitap, Oturan Boğa ile bitiyor. Yazar, tarihin kaydettiği en büyük (gözükara, cesur ve ilkeli) boğaların küçük bir listesini veriyor. Kimler yok ki listede! Öküzler Yatağı Kulübü Manifestosu ise düşünmekten, üzülmekten, kışkırtılmaktan ve gülmekten bitap düşmüş olan okura son darbeyi indiriyor. Nejat Turhan'ın Öküzler Kitabı, bir alt metin olarak 'Boğalar Kitabı' biçiminde de okunabilir.

     

    Yazar, zihinsel hadımlaş(tırıl)manın trajik öyküsünü bize anlatırken, bir boğa olarak kalmanın değerini ve güçlüğünü de aktarmış oluyor.

     

    Öküzler Kitabı

    Nejat Turhan, Akis Kitap, 2005, 189 sayfa.

    www.sadikyalsizucanlar.net/.../okuzlerkitabi.htm

     


    Tarih: 00:59, 24/11/2007 Kategori: Kitap
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    Türk Dış Politikası


    21. Yüzyılda Türk Dış Politikası

    Yazar Adı Editör: İdris Bal

    ISBN 975-591-489-7


    Açıklama  Bu kitap, soğuk savaş sonrası dönemde dünyadaki değişimleri, eğilimleri, yeni durumları,değişen parametreleri dikkate alarak, Türk dış politikasının bu yeni dönemde ne gibi gündemlerle yüz yüze geldiğini, farklı bölgelerle, dünyadaki farklı güç odaklarıyla ilişkilerini ne doğrultuda geliştirmeye çalıştığını, bu yeni dönemin Türkiye’nin önüne koyduğu yeni hareket sahalarının neler olduklarını ve buna karşılık yeni dönemin Türk dış politikası için ne gibi handikaplar, zorluklar ortaya çıkardığını analiz etmeyi amaçlamaktadır. 33 bilim adamının bu çalışmada toplam 39 makalesi yer almaktadır. www.nobelyayin.com/detay.asp?id=144

     


     

    Bir Fıkra: DIŞ POLİTİKA

     

    Abdullah Gül, Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturunca, bürokratları çağırmış ve "Bana, ülkelerin dış politika anlayışları hakkında bir rapor hazırlayın" demiş.

     

     İki gün sonra bir dosya getirmişler önüne. Bakmış, içinde tek bir yaprak ve üzerinde 10-15 satır yazı. Önce şaşırmış ve "Bu ne?" der gibi dudaklarını büzmüş, sonra okumuş. Rapor şöyleymiş;

     

    "Suudi Arabistan'ın Riyad şehrinde, farklı ülkelerden gelen bir turist grubu, bir dinlenme yerine giderek buz gibi kola ısmarlamışlar. Kolalar gelince bardaklarında birer karasinek olduğunu fark etmişler.

     

    İNGİLİZ, başka bir bardakta yeni bir kola istemiş.

    İSVEÇLİ, aynı bardakta yeni bir kola istemiş.

    FİNLANDİYALI, sineği bardaktan çıkardıktan sonra kolayı içmiş.

    RUS, kolayı sinekle birlikte içmiş.

    ÇİNLİ, sineği yemiş, kolayı içmemiş.

    YAHUDİ, sineği yakalayıp Çinli'ye satmış.

    JAPON, değerlendirilmek üzere, sineği Tokyo'ya göndermiş.

    YUNAN, kolanın yarısını içtikten sonra itiraz ederek yeni bir kola istemiş.

    NORVEÇLİ, kolayı içtikten sonra bardaktaki sineği balık yemi olarak kullanmış.

    İRLANDALI, sineği ezip kolayla karıştırmış ve İngiliz'e içirmiş.

    AMERİKALI, 5 milyon dolarlık tazminat davası açmış. Arabistan hükümeti, özür dileyerek, 10 milyon dolar tazminat ödemiş.

     

    Bakan, bıyık altından gülerek rapordan hoşlandığını belirtmiş. "İyi, güzel de, bu turist grubunun içinde bizden biri yok muymuş?" diye sormadan edememiş. "Varmış efendim" diye cevaplandırmışlar. Bakan devam etmiş, "Peki, o zaman, O ne yapmış?". Bürokratlar birbirlerinin yüzlerine bakmışlar. İçlerinde en tecrübeli olanı, bir adım öne çıkıp, cevap vermiş ,

     

    "TÜRK, olayı şiddetle kınamış.

    ------------------------------------------------------------------------------ 

    Not: Bu fıkrayı Ahmet FIRAT göndermiş. Kendisine teşekkür ederiz.

     


    Tarih: 13:31, 16/11/2007 Kategori: Kitap
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    Bu Taşı Al Sevgiliyi Cehenneme Yolla



    Yazarın aşk üzerine yazdığı bu son kitabı şu an piyasada bulunan birçok aşk kitabının tersine aşkın zararlarından, aşkın kullanım biçimine ve aşkın oluşturduğu köklü önyargılara kadar geniş bir açıdan insanlığa parlak bir ışık tutmakta… kitap; Allah Aşkı, evliliklerin nasıl sağlamlaştırılabileceği, aldatma, insandaki potansiyel aşk enerjisi gibi bir çok değişik konuya da yer vermiş bulunuyor...

     


    Sevdin mi Mecnun gibi sevip düşme çöle..

    Sevdin mi Ferhat gibi sev hiç olmazsa;

    git dağ del, su getir köyüne de aşkın bir işe yarasın...


     

    “Fi tarihinde adamın biri bir kızı sevdi. Kız adamı hiç sevmedi. Adam kıza sürekli güzel sözler söyledi. Kız adama hiç güzel söz söylemedi. Adam çok üzüldü. Kız hiç oralı olmadı.

     

    Adam kızı bırakmak istiyordu; ama bırakamıyordu. Çünkü bırakmaya kalktığında içinde, tam göğüs kafesinin altında derin bir sızı oluşuyordu. Canı yanıyordu. Kıvrana kıvrana ağlıyordu her gece. Söylediğine göre ölüm acısı gibi bir acıydı kızın ona çektirdiği.  Aldı başını gitti adam. Bir adamla karşılaştı. Nerede olduğunu karşılaştığının kim olduğunu bilmiyordu adam. Aklı gitmişti.

     

    -Senin derdin nedir? Diye sordu yabancı adama. Adam uzun uzun anlattı. Zaten kimi görse ona anlatıyordu derdini. Yabancı tam 40 gün 40 gece dinledi genç adamı. 40. gün sordu adam yabancıya,

     

    -Sen kimsin?

    Gülümsedi,

    -Kim olduğumu boş ver! Sen sadece dediğimi yap, bütün acıların dinsin.

    Dedi.

     

    Adam sessizlerin en sessizi oldu bir anda. Yabancı anlatmaya devam etti:

    - Bak delikanlı. Senin de içinde tıpkı diğer insanlarda olduğu gibi, sevgi diye bilinen bir yaşam kaynağı var ve sen sevmek zorundasın. Kimi sevdiğin önemli değildir. Sevgin önemlidir. Sevgini bir şeye yansıtmazsan şimdi olduğu gibi her gece kıvranmaya ve acılar çekmeye devam edersin. Bağrın kanar. İçinde tarifsiz bir boşluk oluşur. Dedikten sonra sırtında taşıdığı ve üzerinde ‘Kashna’ yazan o çantadan minik siyah bir taş çıkardı.

     

    -Al bunu. Bunu sev sevilmediğinde. Buna anlat dinlenilmediğinde. Bununla dertleş dostların kaybolduğunda. Bunun adı ‘Bağır Taşı’ ihanet etmeyen, hep dinleyen hiç gitmeyen.  Sadakatiyle tüm sevgililerden daha sadık olan, aldatmayan o taş bu. Önce buna inan. Sonra canını sıkan biri olursa zihnindeki o cehenneme yolla onu ve bas bu taşı bağrına, bununla dertleş. Bununla konuş. Tüm sıkıntıların bitecek”

     

    diyor ve devam ediyor, "bağrıma taş basarım" diyenlere hitap eden kitaptan alıntıladığımız öykü...

     

    Erdal Demirkıran Kimdir?

    Onu okurlar ilk kez 2002 yılında Ben Dünyanın En Akıllı İnsanıyım adlı kitapla tanıdı ve bir hayli sevdi. 2004 yılında İflas Etmenin Yolları adlı kitabını yayınladı. Dünyanın En Akıllı İnsanı'ndan Masallar  adlı kitabının ardından 2006 yılında Sadece Aptallar 8 Saat Uyur adlı kitabıyla bir kez daha zekasını konuşturan yazar hemen ardından aynı yıl Yerim Seni ÖSS, adlı eseriyle öğrencilerin ufkunu açan bir metne imza attı.

    Kıvrak kalemini bu yıl terkedilen sevgililer için konuşturan Erdal Demirkıran, sevginin gücünü ve yönlendirileceği kaynağı sorgulayan Sen Şimdi Gidecen ya Cehennem’in Dibine Git Ben Bağrıma Taş Basarım adlı eseriyle bir kez daha karşınızda. Eserin başlığı ilk başka gerçekten sevenler için itici gibi gelebilir ama işin icinde "Dünyanın en akıllı adamının" zeka oyunları olduğunu göz önüne aldınığınız zaman başlığın aslında masum olduğunu fark edebiliyorsunuz.. Sevgi üzerine kafa yoruyorsanız, sevdanın anlamı ve sevgili dediğinizin vefasızlığından dertliyseniz ve sizi rahatlatacak, keyfinizi yerine getirecek metinler arıyorsanız, Dünyanın en akıllı adamı bir kez daha emrinizde..

     

    Bağır taşı hediyeli olan Sen Şimdi Gidecen ya Cehennem’in Dibine Git Ben Bağrıma Taş Basarım  adlı kitabı aldığınızda taşın ne işe yaracağını merak ediyorsunuz ilk başta. Kitabı bitirdiğinizde ise o taşın aslında gerçekten değerli olduğunu fark ediyorsunuz..

     

    Meraklısı için kitabın bölümleri şöyle:

     

    Birinci Bölüm : Aşk Hakkında Her şey

    Kitabın birinci bölümünde Erdal Demirkıran enine boyuna aşkı tartışıyor. Fakat aşkın enini de boyunu da abartanlar için sınırların ötesine geçmeyi de ihmal etmiyor

     

    İkinci Bölüm : Evlilik Hakkında Herşey

    Yazar bu bölümde evlilikle ilgili tüm bilinenlerin ötesine geçerek, yeni bir şeyler söylemek ihtiyacı hissetmiş...

     

    Üçüncü Bölüm : Cehennem Hakkında Bazı Şeyler

    Zihinde oluşturulan bir Cehennemle aşk acısına yepyeni bir çözüm üreten Erdal Demirkıran, birçok insanın acısını mutluluğa dönüştürebileceğini gösteriyor..

     

    Kitabın son bölümünün adı  daha da ilginç ve hediyeniz olan taşın önemini burada fark ediyorsunuz:  Bağır Taşı.. Yazar bu bölümde kitap boyunca size neler anlattığını hatırlatıyor ve bağır taşınızı elinize alıp düşünmenizi sağlıyor...  Erdal Demirkıran'ı tanıyan ve üslübunu sevenler kaçırmasın, kim bu adam yahu diyenler mutlaka göz atsın, Aman bana ne sevgiden, aşktan, diyenler kitabı eline bile almasın...

     

    Kitabın nasıl bir aşkı savunduğu ise şu cümlerlerle gayet net şekilde veriyor:

    Sevdin mi Mecnun gibi sevip düşme çöle.. Sevdin mi Ferhat gibi sev hiç olmazsa; git dağ del, su getir köyüne de aşkın bir işe yarasın...

     

    Keyifli okumalar dileriz...

     

    Kitapla ilgili teknik bilgiler ve internet üzerinden sipariş şartları:

    http://www.ilknokta.com/V2/Pg/MetaDetail/Number/41893.htm

     


    Tarih: 17:55, 13/11/2007 Kategori: Kitap
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    Tüketim Kültürü


    Tüketim Kültürü / Prof. Dr. Yavuz Odabaşı

     

     

    Yetinen (kanaatkar) Toplumun Tüketen (açgözlü) Topluma Dönüşümü

     Batı dünyasında yıllardır araştırılan, ülkemizde de son yıllarda gündeme gelen konulardan biri olan tüketim kültürü, Yavuz Odabaşı'nın kitabında ideolojisi ve güncel uygulamaları ile birlikte anlatılıyor. Yazar bir pazarlama kuramcısı olarak, bu kültürel gerçekliği enine boyuna tartışıyor ve aslında kuramsal bir derinlik taşıyan bu konuyu yalın ve kolay algılanabilir bir biçemle bizlerle paylaşıyor. (Milliyet Kitap, Haziran 1999)

     

    Özünde, yaşamak için kaçınılmaz olan tüketim, günümüzün karmaşık yapılı toplumlarında bir yaşam biçimi ve yaşama kalitesi olarak çoğumuzun beyninde kurgulanmaktadır. Toplum içinde bir sınıflandırma yarattığı için tüketim ayrıca en çok konuşulan ve eleştirilen konuların başında gelir. Kitabın yazarı Yavuz Odabaşı tüketim kültürünün neden böylesine sert eleştirilere maruz kaldığını açıklama amacıyla ele aldığı eserinde tüketimin aynı zamanda yaşamsal öneminden söz ediyor. Tüketim dairesi içinde Modernizm Post-Modernizm karşıtlığını kullanarak değişen tüketici alışkanlıklarını sorguluyor.

     

    "Tüketiyorum o halde varım!" diyen her bireyin haz arayıcılığı ve bireysel servet avcılığı kıskacında nasıl bir tüketim devi haline dönüştüğünü pazarlama biliminin yöntemleri ile açıklayan Odabaşı'nın kitabında yetinen toplumdan tüketen topluma gelişin macerasını bulacaksınız. (insankaynaklari.com)

     

    Prof. Dr. Yavuz Odabaşı bu kitabında, Tüketim Kültürünü, hem de karşı cepheden, pazarlama alanında uzun yıllar çalışan bir öğretim üyesinin, bir tüketim kuramcısının, analitik ve eleştirel gözüyle enine boyuna inceliyor.(Tanıtım Bülteninden)

     

    Kitabın içindeki başlıklar ise şöyle;

    Sevgili Tüketim Perisi

    Tüketim Toplumu İdeolojisi

    Kültür Üretim Sistemi

    Sembolik Tüketim

    Hedonizm

    Materyalizm

    Farkedilmeyi Farkettirmek

    Postmodernizm ve Tüketici

    Tüketirken Tükenmek

    Bir Yaşam Biçimi

    Yaşam Kalitesi

     

     


    /Prof. Dr. İsmail Kaya

    Değerli Meslektaşım, Yavuz Odabaşı’nın “Tüketim Kültürü” kitabının yeniden basılması vesilesiyle yönelttiğim sorulara verdiği cevaplarla ben de “blog turu”na katılıyorum. Sorularımın bir miktar uzunca olduğunu siz de fark edeceksiniz.  Yavuz Hoca’nın cevaplarına başka bir kaynakta yazdıklarını da eklemenin uygun olacağını düşündüm. Eklentinin özellikle son bölümündeki Ogilvy’den alıntıya dikkatinizi çekerim. Newton’cu yaklaşımın bir başka şekilde ifadesini içeriyor.

    Blog turuna katkılarından dolayı Zeyneb’e de Özgür’e de teşekkürler

     

    1."Tüketmek tükenmektir" ve "tüketmek yaşamaktır" algılarından hangisinin galip gelmesini arzu edersiniz?

     

    Bu iki görüş ve yaklaşımdan ikincisi hem kişisel olarak bana, hem de akademisyen olarak düşüncelerime yatkın geliyor. Araştırmalarıma göre elde ettiğim bir sonuç olarak diyebilirim ki yaşam bir sanattır. Tüketmek de yaşamın vazgeçilmez önemdeki bir öğesi olarak, sanattır. Yok eden, her şeyi hoyratça kullanıp bitiren bir tüketim anlayışının ötesinde, yaşamda mutluluklar, özgürlükler getirebilen ve içinde yaşadığı dünyayı yok etmeyen bir tüketimi insanlığın gerçekleştirmesinin olanaklı olduğunu düşünüyorum.

     

    2. Pazarlama akademisyenlerinin tüketime bakış ortalamalarıyla pazarlama uygulamacılarının tüketime bakış ortalamaları karşılaştırılabilseydi nasıl bir tablo ile karşılardık? Ölçme zorluğunu kabul ediyor, ama yine de iki kesim arasında bir fark olup olmadığına ilişkin izlenimlerinizi merak ediyorum. Bu bağlamda, Newton'cu ve Quantum'cu bir ayrımın anlamlılığı konusunda görüşleriniz?

     

    Akademisyenlerin tüketime daha çok olumsuz bir tavır ve görüşle yaklaştığını söylemek olanaklı. Çünkü geleneksel yaklaşım, üretimi asıl egemen olan ve birincil önemdeki faaliyet olarak görürken, karşıtlığında tüketimi ikincil, yok edici ve olumsuz niteliklerle ele alıp, değerlendirmektedir. Hâlbuki her ikisini de önemli olarak kabul edip, birbirine üstünlüklerinin sözkonusu olmadığı bir dünyayı arayabilmeli ve bulabilmeliyiz.

     

    Uygulamacılar ise tüketimi daha çok araçsal amaçlar için hoşgörüyle görebilmekteler. Varlıkları ve gelişmeleri ne kadar tükettirebildikleriyle bağlantılı olarak göründüğünden, akademisyenlere göre tüketim olayına daha yatkın gibi görünüyorlar.

     

    Newton ve Quantum’cu bakış açıları söz konusu olursa, çok genel olarak ifade etmek gerekir ki, nerede durduğunuza ve nereden baktığınıza göre herşey ve önemi görecelidir. Her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu ve bir bütün içerisinde ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Tek tek parçalar/değişkenler yerine bütünü görmek gerektiği görüşündeyim.

     

    3. Pazarlama akademisyenlerinin tüketimi algılama ve tanımlamalarıyla, onların madde, beden, beyin, gönül, ruh ve daha üst düzey kişisel "fakülte"leri arasında bir ilintiden söz edilebilir mi?

     

    Evet edilebilir. Özellikle batılı ülkelerde pazarlama konusunda çalışan akademisyenlerden bir kısmı, yeni açılımlar içerisinde, akıl ve ruhun birlikteliği konusunda bazı yaklaşımlar sergiliyorlar. Son yıllarda gördüğümüz pazarlamada aşk, duygu ve duyularımıza hitap eden yaklaşımlar, sadece akılcı yaklaşımların ötesine geçen uygulamaları başarıyla ortaya koyuyorlar. Hatta bu konuda Sabah Business dergisinde çıkan “Ben Tüketiciyim: Hem Akılcıyım Hem de Duygusalım” başlıklı çalışmam da, bu değişimi ülkemiz okurlarına anlatmayı amaçlamıştır. Doğal olarak, bu konuda dünyada çalışan akademisyenlerin çalışmalarından da olumlu biçimde etkilendiğimi söylemem gerekir.

     

    4. Madde-çevre koşulları, bedensel özellikleri, IQ'ları, EQ'ları, ve (hem Social Quotient hem de Spritiual Quotient anlamında) SQ'ları insanların özellikle kültürel tüketimi "tüketmek" ya da "yaşatmak" olarak algılamalarıyla ilgili olabilir mi?

     

    Evet, ilgili olabilir. Çoklu zeka kavramının her yerde kuramsal olarak gelişmesi ve sonuçta da pazarlamada da geniş bir uygulama alanı bulmasıyla sözünü ettiğiniz bütün kavramların birbirleriyle etkileşimleri ve bağlantıları doğal olarak öne çıkıp, incelenebilmektedir.

     

    Yavuz Bey, Radikal’in internet baskısındaki bir yazısında şunları yazmış: (22 Haziran 2006)

    “Küreselleşme ve Yeni Dünya Düzeni'nin zıtlıklarından ve çelişkilerinden oluşan 21. yüzyıl ekonomisinin hızlı değişen yapısını ve çoğulcu kültürünü açıklamaya çalışan, dünyanın önemli pazarlama ve marka uzmanlarından biri olan Jay Pattisall'a göre, hızlanmış bir kültür içinde yaşıyoruz.

     

    Bu, sadece internet ve iletişimde değil, yaşamın her alanında kendini hissettiriyor. Latince 'E Pluribus Unum' (çokluktan birliğe) deyiminin , 'E Una Pluribu' (birlikten çokluğa) dönüşmesine yaşantımızda şahit oluyoruz diyor J. Patrisall. Çok değişik yaşam biçimlerinin ve kültürün bir arada bulunabilmesinin olanaklı olması bu oluşumun bir sonucudur denilebilir. Tek tipleşmenin aksine, çeşitlenmiş ve farklılaşmış yaşam biçimlerinin, yaratılan yaşam anlamları etrafında bir arada bulunabilmesi zenginlik olarak görülüyor. İşletme ve yönetim alanındaki önemli düşünürlerden J. Ogilvy'e göre; günümüzün düşünce ve yaşam tarzında 'ya o, ya da bu' değil, 'hem o, hem de bu' şeklindeki sentez egemen olmaktadır. Birbirlerine zıt ve çelişkili gibi görünenlerin 'aynı anda' ve 'bir arada' olabileceğinin fark edilmesi görüşü ve eğilimi dünyada hâkim oluyor.” (Vurgular bana ait.)

    http://pazarola.blogspot.com/2006/06/yavuz-odabayla-tketim-kltr-zerine.html

     


    Yavuz Odabaşı: Tüketim Kültürü

    Eskiye nazaran, "pazarlama" adının daha çok farkında olarak ilgilendiğim konular çoğaldı. "Pazarlama" kategorisi içerisinde olduğunu bilmeden kafa yorduğum olaylar, durumlar, olgular artık terminolojiye daha aşina oluşum ile beyin kıvrımlarımdaki anlamlarını netleştirdiler. Fakat halen birçok soru var o kıvrımların köşelerinde.

     

    Yavuz Odabaşı benim için cevapların olduğu yeni bir kaynak. "Tüketim Kültürü" adlı kitabı ile blog turuna çıktığını duyduğumda, hemen sorularımı hazırladım. Sayın Odabaşı da beni kırmadı ve hem sorularımı cevapladı hem de Anafikir.com'a konuk olmuş, blog turunun bir ayağını burada gerçekleştirmiş oldu.

     

    Selim Yörük - Tüketim kültürü denince aklımıza hep negatif çagrışımlar geliyor. Bu yerinde bir izlenim midir? Geçmişe kıyasla, bu kültürün bize kazandırdığı herhangi bir olumlu nitelik var mıdır?

     

    Yavuz Odabaşı - Senin de söylediğin gibi tüketim kültürü genelde ve ilk bakışta olumsuzluklar içermektedir. Eğer tüketim kültürünü, gereğinden fazla israfa dayalı, yok etmeye yönelik, vurdumduymaz biçimde yapılan bir tüketim ve bunun kültürü olarak düşünürseniz, tüketim kültürüne yapılan tüm eleştiriler haklılık kazanır.

     

    Aslına bakarsan tüketim kültürünün böyle bir yönü de yok değil. Ancak günümüzde tüketim kültürünün bazı temel özelliklerine bakmak gerekiyor. Bunlardan en önemlisi tüketim kültürünün sadece daha fazla tüketmeye yönelik olmasının da ötesinde tüketim ile anlamlar oluşturma noktasında incelenmesinin gerekliliği. Bunu belki ekonominin yanında tüketimin kültürel boyuttaki açılımı ve incelenmesi, değerlendirilmesi, yaşanması olarak düşünmeliyiz.

     

    Bu kültürün yeni/modern çağın getirdiği bir yaşam biçimi olduğu doğru mudur? Tarihte tüketimin bu derecede ön planla olduğu dönemler yok mudur? Yeni çağın hangi özellikleri bu kültürün doğmasına neden olmuştur?

     

    Doğrudur, konuyu belki şöyle ifade etmek gerekir, serbest piyasa ekonomisi içinde küreselleşen bir dünyada oluşan, çağımız kültürünün önemli bir boyutudur. Ancak bu demek değildir ki tüketim ve bunu açıklamaya çalışan kültürel analizler daha önceki dönemlerde olmamıştır.

     

    Örneğin, tüketimin önemli bir boyutu İngiltere’de Viktorya döneminde çalışmalara konu olmuştur. Bir başka dönem 19. yy da Alman romantizm akımı içinde de bu konular irdelenmiştir. Hatta bizim geçmişimizde de Lale Devrindeki hazcılığa dayalı yaşam biçimi ve bunların sembolleri, o dönem içerisindeki tüketim kültürünü bize yansıtan ögeler olarak karşımıza çıkmaktadır.

     

    Başta da söylediğim gibi günümüzdeki tüketim kültürünün oluşmasına etki eden faktörlerin başında dünyanın liberal, serbest piyasa ekonomisine yönelmesi, küreselleşme, teknolojinin gelişmesi ve tüketimin geçmiş dönemlere göre olumsuzluk içeren boyutundan kurtulmasına yönelik değer yargılarının yaygınlaşması.

     

    Pazarlamanın yegane amacının tüketimi arttırmak olduğunu kabul edersek, tüketim kültürünü oluşturan, büyüten ve besleyen katalizorün gelişen pazarlama taktikleri olduğunu söyleyebilir miyiz? Sizce, pazarlama "bilim"iminin amacının yönlendirilmek için bekleyen insanların beyinleri ile oynayıp onları "satın alma robotu" haline dönüştürmeyi planladığı görüşüne katılıyor musunuz?

     

    Sorunun birinci kısmı çok doğru bir ifade değil (içinde doğruluk payı olmasına rağmen). Biliyoruz ki pazarlamanın tüketimi arttırmamaya da yönelen uygulamaları vardır. Örneğin sürüdürlebilir pazarlama, pazarlamama gibi kavramlar bununla bağlantılı. Belki de şunu söylemek daha doğru olabilir, pazarlamayı talebi yöneten bir uygulama olarak düşünürsek, talebi arttırıcı, yani tüketimi arttırıcı, bir özelliği olduğu kadar talebi aynı düzeyde tutan ya da talebi belirli durmlarda azaltmaya yönelik, yani tüketimi azaltmaya yönelik, uygulamalara da rastlamak olanaklı.

     

    Bu görüş çok materyalist ve hegomonik bir yaklaşımdaki pazarlama anlayışı ve uygulamasıdır. İnsanları ve özellikle de tüketicileri pasif ve yönlendirilmesi gereken bir varlık olarak gören bir anlayışın yansımasıdır. Günümüzdeki uygulamalar ise hızlı bir biçimde tüketicinin patron, şef, kral olarak adlandırıldığı güçlerle donatılmış olduğu ve pasif konumdan aktif konuma geçtiği bir döneme ve uygulamaya yönelmektedir. Hatta üretici ve pazarlamacıları bir kompartıman, tüketicileri ve müşterileri ayrı bir kompartıman olarak gören görüş tarihin derin sularına gömülmektedir.

     

    Aradaki sınırların kaldırılarak hepsinin bütünleştiği ve birlikteliklerin söz konusu olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Bu dönüşüm taktir edersiniz ki ülkemizde çok da kolay gerçekleşmiyor.

     

    Kadınlara has bir özellik gibi vurgulanan, "tüketim çılgınlığı" olarak adlandırılan, kredi kartlarının yaygınlaşmasıyla birlikte had sahfaya ulaşan bagımlılığın nedenleri nelerdir?

     

    Kadınların pasif ve yönetilebilir varlıklar olarak görülmesi, tüketimin kötü ve ikincil bir işlev olarak görüldüğü geçen yy’ın paradigmalarından bir tanesi. Kısaca kadın da tüketim de ikincil önemdedir ve pasiftirler.

     

    Sizin söylediğiniz konu kadınları kendi kararlarını veremeyen, kendi ihtiyaçlarınının farkında olmayan, güdülmeye ve yönetilmeye mahkum varlıklar olarak gören bir düşüncenin satın alma ve tüketim olayındaki yansımasıdır. Bu yüzden kadınların belki farklı özellikleri vardır ancak bu onların erkeklere göre daha az bilinçli ve akıllı alışveriş ve tüketim yaptığı anlamına gelmez ve gelmemeli.

     

    Sorunun alışveriş bağımlılığı ile ilgili bölümüne ise doğrudan "Tüketim Kültürü" kitabımdan bir alıntıyla cevap vermek istiyorum;

    Günümüz insanı yoğun bir kaygı içinde yaşıyor ve tükettiği ölçüde mutlu olabildiğini zannediyor. Çağımızın insanı, doymak bilmezliği, yeme-içme, satın alma, vitrin bakma açgözlülüğüyle aşırı kaygılı nevrotik kişiliğe bürünüyor. Genel olarak nevrotik kişiliğin yanında tüketmek ve alışverişle bağlantılı olan birçok ruhsal rahatsızlıklardan söz edilebilir. Alışveriş iştahı, sahip olma hırsı, tüketim eşyalarına-nesnelerine düşkünlük, aşırılık, kontrolsüz biçimde ve dizginlenemiyorsa rahatsızlık haline gelmiş demektir.

     

    Eşya Fetişizmi, Eşya Tutkunluğu, Alışveriş Bağımlılığı (Oniamani), Post-travmatik Alışveriş Rahatsızlığı, Obsessif-Kompolsif Alışveriş Bozuklukları gibi psikolojik sorunlar, “tüketici patolojileri” olarak sayılabilmektedir.

     

    Amerikan Psikiyatri Derneği, alışveriş sendromunu “Obsessif Kompolsif Bozukluklar (takıntılı satınalma durumu) listesine aldı. Önüne geçilemez alışveriş tutkusuyla tüketiciler alışveriş yaparlarken geçici olarak mutlu olabilmekte, fantezilerini gerçekleştirebilmekte, bittiğinde ise birden bire çökmekte ve mutsuz olmaktadır. Bu gibi rahatsızlıklardan biri olarak “bağımlılık” durumunda, bireyin kendini gerçekleştirmek için tüketiyor olması yerine, bireyin kendisi tüketim tarafından tüketilmektedir.

     

    Bu tür rahatsızlıklardan kurtulabilmek için öncelikle psikiyatrik ve psikolojik yardım almak günümüzde gittikçe önem kazanıyor. Bunun yanında, bireysel olarak ilk yapmamız gereken şey, durumumuz ile ilgili farkındalığımızı ve buna dayalı düşünce tarzında ve yaşam biçiminde değişiklikleri gerçekleştirmemiz gerekiyor. Seçme ve tüketme özgürlüğü sadece kendini gerçekleştirmek, kendini ifade edebilmek değil, aynı zamanda kendini yönetebilmektir de. Özet olarak kendimizi yok eden bir tüketimden kaçınmak, toplumsal olduğu kadar bireysel çabaları da gerektiriyor.

     

    Tüketim kültürü için öngörebildiğiniz bir senaryo var mı? Hangi aşamalardan geçecek, ne zaman yok olacak ya da yok olacak mı? Yani, bize bu kültürün geceleğinin gelişim grafigini ve dönüm noktalarını verebilir misiniz?

     

    Vermeye çalışayım. Hep daha fazlayı tüketmenin çok da fazla insanları mutlu etmediği gelişmiş dünya ülkelerinde anlaşılmaya başlanmış durumda. Gösterişçi tüketim, daha çok tüketim, daha fazla satın alma, israfa dayalı yaşam biçimi gibi gelişmelerin sonucunda dünyanın geldiği noktada, yakın bir zaman içinde yaşamaya başlayacağımıza inandığım, tüketimin olumlu biçimde yönetilmesi olarak adlandırabileceğim kavram ve uygulama olarak, sürdürülebilir tüketim ve özellikle de neredeyse tüktimin bir sanat gibi idare edilebilmesi noktasına ulaşılacağını düşünüyorum. O zaman, herkese yönelik bir tüketimin demokratikleşmesi; bunun içerisinde insanların kendilerini rahatlıkla ifade edebilmeleri; bunu da kendi iradeleriyle, bilinçleriyle ve duygularıyla yönetebildikleri; burada da neredeyse sanatsal bir başarı gösterebildikleri bir yapıya doğru gidiyoruz gibime geliyor. http://www.anafikir.com/goster.asp?t=822

     

    Tüketim alışkanlıklarınızın sizi nasıl bir yaşama köle ettiğini düşündünüz mü? "Şaşaalı" yaşam isteğinizin faturasını nasıl ödediğinizi biliyor musunuz? Sürekli "haz" peşinde koşmanıza neden olan sistemi anlayabiliyor musunuz? Tüketim dünyasının size sunduğu düşlerle, yaşamın gerçeklerini ayırt edebiliyor musunuz?

     

      Prof. Dr. Yavuz Odabaşı bu kitabında, "Tüketim Kültürü"nü, hem de karşı cepheden, pazarlama alanında uzun yıllardır çalışan bir öğretim üyesinin, bir tüketim kuramcısının, analitik ve eleştirel gözüyle enine boyuna inceliyor. Geniş bir kaynak taramasıyla zenginleştirdiği "Tüketim Kültürü"nde, bu alanda biriktirdiği bilgi birikimiyle sizleri yüzleştirerek bir "tüketici" olarak davranışlarınızı anlamanıza, kendinizi sorgulamanıza yardımcı oluyor. Hatta daha da ötesi, sizi bu konuda araştırmaya, soruşturmaya özendiriyor.

    /Selim Yörük

     


     

    YAVUZ ODABAŞI

    1949'da Bafra'da doğdu. Ankara İktisadi Ticari İlimler Akademisi'nin İşletme-Muhasebe Bölümü'nden 1971 yılında mezun oldu. Aynı akademinin İşletme Yönetimi Enstitüsü Pazarlama Bölümü'nü 1973 yılında tamamlayarak İşletme Bilim Uzmanı oldu. Askerlik görevini takiben bir yıl Cam-Elyaf A.Ş.'de Satış Sorumlusu olarak çalıştıktan sonra 1976 yılında devlet bursu ile A.B.D.'ye giderek pazarlama konusunda master-doktora derecelerini elde etti. 1982-1985 yıllarında Erciyes Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yaptı. 1985 yılından bu yana Anadolu Üniversitesi'nde Eskişehir Meslek Yüksekokulu Kurucu Müdürlüğü, Entegre Yüksekokulu Müdürlüğü ve İşletme Fakültesi Kurucu Dekanlık görevlerinde bulundu. Halen İşletme Fakültesi Pazarlama ve Üretim Bölüm Başkanlığı görevini yürüten Prof. Dr. Yavuz Odabaşı'nın yurtiçi ve yurtdışında yayınlanmış çok sayıda makalelerinin yanında, "Tüketici Davranışı", "Pazarlama İletişimi", "Sağlık Hizmetleri Pazarlaması", "Reklam Veren - Reklam Ajansı İlişkileri", "Tüketici Davranışı ve Pazarlama Stratejisi", "Satış ve Pazarlama Müşteri İlişkileri" isimli kitapları da vardır

    http://www.sadeyasam.org/icerik.cfm?icerikId=945096625&gunc=20070603

     


    Tarih: 17:23, 1/11/2007 Kategori: Kitap
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    Düş Hayatı Kurtarır


     

     

     

    / Prof.Sevgi Soylu Koyuncu

    Ailelerin sosyo-ekonomik yapılarına bağlı olarak eğitimde meydana gelen ayrışma ve uçurum günden güne şiddetli biçimde büyüdüğü bilinen bir gerçektir. Bu durum hayatın her alanında da olanca hızıyla kendini göstermektedir.

     

    Nasıl bir yarın istiyorum? sorusuna dünden verdiğimiz cevaplar, bugün karşımızda nesnel gerçekliğimiz olarak durmaktadır. Kısaca diyebiliriz ki bugün karşılaştığımız sonuçlar, dünkü planlarımızdır.

     

    İster OKS ister ÖSS ya da girilen birçok sınav  bugün açıklanan ancak, sonuçları dünden belli olmuş,sadece günümüzde açıklanan sonuçlardır. Ailenin öngörüsü, verilen eğitimin niteliği, çocuğun kendisiyle ilgili sorulara dünden verdiği cevaplar; hatta kurduğu , olmasını istediği gizli düşeri bile bugün  başetmesi gereken sonuçları olarak karşısındadır.

     

    Sadece sosyo- ekonomik bir açıklama yeter mi?

     

    Bence yetmez.

     

    Ekonomik yapının getirdiği eksiklikle bozulan  sosyo-kültürel yapı da dünden kurduğumuz bugün olmasını istediğimiz düşlerimizi etkiler. Belki de gelecek düşleri kurmayı unuturuz.

     

    Herkesin kendi gerçeğinin çevresinde döndüğü gerekler ve endişelerden oluşan bir kısırdöngüde ruhumuzu kaptırır döner dururuz.

     

    Yapılan araştırmaların yalancısıyım,

     

    Toplam nüfusu sadece 7 milyon olan Azerbaycan'da kitaplar ortalama 100.000 tirajla basılırken,

    Türkiye'de bu rakam 2000 - 3000 civarında basılmaktaymış.

    Gelişmiş ülkelerde kişi başına düşen yıllık kitap alımı, ortalama 100 ABD doları, Türkiye'de ise bu rakam 10 ABD dolarının altındaymış.

     

    Türkiye'de her 100 kişiden sadece 4,5 kişi kitap okuyormuş.

     

    Japonya'da yılda 4 milyar 200 milyon kitap basılıyor. Türkiye'de ise sadece 23 milyon.

     

    Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporu'nda, kitap okuma oranında Türkiye, Malezya, Libya ve  Ermenistan gibi ülkelerin bulunduğu 173 ülke arasında 86. sıradaymış.

     

    Japonya'da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa'da 7. Türkiye'de ise yılda 12 bin 89 kişiye 1 kitap düşüyor.

     

    Türkiye'de yüksek öğrenim görenlerin oranı 1965 yılı oranlarına göre 14 kat artmış. Ama Yüksek Öğrenim mezunlarının kitap okuma oranı 1965'in de altında kalmış.

    Basılan kitaplara da bakalım.

     

    Dünyada Bir Yılda Ders Kitapları Hariç Basılan Kitap Sayısı

          Amerika   72 000,

          Almanya  65 000,

          İngiltere  48 000,

          Fransa     39 000,

          Brezilya   13 000,

         Türkiye      6 031

     

    Okuma oranları ve türlerini merak edip araştırıyorum.

            Dergi okuma oranı % 4

            Kitap okuma oranı % 4,5

            Gazete okuma oranı % 22

            Radyo dinleme oranı %25

            Televizyon izleme oranı %94, izlediğimiz programların niteliğini hatırlıyorum…

     

     

    Kitaplar çok pahallı kolaycılığı aklıma geliyor, kütüphane kullanımımıza bakıyorum.

     

    1996 da 1.260 olan kütüphane sayısı 1.412 ye inmiş. Kitap sayısı10.899.127 den 12.221.392  ye çıkmış. Okuyucu Sayısı 22.523.449dan 11.698.602ye gerilemiş. kayıtlı üye sayısı 1.004.681iken 254.007 olmuş. Ödünç verilen kitap sayısı yarı yarıya azalmış.

     

    Çocuklarımızın eğitimine verdiğimiz önemi ve harcadığımız paraları düşünüyorum. Bir de roman, hikaye, öyküler ve dergilere harcadığımız paraları… hem okumaya önem veren hem de vermeyen yaman çelişkimizi.

                 

    Yarı açık masal kitapları parmaklarının arasında takılmış,  başları yastıktan yana kayıp, uykuya yenik düşmüş çocuklarınızı düşünün. En son hangi kitabı okuduğunu. Ya da elinde kitapla en son ne zaman uyurken gördüğünüzü…Hadi bir de kendi kendinize sorun bu soruyu.

     

    Siz en son ne zaman bir şiirin tadına vardınız.

     

    Rüzgar bekleyen rüzgar güllerimize  hayranlıkla bakıyoruz bugunlerde..Ama unutmayın, ne kadar albenili olsa da her biri, gerçekliği ancak ve ancak düşleyebilenleri yaratacaktır.

     

    http://www.habergazetesi.com.tr/koseyazigoster.asp?kimlik=4456

     

     

     


    Tarih: 23:42, 29/8/2007 Kategori: Kitap
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    Modern Safsatalar: Secret ya da Çekim Yasası



     /Dr. Muhammed Bozdağ 

    Bir süredir çok satanlar gurubundan bir kitap üzerine sorulara muhatap oluyorum. Okuyucularımız ve dostlarımız sıklıkla, bu kitaplar hakkında ne düşündüğümü soruyorlar. Bu tür sorulara tek tek cevap vermekten yoruldum, kitabı almak zorunda kaldım ve ilgilenen herkese topluca cevap vermek istiyorum:

     

    Hükmümü baştan söyleyeyim: Secret ya da çekim yasası yaklaşımının izlediği macera, insanları ok gibi dinden imandan çıkarmanın, uyuşturmanın, delilik ölçeğinde bir hayalciliğe sürüklemenin ne denli kolaylaştığının göstergesi oldu. Herkes dilediği kurguyu yapabilir, üretebilir, ama yazarlık sorumluluk gerektirir. Bizlere düşen de doğruyu yanlıştan ayırabilmek ve hayatı yeni tanıyan kardeşlerimize doğru örnekler göstermek olmalıdır.

     

    Kişisel gelişimle ilgili şu hususları dikkate almalıyız: Bedava ve bedelsiz başarı yoktur. Her zafer azimli ve çoğu zaman yorucu çabalar gerektirir. Ahlaksız gelişim gerçek gelişim değildir. İnsan tanrı değildir ve yaratamaz. Düşüncenin hayalin filan yaratma kudreti yoktur. Ne olursa olsun bir kader planı içerisinde yaşıyoruz ve çalışan herkes bir başarıya ulaşabilirse de herkes dilediği her şeye bu dünyada ulaşamayacaktır. İnsanın huzuru servette, makamda değil, üstün kişilikte, temiz bir kalpte, çalışkanlıkta, Yaradanla dostlukla ahirete hazırlanmakta  ve yardımlaşmakta saklıdır.


     

    Üzerimde sorumluluk olduğunu anlıyorum ve malum kitaptan bazı önermeleri alıntılayarak aşağıda ele alarak cevaplıyorum:

     

    Önerme: “İstediğiniz her şeyi elde edebilir, her şey olabilirsiniz.” “Seçtiğiniz şey ne olursa olsun ona sahip olabilirsiniz, hedefin büyüklüğü hiç önemli değil.” S.1

     

    Cevap: Buna inanmak için akılsız olmak gerekir. Bu ülkede bir kişi cumhurbaşkanı olabilir. Herkes holding zengini olamaz. Zenginliğin de, makamların da bir sınırı vardır. Kimisi alacak, kimisi satacak, kimisi öğretecek kimisi öğrenecek, kimisi seçecek, kimisi seçilecek. İnsanlar bin bir türden rolün bulunduğu bulunmak zorunda olduğu bir sistem dahilinde çabalarına göre ve Ruhsal Zeka’da aktardığım bir kader planı çerçevesinde rol alır ve rollerini icra ederler. Herkesin her istediğinin dünyada olması imkânsızdır. Böyle bir sınırsızlık ancak maddi sabitliğin kaldırıldığı, maddi hayatın ruhaniyat ölçüsünde esnetileceğine, göreceli yaratılacağına inandığımız cennette olabilir.

     

    Önerme: “Hayatınıza giren her şeyi kendinize çeken siz kendinizsiniz. Bunu zihninizde tuttuğunuz imgelerin erdemiyle, düşüncelerinizle yapıyor, zihninizden geçirdiklerinizi kendinize çekiyorsunuz.” S.4

     

    Cevap: Hem bu kadar basit değil hem de böylesine genel ve evrensel olamaz. Bu sözlerde korkunç bir genelleme ve mantıksal kavrama kusuru var. Ne yani, birisi tecavüze uğrasa suçlusu imgeleri mi? Bir çocuk öldürülse, imgelerini mi suçlayacaksınız? Evinize hırsız girse, kör bir kurşuna takılsanız, sokağınızda bomba patlasa bunları imgelerinizle, hayallerinizle mi davet etmiş oluyorsunuz? Yaşadıklarımızın binde biri bile bu iddiayı doğrulayamaz.  Peki hadi astronotluğun, milletvekilliğinin vs. hayalini kurun, dünyayı gezinmeyi imgeleyin, bakın bakalım  bu iş öyle hayal kadar kolay mı?

     

    Elbette hayalleriniz duygularınızı, aklınızı, vicdanınızı, rüyalarınızı, sezgisel ilişkilerinizi içeriği yönünde yönlendiriyor. Ama, tüm hayatınızı buna bağlamak veya bu tür hayallerin mutlaka umulduğu biçimde çevrenizi köle gibi emrinize koşturacağını iddia etmek mantıklı ve gerçekçi olamaz ve hayatın gerçekleriyle örtüşemez. Biz bu işin sınırlarını Ruhsal Zeka’da olması gereken yerde çizdik.

     

    Önerme: “…tüm yaşantınız çekim yasası tarafından şekillendirilirken bu her şeye muktedir yasa düşünceleriniz aracığıyla işliyor. … yaratım sisteminin bir bütün olarak dayandırılabileceği en büyük ve en mutlak yasa… s.4 Düşüncelerinizle sadece kendi hayatınızı yaratmakla kalmayacak, onlar aracılığıyla dünyanın yaratımına da güçlü biçimde katkıda bulunacaksınız. S. 21”

     

    Cevap: Mantıksız bir cüretkarlık. Armut düşünmek gaz çıkarmaya sebep olmaz. Cebimdeki parayı düşünmem ektiğim patateslerin büyüklüğünü etkilemez. Borsa hayallerimi dinlemez. İnsan düşüncesiyle bu evrende olup bitenler arasında trilyonda bir ilişki var mı? Tüm düşünceleri toplasanız bireysel ihtiyaçlar çevresinde dönen hayaller görürsünüz. Oysa evrende inanılmaz sistemlerle bebekler, meyveler, bitkiler yaratılıyor, mevsimler mevsimleri kovalıyor. Yaratım sistemini zavallı insanın beynine bağlıyorsunuz. Oysa evrende olup bitenlerin katrilyonda biri bire insanların aklından geçememiştir.

     

    Bir sperm ve bir yumurtadan yaratılan o zavallı, evreni yaratacak kadar muktedir demek. Bizi spermden insan vücuduna kavuşturan kimin düşünceleriydi yazar hanımefendi? Ciğerlerinizdeki kılcalların dizilimini anneniz mi, babanız mı hayal etti? Şimdi bu beden sisteminizin yürütülmesi işini anne babanızdan kaç yaşında devraldınız? Sen düşün ve doğa yaratılsın öyle mi? Yüz binlerce yıldır insan değişti de doğanın işleyişi neden aynen sürüyor? İnsandan önce bu düşünce işini kim yapıyordu? Uzayda kim yapıyor? Dinden imandan ok gibi çıkmak, akılsız bir ateist olmak tam olarak budur. Ateistin de aklı var ve o da güler bu safsataya.

     

    Önerme: “Kazanılan paranın yüzde doksan altısının dünya nüfusunun yalnızca yüzde biri tarafından kazanılmasının sebebi nedir sizce? Onlar sırrı biliyorlar? S.7 Parayı kendinize çekmek için zenginlik konusuna odaklanın. İstediğiniz kadar paraya şimdiden sahip olduğunuza kendinizi inandırmak zorundasınız. S.98 Parasızlığın tek sebebi paranın düşüncelerle engellenmesidir. S.99 Kendinizi bolluk içerisinde yaşarken düşünün, bereketi kendinize çekeceğinizi göreceksiniz.  İşte bu kadar kolay. S.12”

     

    Cevap: Bu mantık olsa olsa kendini darı sanarak tavuktan çekinen deliye benimsetilebilir. O süper zengin yüzde dörtlük kısım zenginliği öyle hayalle mayalle elde etmediler. Onların bir kısmı gece gündüz çalıştı, akıllı ve mantıklı hareket etti. Onların çoğunluğu da tutucu azınlık bir ırktandır, genellikle savaşlarla, masumları gasp ederek, faizle, tefecilikle ulaştılar o servetlere. Demek o gurubun  sırrını bize pazarlıyorsunuz. Dünyada kaynaklar sınırlıdır, yeni zenginlik oluşturmanın tek yolu üretmek, dengeli paylaşım sağlamanın tek yolu da hukuk sistemlerinin adil düzenlenmesi ve insanlara fırsat eşitliği verilmesidir. Para kaynaklarının başına oturanlar fakirlerin hayata güçlü tutunmasına izin vermiyor, en büyük sebep bu. Yani biz paramız olduğu yalanına kendimizi inandırırsak kolayca zengin olacağız öyle mi? Hadi bakalım bu kitaptan kaç okuyucu zengin çıkacak?

     

    Olmaz böyle şey. Ekonominin açık ve net ilkeleri vardır. Hokus pokus yoluyla yoktan para yaratamaz insan. Keramet gibi şeylerse insanın mantıklı iradesine bağlı değildir ve sıradan insanların işi de değildir.  Hayalle zenginlik üretilemez. Paranın tek yolu iktisat ve üretimdir başka bir şey değil. İnsanları böyle bir kolaycılığa terk etmek, tavuklar gibi yem beklemeye sonra da kurban edilmeye hazırlamaktır. Hiçbir zengin toplum servetini böyle iğrenç bir kolaycılıkla elde etmemiştir ve edemez.

     

    Önerme: “Siz evrendeki en güçlü mıknatıssınız. İçinizde barındırdığınız manyetik güç yeryüzündeki her şeyden daha güçlü. Bu akıl sır ermez çekim gücünü yayan ise yine sizin düşünceleriniz. S.7 Neden her zaman sizin düşüncelerinizdir. S.30 İnsan kendi evrenini kendisi yaratır. S.36”

     

    Cevap: Türkiye’den de aynı şeyleri kopyalayan bir bayan yazar bu tür sözler söylemiş, laf arasında “siz tanrısınız” demişti. Ürperdim...

     

    Bakın şu cümleye: Herhangi bir insan nasıl evrendeki en güçlü mıknatıs olabilir?  Ben en güçlüsüysem diğer 7 milyar insan ne? Evren dediğin yüz milyarlarca galaksi ve trilyonlarca yıldız. İnsan dediğin evrenin adeta son saniyesinde trene atlayan tırtıldan küçük bir zerreden yaratılmış aciz ve kırılgan bir canlı. Bu denli bilimden, akıldan, mantıktan, dinden ve insanlık namına her değerden uzak bir safsata nasıl gerçek diye sunulabilir? Demek insan kendi evrenini yaratıyor. Neden bir tane evren var, neden herkes bir tane dünyada yaşıyor? “Herkes ettiğini bulur” deseniz anlayacağım da birinci ve ikinci dünya savaşlarında ölen 60 milyon kadının, çocuğun, hastanın suçu ne? Aziz şehitlerimizin suçu ne? Bize hiç mi haksızlık yapılmıyor, her acımızın suçlusu nasıl biz olabiliyoruz? O zaman ne gerek var hukuka ve adalete?

     

    Dikkat edelim: Biz Müslüman bir toplumuz. Bir Allahın varlığına inanırız ve O’ndan başka hiçbir şeye kudret atfedemeyiz. İnandığımız Allah gökte kendi başına yaşayan sakallı bir dede değil, tüm evreni varlığa taşıyan, yaratan, yöneten ve planlayan, zaman ve mekan ötesi bir sonsuz varlıktır. Bilir, tercih eder, yapar ve konuşur. Önermedeki  sözler “Allah yoktur ya da evrenin kendisidir” anlamına gelir.   Bu sözleri en azından “aaa olabilir aslında” hissiyle okuyan o anda imanını yitirmiş, cennetin en uzağına düşmüş olacaktır.

     

    Önerme: “Çekim yasası doğaya ait bir yasadır….  Çekim yasası üzerinde düşündüğünüz şey ne ise onu verir… Çekim yasası itaatkardır… s.13 Çekim yasası bir yaratım yasasıdır. S.15 Bir şeyi düşündüğünüzde yaratım yasası işliyor demektir. S.17”

     

    Cevap: Şimdiye kadar neler düşündüğünüzü hatırlayın lütfen. Binde biri gerçekleşti mi? Gerçekleşenler de kendiliğinden mi, yoksa girişimlerinizle mi ortaya çıktı? Bu nasıl iştir? Hayatı başka birçok insanla ve olayla paylaşıyoruz. Yani ben düşüncelerimle yaratıyorsam demek ki başkasının kaderini de belirliyorum öyle mi? Herkes herkesin kaderini belirlemeye kalksa hayatta düzen olur mu? Mümkün mu bu mantık? Vay o zaman güzellerin ve yakışıklıların haline, kimin elinden kurtulacaklar bakalım.

     

    Önerme: “Cin sadece emirlerinizi yerine getirir. Cin üzerinde düşündüğünüz konuştuğunuz ve etkilediğiniz her şeyi istediğinizi varsayar. Siz evrenin hâkimisiniz. Cin ise size hizmet etmek için hazır beklemekte. Cin emirlerinizi asla sorgulamaz, siz düşünürsünüz ve … o yapar. s.46”

     

    Cevap: Yazar cinle konuşmuş, o evrensel cinle tanışmış anlaşılan. Bu cin öyle akıllı ve kudretli ki her şeyi yaratıyor, ama öyle akılsız ki, niçin düşündüğünüze, isteyip istemediğinize bakmıyor, sadece ne düşündüğünüze bakıyor. Hem yaratan cin ve hem de sadece dünyanın değil evrenin bile hâkimi sizsiniz. İnsan denen zavallıya kölelik yapan cin nasıl oluyorsa insanların yarısını çirkin, çoğunu fakir, yarısını hasta, yarısını gariban yapıyor ve hepsini öldürüp çürütüyor. Nasıl oluyorsa koca evrenin hakimi bir spermden doğuyor, nasıl oluyorsa evrenin hakimi ölüyor, çürüyor, nasıl oluyorsa bir sürü evrenin hakimi var.

     

    Önerme: “Defalarca istemeniz gerekmiyor. Sadece bir kez isteyin.s.48 Evren isteklerinizi yerine getirmek için kendisini yeniden düzenlemeye başlayacaktır. S.51”

     

    Cevap: Sadece bir kez demek. Bu ne menem bir cin ki benim binlerce isteğimi henüz gerçekleştirmedi. Hele de nefsimden gelen her isteği gerçekleştirseydi belki de şimdi bir kanalizasyon çukurunda gebermiş olacaktım. Pişmanlığıma, isteğimden dönmeme fırsat kalmayacaktı.

     

    Önerme: “… yaşlanma.. zihnimizden kaynaklanır,… ebedi sağlık ve gençlik üzerinde odaklanın.s.139”

     

    Cevap: Ya… Demek hala genceciksiniz. Demek genetik plan yok. Bu ne iştir ki evrenin en büyük manyetik gücü olan ve o sırrı keşfettiğini iddia ettiğiniz servet sahiplerinin biri bile uzun yaşayamadı, hepsi yaşlandı ve göçtü.  Sizi de yakında göreceğiz yaşarsak.

     

    Önerme: “Kanserle yoksullukla, savaşla, uyuşturucuyla savaşmak bu tür durumları arttırıyor.s.141  …neye karşı koyarsan o ısrarla olmaya devam eder. Ben bunu istemiyorum diyorsunuz, hoşlanmıyorum duygusu ortaya çıkıyor o da size doğru koşuyor. S.142”

     

    Cevap: İşte bir insanı dondurmanın, bir milleti çökertmenin en sinsi yolu.  Yazar biraz psikoloji öğrenmiş, vesveseyle mücadele etmenin yolunu hayatın kanununa dönüştürmüş. O zaman gelsin savaş, gelsin yoksulluk, gelsin kanser. Hepsini seviyoruz, hiç biriyle ilgilenmiyoruz, önemsemiyoruz ve kurtulmanın yollarını aramamız gerekmiyor.

     

    Önerme: “Neyi seviyorsanız onu yapın. Seçtiğiniz şey ne olursa olsun doğru olacak. Güç tamamıyla sizindir.s.184”

     

    Cevap: İşte kitabın meyvesi… “Tanrı yoksa her şey meşru” demiş ya bir düşünür. Canınız çalmak istiyor çalın, uyuşturucu istiyor uyuşun, tecavüz istiyor yapın, öldürmek istiyor  hızlı davranın. Sevdiğiniz her şey doğrudur, ahlak yoktur,  siz asla yanlış bir şeyi sevmezsiniz.

     

    Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter gibi büyücülük yapımları bir hayal ve kurgu olarak algılandığı için yetişkinlere fazla zarar vermeyebilir. Ama bu eserdeki iddia hayatın gerçeklerine dairdir ve tehlikesi de gerçek bir inanca dönüşme ihtimalinin yüksek olmasındadır.

     

    Bir okuyucu, kitapta Yaratıcıyla ilgili bir kaç sözü hariç tutarsak sorun olmadığını düşündüğünü yazdı. Oysa aksine kitabın tüm ana fikri ve felsefesi ve önerilen her şey bu kendiliğinden veya doğa tarafından otomatik yaratma iddiasına dayanır. Bu temel felsefeyi yok saysanız diğer kısımlar tümden boşa çıkar, anlamsız kalır. Kitabı okuyan bir müslüman, "Allaha da inanayım, bu teze de inanayım" diyorsa bu da Mekkeli müşriklerin Allah’la birlikte başka ilahlar olduğu inancının bir kopyası olacaktır. Allah müşrik (olarak ölenleri) asla affetmeyeceğini söylüyor.

     

    Anlayamıyorum: Kuran'da "Allah dilemezse siz diyemezsiniz" buyrulduğunu biliyoruz. Yani isteklerinize karşılık verecek olan bir robot veya köle değil. Allahın her şeyin yaratıcısı olduğunu söylediğini de biliyoruz. İnsanların bin bir farklı biçimde ve yaşta ölüp gidebildiklerini de görüyoruz. İlahi takdir milyarlarca insanı hayallerinin tam ortasında dünyadan alıp götürüyor. İrademizin sınırlarının farkındayız. Dünya hırsı nasıl oluyor da aklımızı bu denli esir alabiliyor? Böyle hem dinlerin ve hem de bilimin ittifakla reddettiği bir mantığı, hem dindarlığın hem de ateizmin gülerek karşıladığı bir iddiayı nasıl ciddiye alabiliyoruz.

     

    Dinimizi doğru öğrenememenin bedelini çok ağır ödüyoruz. Dini boşluk bizi sorumsuzca üretilen hayal mahsulü dinlerin ocağına itiyor. Dinler aşağılanıp dini eğitim yok edilince, insanlar büyücülük, astroloji, falcılık gibi modern dinlere yöneliyor. Dünyaya hükmedenlerin sıradan tüketicilere biçtiği rol bu.  Ahir zamanın ne üzücü tablosu bu. Dünyamızı kaybediyorsak bari ahıretimizi kurtarsaydık.

     

    Kitaplarımı okuyanlar çok benzer noktalar bulduklarını sanarak görüşlerimi merak ediyorlardı. İşte yazdım.  Bu kitap sır mır değil, düpedüz bir düzmecedir, Bizim tasavvuf geleneğimizde, dinimizde anlatılan manevi boyutun kökten tersyüz edilmesi ve kötüye kullanılmasıdır. Başarının gerçek sırrını arayanlar, peygamberlerin (as) bize Yaratandan getirdiği bilgileri irdelemelidirler. Eğer bir sır varsa onu Allahın elçilerinden daha iyi bilen kimse olamaz.

     

    Kişisel gelişim bize çalışkanlığı aşıladığı, başarının bedeline hazırladığı ölçüde anlamlı ve değerlidir. Ayrıca, manevi ve ahlaki gelişimi gizleyen kişisel gelişim, gelişim değildir. Hele de böyle insana tanrısallık hayali satan, uyuşukluğa, hayalciliğe, tembelliğe, ahlaksızlığa, para tapıcılığına sürükleyen şey gelişim yolculuğu değildir.

     

    http://www.yetenek.com/default3.asp

     


    Tarih: 15:34, 2/8/2007 Kategori: Kitap
    Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı

    <- | Sonraki Sayfa ->