Bu Sitede Ara




SAMSUN SAYFALARI
ZİYARET EDİNİZ



İÇİNDEKİLER

» Ana Sayfa
» Arşiv
»Profil


Kategorilerim

  • Belge
  • Bilginler
  • Din
  • Edebiyat
  • Egitim
  • ekonomi
  • Gundem
  • Haber
  • IktisatSiyasetleri
  • Kitap
  • Media
  • Monografi
  • Politika
  • Sahsiyetler
  • Sozler
  • Tarih
  • Tarim
  • Tutun
  • Yasam
  • Zaman


  • İrtibat İçin, samsunblog@gmail.com



    Powered by Mcan
    S.Muratcan KOŞAR



    Kapitalizmler-VII


                             37. OSMANLI ‘NIN MEZARINI KAZAN

                             ÇOK ULUSLU ŞİRKET KAPİTALİZMİDİR.

    Mülkiyet sistemi batının feodal yapısına benzemeyen Osmanlı İktisat Nizamı, kendine özgü üretim tarzı ile KANAATKÂR bir ekonomik zihniyete sahip idi. Batının Kapitalist / Monotarist / Maddeci üretim tarzı Endüstriyel devrimle yığın halinde fazla üretime girişmesi düşük tutulan ücretlerle daralan talep hacminden dolayı artan fazla üretimi ve kapasitesini dış piyasalara ihraç etmek lüzumunu duymuştu. İşte bu ihracaat kapalı ekonomilere ancak doğrudan ve dolaylı baskılarla olacaktı.

     

    Osmanlı üretim tarzı ile Kapitalist üretim tarzı birbirlerine tamamen zıtlık teşkil ediyordu. Burada ilerilik gerilik söz konusu değildi. Bunu iyi ayırdetmek gerekir. Amaç mutlu olmaksa herkes istediği şekilde mutlu olabilir; kimi almakla / zenginlikle, kimi vermekle / kanaat etmekle... Bu onların zihniyetine bağlıdır. İşte Osmanlı ile Batının ilişkisi de tıpkı  bu mutlu fakir ile mutsuz zengin ilişkisi gibidir. Kendi çapında kendisine yeten Osmanlı, Kapitalizmin sızmaları karşısında çaresiz kalmış, ekonomisi de bu müdahaleye engel olacak direnci gösterememişti.

     

    Kapitalizm Osmanlıya bir kere sızmış, ekonomik işgalini bir kere gerçekleştirmiş, sömürü çarkını kurmuştu. Bu noktadan sonra Kapitalizmin araçlarını kullanarak kalkınmak için ne kadar etkin politikalar üretilirse üretilsin bunlar sadece bağımlılığı sürdüren güçlere güç katmaktan başka bir şey olamayacaktı. Aynı sürecin yeni Cumhuriyet’e aktarılması da başarılmıştır.

     

    Batı hayranlığının neticesi olarak 1838 ‘de  “Serbest Ticaret Antlaşması” adıyla imzalanan meşhur “Tanzimat Fermanı” nın birkaç maddesine göz atalım;

     

    -Osmanlı sınırları içinde yabancı tüccarlarla Türk tüccarlar eşit sayılacak.

    -Dışardan her türlü mal alımı (ithalat) serbest olacak.

    -Osmanlı bütün tekellerini kaldıracak.

     

    Ve şimdi de, 24 Ocak 1980 sonrası ile başlatılan ve tarihe  “24 Ocak Kararları” olarak geçen politikalara bakalım. Yabancı Sermaye adı altında yabancı tüccarlar el üstünde tutuluyor. Yumurta dahil her şeyin ithalatı serbest. Tekellerimizi kâr da etse kendi ellerimizle kaldırıyoruz / satıyoruz.

     

    Hemen aklıma gazi dedem geliyor. Ağır yaralıdır.. İflah olmaz deyip evine gönderiliyor.. 15 içinde hakkın rahmetine kavuşuyor. Peki biz bu ülkeyi yabancılara peşkeş çekeceksek dedem o kurşunu niye yedi? Büyük Önder M. Kemal ATATÜRK boşuna Türk’ün atası olarak anılmıyor;

     

    “Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bil fiil işgal edilmiş olabilir.”

     

    Bu durumda karşılarında Türk Milletini bulacaklardır şüphesiz. Ancak, Atatürk tekrar uyarıyor;

     

    “Memleket dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet, dalalet ve hatta hiyanet içinde bulunabilirler.”

     

    “Bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle birleştirebilirler.”

     

    Maalesef bugün bunların hesabını çok iyi yapan müstevliler önceden her türlü tedbirlerini alarak içerdeki siyasi emellerini gerçekleştirmek için kendilerine sempati besleyen grupları (our boys) yetiştirmişler, çeşitli hile ve desiselerle bunları iktidar koltuklarına oturtmuşlar hatta kazaen başkaları koltuğu kaparsa her türlü entrikalarla onları alaşağı edip yine kendi bildiklerini okumaya devam etmektedirler...

     

    1838 yılında imzalanan antlaşma sonucu devletin tekelleri kaldırıldı ama yerini yabancıların tekelleri aldı. Seyyar satıcılığa kadar el atıldı. Yabancılara olan hayranlığımız onların çalışmalarına değil de  mallarına ve harcamalarına yönelik oldu. Böylece  kaynaklarımız batının kasasına akmaya başladı ve sonunda ulusal sanayi çöktü. Ülke yabancıların malları için açık pazar oldu ve bu malların üretimi için kullanılan hammadde deposuydu. Kaynaklarımız ham olarak yok pahasına satılıyor işlenip mal olarak geri geliyordu.

     

    Nasrettin Hoca’nın evine hırsız girmiş ne var ne yok hepsini alıp götürmüş. Halk toplanıp başlamışlar hocayı haşlamaya; Niçin kapını kilitlemedin? Niçin şöyle yapmadın? Niçin böyle yapmadın? Hoca sonunda patlar; “Peki beyler bu hırsızın hiç mi suçu yok?” İşte bunun gibi biz de tutturmuşuz Osmanlı şöyle yaptı, Osmanlı böyle yapmadı deyip duruyoruz. Ama bir akıllı er kişi de çıkıp bu batı hırsızlık yaptı demiyor. Yani Osmanlıyı batıran batının hiç mi günahı yok?.

     

    İş hammadde alıp mamül madde satmakla da kalmıyordu. Önemli olan bu ilişkiyi kökleştirecek bir unsura ihtiyaç vardı. Bu görevi yapacak olan da “borçlanma” idi. Batı, devrin yöneticilerine rüşvet de dahil her yolu deneyerek  zorla borç para vermiştir. Burada dikkat edilecek çok önemli bir husus vardır. Borçlanmada aktif tarafın yani borçlanmayı isteyenin alan taraf olması gerekirken ne gariptir ki bu kural tersine işlemiş aktif taraf borç veren olmuştur. Yani Batı Osmanlı’ ya zorla borç vermiştir. (Borç yiğitin kamçısıdır. Ve biz o kamçıyı 150 yıldır hâlâ yiyoruz.

     

    Osmanlı’ ya zorla verilen bu borçların tahsili için devlet içinde devlet olan “Düyun-u Umumiye” kurulacak, devletin maliye teşkilatında 5.500 kişi çalışırken bu yabancı memurlar dairesinde 8.000 kişi çalışarak koskoca İmparatorluğun iflasını ilan edecekti.

     

    Görüldüğü gibi “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler “ zihniyetiyle hareket edilerek yabancı akıllar ve sermaye geçip, yapmışlar yapacaklarını. Koca İmparatorluğun ekonomisini çökerterek yıkımını kolaylaştırmışlar. Her ne kadar İstanbul’a ve Anadolu’ya geldikleri gibi gitmişlerse de bu defa “KUVVE-İ MİLLİ” niteliğini yıkmışlar ardından yine sil baştan aynı senaryoyu Cumhuriyetimiz için sahneye koymuşlardır. Ancak bu sefer yanılmışlardır. Çünkü karşılarında aynı hataya tekrar düşecek ahmaklar topluluğu yok. Dedelerinin şehit kanlarıyla sulanmış bu toprağın ekmeğini yiyen dipdiri bir nesil var ve soruyor;

     

    -Neden yerli şirketlerimiz yabancılarla ortaklığa giriyor?

    -Neden devlet kuruluşları yabancılara satılıyor?

    -Neden Ülkemizde var olan bir mal dışarıdan ithal ediliyor.

    -Neden dimdik ayakta duran devletimiz AB kapılarında dileniyor?

    ....

     

    Tarihiyle irtibatını kesenlerin akibeti karanlıktır.

     


    Tarih: 14:42, 20/4/2006 Kategori: IktisatSiyasetleri
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    Kapitalizmler-VI


     

    36. ÇOK ULUSLU ŞİRKET  KAPİTALİZMİ

    ( Çağdaş Emperyalizm )

     

    Bir sistem kişinin sadece  karnını doyurmaya yönelmişse o kişinin o sistemde huzur ve mutluluk bulması imkansızdır. Geride kalan yüzyılda kapitalist sistemler sürekli değişikliklere uğramış devamlı yeni arayışlara/çarelere yönelmiş durmuştur. Fakat sonuçta vardığı nokta yine başlangıç noktasıdır.

     

    İşte bugün  Kapitalizmin yeni bir şekliyle karşı karşıyayız. Buna Çağdaş Emperyalizm ya da Çok Uluslu Şirket (ÇUŞ) Kapitalizmi diyoruz. Kapitalizmin özünü oluşturan temel ekseni özel kesimlerin evrensel boyutta yeni oluşumları, bütünleşmeleri olarak karşımıza çıkan bu son durumuyla Kapitalizm daha da vahim ve korkunç boyutlar kazanmıştır. Birden çok ülkede iktisadi faaliyette bulunan fakat kararları bir tek merkezden alıp ve güden ve sardığı / ortak olduğu yerli şirketlerin yönetimlerini dolayısıyla o devletin siyasi otoritelerini kıskacına alan, onları yönlendiren bir ahtapotla karşı karşıyayız.

     

    Halka rağmenci tutumlarına tepki olarak karşılarına dikilen devlete karşı güç  oluşturmak için uluslar arası güç birliği maksadıyla girişilen bu yeni organizasyonla ÇUŞ’lar yerleştikleri bütün ülkelerdeki hükümetlerin ekonomik egemenliğine karşı bir meydan oklumadır. Bunun bir örneğini “kokulu çamaşır suyu” üretiminde gördük. Parfüm katılmakla asitik özelliği yok olmayan çamaşır suyunda böyle bir çeşitliliğe gitmenin insan sağlığı açısından getireceği sakıncaları dikkate alan T.C. Sağlık Bakanlığı aldığı bir kararla bu kokulu çamaşır suyu üretimini yasaklamışken, üretici ÇUŞ’lar uluslar arası  güçlerini kullanarak Türkiye Cumhuriyeti’nin ülke sınırları içersinde uygulamaya kalktığı bu kararını geri aldırmışlardır.

     

    Oluşturdukları yeni ve büyük ekonomik güçleriyle siyasal iktidarları yerinde tutmak veya  değiştirmek gibi etkinlikleri bile yürütebilen bu oluşumlar bağımlı ve sömürülen yeni sosyal formasyonlarla daha kolay ve daha çok sömürebilmenin çağdaş yöntemini oluşturmuşlardır.

     

    Kısacası, Çok Uluslu Şirketler vasıtasıyla Kapitalizm dünyanın her ülkesinde istediği gibi at oynatabilmekte, gümrükleri delerek DÜNYA DEVLETİ ‘nin temellerini sağlamlaştırmaya çalışmaktadır.

     

     

     

     


    Tarih: 15:53, 10/4/2006 Kategori: IktisatSiyasetleri
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    Kapitalizmler-V


    35. GÜDÜMLÜ KAPİTALİZM

     

    Serbest Rekabetin tekelcilikle bozulması, tekelci fiyat diktatörlüğü, üretim ve tüketim uyuşmazlığı, emek kesiminin sermaye kesimine rağmen yoksullaşmasıyla ortaya çıkan bunalımlar karşısında ekonomik hayatı, kişilerin sadece bencil, kör kâr arayışı tutkularına bırakan aşırı liberalizm (Vahşi Kapitalizm) Marksizmi doğuracak, kapitalist cephedeki bu sarsıntı devlet karışımcılığını ortaya çıkaracaktı.

     

    Liberal Kapitalizmin iç çelişkileri tekelci teşebbüsleri oluşturmuş, buna tepki olarak ortaya çıkan Devlet Kapitalizmi de gücünü tekellerin gücüne ekleyerek Sosyalizme karşı güç birliği oluşturmak istemiştir. Böylece kapitalist olmayan çalışan grupların global sömürüsüne başlanacaktı.

     

    Netice itibariyle özel kesimin tekellerine karşı oluşturulan Devlet Kapitalizmi, demokrasi cambazlığı ile özel tekellerce güdülür hale getirilmiş ve yutulmuştur.

     

    Gerçi, siyasal iktidarı harekete geçiren güçlerin kurumlaşmış ve yasalaşmış sosyal konumları nedeniyle birçok  grupların da yarar sağlayacak düzeye geldiği bir gerçektir.  Bu sistemde net olarak sömüren ve sömürülen sınıflara ilaveten demokratik hareketler sonucu yeni bir sınıf; orta sınıf doğmuştur.

     

    Özel Şirketler, acımasız rekabetin baskısından kurtulabilmek amacıyla devletin gölgesinde güvence bulabilmek için bir takım sosyal amaçlı fedakarlıklara yönelmek zorunda kalmışlardır. Her ne kadar işçi ve köylü bu karma kapitalizmde bir takım yararlar elde etmişlerse de sonuçta teorideki hak eşitliği yine emek aleyhine işlemekte bütün çabalar mutlu azınlığın aydınlık geleceğine sarf edilmektedir.

     

    Sosyal eşitliği sağlamak amacıyla müdahalelerde bulunan devlet, Kapitalist kesime diş geçiremeyince pençesini yine dar gelirliye atacak, Kapitalist kesimle ortak çalışarak dar gelirliyi soymaya devam edecektir. Günümüzde tüm hızıyla sürüp giden  bu çark vergilendirme alanında alabildiğine sürmektedir. Örneğin, İşletmelerden alınan vergiler masraflar düşüldükten sonra kâr üzerinden ve düşük yüzdelerle alınırken, çalışan kesimden direkt gelirlerinden ve %25-45 oranları arasında fahiş yüzdelerle alınmaktadır. Ayrıca yanlış para politikaları sonucu  azdırılan enflasyon ve faiz politikaları sonucu da sermaye kesimi karlarına kar katarken beden ve zihin gücünden başka sermayesi olmayan çoğunluk ise günden güne iyice yoksullaşmaktadır.

     

     

     


    Tarih: 10:07, 5/4/2006 Kategori: IktisatSiyasetleri
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    Kapitalizmler-IV


    MÜDAHALECİ KAPİTALİZM

     

    Liberalliğin bazı kesimlere verdiği özgürlükler rekabeti öldüren yarışımı ortaya çıkarmış, teşebbüsler tekelleşmiş, çalışanlar yoksullaşmış, yetersiz tüketime rağmen aşırı üretim ve sömürgelerin aşırı sömürülmesi, beraberinde bir çok ekonomik ve sosyal bunalımları getirmiş, işçi örgütlenmeleri ve sosyalizmin etkisiyle başlayan kargaşa devletin ekonomiye müdahalesini kaçınılmaz kılmıştır.

     

    Bugün hararetli savunucular bulabilen liberalizmin ortaya çıkardığı çekilmez bunalımları oluşturmayacak bir biçimde ekonomik gelişmeyi gerçekleştirmek özel ve toplumsal yararların uzlaşmasını sağlamak amacıyla devletin sistematik karışımları sonucu ortaya çıkan Müdahaleci Kapitalizmde devreye ekonomik nitelikte bir kamusal kesim çıkmakta, sosyalist sistemin işleyiş zihniyetinden biri olan “emredici “ plan yerine “öngören” ve yapılmazsa kendi yapan bir karakter söz konusudur.

     

    Bu kapitalizmde sosyalizmin etkisi görülmekle birlikte Liberal Kapitalizmin etkisi, ideolojisi, organizasyonu ve tekniğinin aşılmış olduğu ve daha gelişmiş / kurumsallaşmış bir kapitalizmin ortaya çıktığını görüyoruz.

     

    Bu sistemde özel mülkiyete sınırlamalar getirilmiş, toprak reformu ve kamulaştırmalar gözlenmiştir. Kişiler ve gruplar üretim ve tüketim mallarına serbestçe sahip olabilirler, hibe  ve miras yoluyla istediklerine bırakabilirler. Fakat devlet aşırı gelir farklılığının yaratabileceği sosyal gerilimlerin oluşmasını önlemek için çeşitli vergileme ve sosyal politikalarla servet dağılımını düzenlemek amacıyla ortadadır. Devlet yeri geldiğinde kamu yararı adı altında adeta bir müteşebbis gibi hareket edebilmekte, bazı alanlarda tekel bile oluşturabilmektedir.

     

    Devletin bu tür müdahalesi sonucu Liberal Kapitalizmin kâr arayışında dinamik ve riskli girişimlerinin yerini koruyucu eğilimler almış, devlet güvencesi sağlamak amacıyla gruplar ile devlet arasında yeni çıkar ilişkileri doğmuştur.

     

    Bireylerin kâr arayışları bir diğeri ile tam yarışım halinde olursa piyasa mekanizmaları herkes için etkin ve yararlı bir biçimde işleyebilirdi. Ancak yarışın öldürülmesiyle gruplar, tekeller, monopol ve oligapolleşmelerle ve devletin piyasa aygıtını gütmesiyle iktisadi faaliyetler aksamış, adaletsizlikler derin yaralar açmıştır. Fiyatları istediği gibi belirleyen dev şirketlerin bir yanda, çalışanların diğer yanda olduğu kollektif yarışta bu çıkar savaşından dolayı ortaya çıkan aksaklıkları düzeltmek yine devletin üstüne bırakılmış, devlet de müteşebbis olmuştur.

     

     

     


    Tarih: 16:39, 31/3/2006 Kategori: IktisatSiyasetleri
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    Kapitalimzler-III


    SANAYİ KAPİTALİZMİ

     

    Zenginleşme amacının güdümündeki sanayici müteşebbislerin özgür faaliyetleri / yarışımları sonucu yeni bir ekonomik organizasyon doğuyordu.

     

    Fransız devriminin, özgürlüğün ancak ulusal mülkiyetle sağlanacağı görüşüyle oluşturduğu yeni hukuksal yapının bu kapitalizmin doğuşundaki rolü tartışılmazdır.

     

    1789 ‘da feodal haklar kaldırılıyor, kilisenin mal ve mülkü kamulaştırılıp köylüye bedelsiz dağıtılacağı yerde para karşılığı satılıyordu. Para da Burjuvazinin elinde olduğuna göre söz konusu  topraklar bu defa başka bir kesimin elinde toplanıyordu. Bu toplanmaya küçük toprak sahiplerinin toprakları da katılınca topraksız kalan köylüler kente göçüp düşük ücretle fabrikalarda işçi olarak çalışmaya başlıyorlardı.

     

    İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 17. Maddesi mülkiyeti “kutsal ve dokunulmaz” bir hak olarak tanımlayınca, mülkiyet statüsünde egemen unsur malik kişinin hukuku oldu. Sonuçta, özgürlük adına haklar ekonomik yönden güçlülere verilmiş oldu

     

    W.Sombart ‘a göre kapitalizm, geliştirici yenilikler rejimi idi. Ama nereye kadar olduğu belirsiz idi. Hayat düzeyi yükselmiş, nüfus artmış, endüstriyel üretim artmış, ulaştırma sektörü gelişmiş, dış ticaret canlanmıştır. Ancak, bu tür gelişmelerin itici gücü bir dizi olumlu unsurların katkılarıyla sağlanmıştır. Sürekli değişiklikler ve oluşumlar sayesinde doğan sosyal ve moral alanlarda oluşan bunalımlar ve  çelişkiler örtülebilmiş değildir

     

    Ekonomik alanda; ihtiyaç fazlası üretim stokları artırmış ardından üretimin gerilemesiyle işsizlik sorunu ve ekonomik tıkanma baş göstermiştir.

     

    Sosyal alanda; yine her şey işsizlikle başlıyordu. Sanayi ağırlıklı büyük tarımsal işletmelerin oluşması, sanayiinin lehine işçilerin yoksullaşması, daha çok kazanma hırsıyla kadın ve çocukların bile geniş ölçüde çalıştırılması (bunun adı da kadının ekonomik özgürlüğüdür), ağır çalışma koşulları sendikalaşmayı getirecek, grevler ve  ayaklanmalar da siyasal alanda devlet karışımcılığını getirecekti.

     

     


    Tarih: 19:03, 13/3/2006 Kategori: IktisatSiyasetleri
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    Kapitalizmler-II


    LİBERAL KAPİTALİZM.

     

    18.yy.’dan itibaren Merkantilizmin kısıtlayıcı, organize edici yapısı eleştirilere uğramış bireycilik ve  özgürlük gibi akımların desteği ile Merkantilizme tepki olarak Liberal Kapitalizm oluşmuştur. Liberal Kapitalizmin temel doktrini ise fizyograt Okulu idi.

     

    Dr. F. Quesnay, sorunları incelerken doğa kanunlarına dikkat çekerek teorisini tarımın önceliği ve doğal yasaların varlığı üstüne kurmuştu. Quesnay’a göre insanlar  mülk sahibi, üretken ve kısırlar olmak üzere üç kesime ayrılmaktadırlar. Bütün insanların tarımın sağladığı net hasıladan geçindiklerini savunarak çiftçilerin zenginliğini tercih etmiştir. Burada dikkat edilecek husus müdahaleye karşı oluşu ve tüccar yerine çiftçilerin zenginliğinin ön plana çıkartılmasıdır. Ona göre özgürlük olmadan ne net hasıla ne bolluk ne iyi bir fiyat ve ne de zenginlik gerçekleştirilebilir. Fakat bu noktada bireyin zenginliğinin topluma nasıl yansıyacağı ya da adil gelir dağılımı problemi ortaya çıkıyordu. Özel mülkiyet, serbest teşebbüs ve ticaret ile devletin ekonomik hayattaki rolü tartışılmaya başlıyordu.

     

    Bireyin özgürlüğü toplumsal çıkarı sağlar. Burada devlet sosyal nizamın amiri değil hizmetkarıdır. Kilisenin baskısından sıyrılan insanlar özgürlük adı altında para uğruna yeni yükümlülükler altına alınıyordu.

     

    Sonuçta bu kapitalizm sermaye birikimi sayesinde batı toplumunu maddi olarak geliştirip değiştirebilmiştir. Keşifler, icadlar, nüfus patlaması vb. gelişmeler endüstriyel devrimi doğuracak ve karşımıza yeni bir kapitalizm çıkacaktır. Bu Sanayi  Kapitalizmidir.


    Tarih: 17:29, 13/3/2006 Kategori: IktisatSiyasetleri
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    Kapitalizmler


    Kapitalist sistem zaman ve mekan içinde özünü korumak kaydıyla biçimi ve işleyişi  itibariyle değişiklik gösterebilmektedir. Bu değişiklikler diktatörlük ile demokrasi, eşitlik ile eşitsizlik arasında gidip gelen bir seyir takip etmektedir. Bu çeşitliliğin tek izahı ise değişen zamana ve mekana uyum sağlayabilmek, tutunabilmek içindir. Şimdi, bu zaman ve mekan içindeki değişiklikleriyle süregelen  kapitalizme bir göz atalım.

      

    31. TİCARİ ve KURALCI KAPİTALİZM

    Ortaçağın karanlığından sıyrılmaya çalışanların karşısında din ile ilgisi olmayan uygulamalarıyla bir kilise vardı. İşte bu din ile ilgisiz uygulamalar sonucu insanlardaki uhrevi değerlerin yerini dünyevi değerler almaya başlar ve artık insanların endişe ve ilgi merkezini  ferdin maddi zenginliği hususu oluşturmaktadır. Bu kapitalizmin doktrini Merkantilizm’dir. İtalyanca “Tüccar(Mercante)” anlamına gelen bu akım, feodal yapının yıkılması ve merkezi hükümetlerin kurulmasıyla Avrupa’da  tüccar menfaatlerini savunan fakat, her ülkenin değişik anlam verdiği bu iktisat  politikasını temel niteliklerini şöyle sıralayabiliriz.

     

    PARACI.....: Tek zenginlik altın ve gümüş paradır.

     

    MİLLİCİ....: Bir ülkenin para kazancı diğer ülkenin para kaybıdır. Uluslar arası işbirliği yerine çatışma ve savaş geçerlidir. Bu nedenle devlet güçlü olmalıdır.

     

    NÜFUSCU..: Devletin gücünü nüfus çokluğu belirler. İnsanı ne kadar çok olursa o ülkenin kazancı da o kadar çok olmak zorunda kalacak. Ekonomi büyümeye zorlanacaktır. Ayrıca, savaşlar için insan gücü çok önemlidir.

     

    DEVLETCİ...: Her bir ülkenin yararı diğer  ülkelerin yararına karşıt olduğuna göre ulusun yararını koruyup kollamak için devlet güçlü olmalıdır.

     

    MÜDAHALECİ..: Güçlü bir devlet güçlü bir ulusal ekonomi ile ayakta duracağına göre, ekonomik faaliyetlerin etkisini artırmak için siyasal iktidarın her alana geniş bir müdahalesi şarttır. Bu müdahalecilik, ulusal yarar için diğer ülke ekonomilerine bile müdahaleyi kapsayabilmektedir.

     

     

    Sonuç itibariyle, merkantilistlerin ağır paracı tutumları, paranın değer muhafazası, enflasyon sonucu zayıfladı. Ulusalcılık ve çıkar savaşı sonunda savaşlar dünya ticaretini kısır ve  durağan  bir sürece soktu. Kalkınma amaçlı müdahalecilik çoğunluğu oluşturan işçi ve köylü aleyhine sonuç  verince bu tip kapitalizm yıpranmaya başladı.

     


    Tarih: 16:42, 4/3/2006 Kategori: IktisatSiyasetleri
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    Kapitalizmin İşleyişi


     J. J. Rousseau, “ İnsan doğuştan iyi bir varlıktır. Onu bozan toplumdur. O halde serbest bırakın çocuğu. Kötülük yaparsa cezasını çekecektir” der. Bu görüş her alanda uygulamaya konulur.

     

    Ekonomide; Laissez Faire – Laissez  Passer (lösefer – lösepase) yani, insanları kendi hallerine bırakın istedikleri gibi yapsınlar, istedikleri gibi üretip istedikleri gibi tüketsinler, mal ve paraları da bırakın geçsinler,  önlerine gümrük gibi  engeller koymayın...

     

    Felsefi alanda; bırakınız konuşsunlar, bırakınız düşünsünler...

     

    Politik alanda; serbestiyet, kanaat özgürlüğü yani kurumlar, gelenekler, kutsal addedilen şeyler tartışılıp yargılansın...

     

    Bizim konumuz ekonomi olduğuna göre serbestiyet adı altında insanların nasıl kapitalizmin  vahşi oyununa getirildiğini  otopsi edelim. 

     

    Evet ne demişti liberal ekonomistler, “Bırakınız Yapsınlar. Bırakınız geçsinler.” Bu, ferdin  doyumsuzluğu ve isyanıdır. Ekonomik malların değeri de, insanların özgür değerlendirmesine kalmıştır.

     

    Önceden ahlaki kurallara, alın terine göre değer kazanan mallar artık dizginlerini kırmış arzuların tercihine kalmıştır. Yani, talep neyse o odur. Ekonomik üretimin direksiyonu satın almaya ve buna dayanan taleplerin çoğunluğu emrine geçince devreye çoğunluğun demokrasisi girmiştir. Doyurulacak talepler belli bir iktisadi gücü  gerekli kılacağından yeterli parası olanların / zenginlerin daha doğrusu “para gücünün demokrasisi" tesis edilmiş olacaktır.

     

    Bu tür iktidara sahip olanlar da çoğunluğu teşkil etmediğine göre böylece ortaya azınlığın demokrasisi çıkacaktır.

     

    Azınlığın demokrasisinde “Bırakınız Yapsınlar, Bırakınız Geçsinler” in  yerini “Tekelcilik” almış ve “Bırak ben yapayım, Bırak ben geçeyim” denilmektedir.

     

    Üretici / müteşebbis, kar ve kazancını kurtarmak ve korumak için yarışı (rekabeti) öldürmüş, yarış şimdi güçlü müteşebbislerin kendi aralarında oluşturdukları yığışmalar (tekel, kartel, tröst, oligapol, holding vb.)  arasında sürmekte, ekonomiye egemen  olmak, kar / kazançlarını garanti edip diğer arta kalan rakiplerini yenmek için bu defa halka rağmen savaş başlamıştır.

     

    Başlangıçta çok sayıda küçük teşebbüslere dayalı olan kapitalizm şimdilerde az sayıda büyük teşebbüslere dayanmıştır. Bu durumda eğer yine serbest rekabet  piyasasının şartları işletilecek olursa sonuçta bundan tüketiciler karlı çıkacağından rekabet rekabeti öldürecektir.

     

    Serbest piyasa ekonomisinin kendi iç dinamikleri olan otomatik dengeleyiciler, yarışım, teşebbüs gibi önemli temel kurumlar, meydana  gelen bozulmalar sonucu görevlerini yapamaz  hale gelecek ve ekonomik bunalımlar ve zorluklar baş gösterecektir.

     

    Baş gösteren buhranlar sonucu milli sınırlar içinde sıkışıp kalan sermayedarlar / zenginler kâr ve kazançlarını korumakla birlikte daha fazlasını elde edebilmek umuduyla koloniyal devletler ihdas etme gereğini hissettiler. Bu kapitalist grupların, ülkelerinin dış politikalarını kendi özel yararları doğrultusunda işletecek biçimde etkileyerek iktidarı nasıl elde ettiklerini araştıran J. A. Hobson, ünlü “Emperyalizm” adlı eserinde açık ve inandırıcı bir biçimde bunu ortaya koyabilmiştir. Tek başlarına siyasal iktidara sahip olamayan bu grupların bazı askeri çevrelerle kurabildikleri sıkı ilişkiler sonunda ülkelerinin ve diğer ülkelerin dış politikalarını kendi özel çıkarları doğrultusunda  biçimlendirdikleri görülmektedir.

     

    Önceleri, insan ihtiyaçlarını karşılayamayan üretim zamanla nasıl oldu da fazla vermeye başladı ki, müteşebbisler  ulusal sınırları aşmak lüzumunu hissettiler. Gayet basit. Önce, üretim  insan için idi. Üretim, insan için üretim olmaktan çıkıp kâr için olunca serbest rekabete dayanamayan küçük üreticiler de işçi oldular. Düşük ücretle çalıştılar ve satın alma güçleri zayıfladı.

     

    Satın alma  gücünün zayıflaması talep gerilemesi demektir. Talep azalınca üretilen mallar satılamadı. İşte, yeterli tüketime imkan vermeyen bu darboğazdan kurtulmanın tek yolu emperyalizm idi. Emperyalizmin sağlayacağı yeni pazarlar potansiyel üretimin akıtılacağı ve yeni karların sağlanacağı mümbit  kaynaklardı.

     

    Endüstriyel devrimi evrende ilk önce gerçekleştirmiş olan İngiltere  bunun avantajlarını başlangıçta çok iyi değerlendirebilmiş, fazla üretimiyle hemen hemen bütün dünyanın ihtiyacını karşılayabiliyordu. Sömürgelerle beslediği bu gücü sayesinde “Güneş Batmayan imparatorluk” ünvanını almasına rağmen bu çok sürmemiş ve karşısına, çivi çiviyi söker misali yeni sömürgeciler çıkmıştır. Bu rakipleri ile arasında olan Pazar savaşı, beraberinde silahlı çatışmaları da getirmekte gecikmeyecekti.

     

    Batının kendi  içinde olan bu çelişkilere bakarak bilimsel tezler üretmekte olan K. Marx ’a göre bütün savaşların nedeni ekonomi / para / madde idi. Bırak parayı, pulu ve dünyayı “Bir elime Ay’ı, diğer elime de  Güneş’i verseler” yine de savaşına devam edeceğini söyleyenin “savaş nedeninin” ne olduğunu Marx çok iyi biliyor olmalı ki böyle bir saptırma ile kapitalizmin gelişimine Materyalist felsefesi ile en büyük desteği verenlerden biri olmuştur.

     

     


    Tarih: 16:52, 20/2/2006 Kategori: IktisatSiyasetleri
    Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

    Kapitalizmin Doğuşu


     

                            1.KAPİTALİZMİN DOĞUŞU

     

    Göçebe hayattan yerleşik düzene geçen insanların bu birlikteliğine hukuki temel oluşturulmasında din faktörü önemli rol oynamıştır.

     

    Kişilik haklarını bir türlü kazanamayan insan, her yeni gelişmede şaşkına dönmüş ve ne yapacağını bilemez  olmuştur.

     

    İşte bu şaşkınlıklarından birisi de Kapitalizm illetidir.

     

    Feodalizmin çözülüşüyle Ortaçağ Avrupa’ sında insanlığın birlikteliği bağımsız ve merkeziyetçi Krallıklar halinde oluşmaya başlar. Kralların eline geçerek merkezileşen siyasal iktidar, genel güvenlik sorununu ne zaman çözüp güçlü kıldıysa, o zaman güven verici bu ortam, ekonomik faaliyetleri özendirmiş, geliştirmiştir. Her işte ve her zaman  olduğu gibi yine en önde hep Din Adamları vardır.

     

    Zihinsel, ekonomik ve  teknik zorlamalarla bilgi bilimi yerine Evreni, Kudret Biliminin kuşatması, “BEN” i aşamayan insanın sayesinde gecikmeyecektir.

     

    Kapitalist sistemin doğuşu ve gelişimini zihinsel (dini) strüktürüyle açıklayan W. Sombart, Yahudilerin,  ve M. Weber ile R. H. Tawney de Protestan Hıristiyanların mali rollerinin önemini aydınlığa kavuştururlar. Almanya’ da Luther ve Fransa’ da Calvin’ in dinde reforma giderek “Mistisizm yerine maddesel hayatı” yüceltmeleri Protestan ülkeleri de Yahudilikteki gibi “İnsanların dünyalıklarını zenginleştirme”  ilkesine açık hale getirdi. İş hayatında varlıklı olmak ilahi anlamda bir ödüllendirme kabul edildiğinden, iktisadi hayat bu yönde bir dinamizm kazanarak üretime ağırlık verecektir.

     

    Bu yapay  dinsel coşkuyla kilisenin elinde bulunan geniş araziler laikleşecek, kilisenin hayırseverlik ve acıma rejimi yerine insanların çok daha çok kazanma  rejimi gelecekti.

     

    Kendisinin, çevresinin hatta ülkesinin  ihtiyacından çok çok fazlasını üreten insan  mübadele sisteminde takas usulünden vazgeçecek, değerli kabul ettiği madenleri (altın – gümüş ) kullanacak ve daha sonra da yerine ikame edilen ( kaime = gayme ) paraya  geçecekti. Mal yerine geçen paranın kullanımı ile ticaret daha da kolaylaşacak, dış ticaretle yeni pazarlar / kaynaklar çok kazanma – zengin olma hırsıyla dolu insanların iştahını hepten artıracaktı. Özellikle “keşifler” ve “icatlar” piyasaları  geliştirmiş, dünyanın ticaret merkezi Doğu’ dan  Batı’ ya  kaymıştır. Doğu’ nun İslam / Hakkaniyet ölçüsüyle yüklü ticaret ahlakı tabii olarak bu kervana alınmamıştır.

     

    Ticari seyahatler ile ekonomik ufukların genişlemesi ticareti daha çok özendirecek, Prof. A. PIETTRE ‘nin  de belirttiği gibi  yağma, kölelik ve sömürgelerle  Avrupa bir altın ambarına dönecekti. Bu sömürü ve yağmalamayla 1520 – 1620 yılları arasında Avrupa ‘da ki  altın ve gümüş para miktarı beş misli artarak, orada bir tüccar/burjuva sınıfı doğmasına neden olacaktı.

     

    16. yy ‘dan itibaren mülkiyetin yığışmasıyla küçük işletmeler aleyhine büyük işletmeler oluşuyor ve büyük sermaye sahibi tüccarlar küçük işletmeleri, zenaatkârların atölyelerini satın alıyorlardı. Böylece zenaatkârlar evlerinde çalışan ücretliler haline dönüşüyorlardı.

     

    Büyüyen kar ve kazançlar, taşınır kıymetlerin değerini yükseltir. Bu değerli madenlerin ve paraların enflasyonu, borç alanların lehine işleyecektir. Borçlu kimseye borcunu değeri azalmış bir para ödeyebilmek imkanı verecektir.  Bu olumsuz durumdan kurtulmanın tek yolu da verilen borcun fiyatını sürekli yükseltmektir. Yani faiz. Mal üreten müteşebbisler ve iş hacmi büyüyen tüccarlar hem borç verdikleri paraların hem de ellerindeki malların fiyatlarını yükselterek kazançlarına kazanç katmaktadırlar. Fiyat artışı ise sabit ücretle çalışan grupları ve sabit rantla çalışan toprak sahiplerini yoksullaştırmaktadır. Bu yoksulluk ulusal boyutlara ulaştığında olacaklar bellidir. Dış borç......

     

                “-Yabancıya faizle ödünç verebilirsin. Ta ki mülk olarak almak üzere gitmekte olduğun diyarda elini atacağın her şey de RAB seni mübarek kılsın. Tesniye 23/20”

     


    Tarih: 16:31, 11/2/2006 Kategori: IktisatSiyasetleri
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    Hür ve Bağımsız Düşünce


    Milli Eğitim yoluyla  ilköğretimden itibaren başlatılan beyin yıkama operasyonlarından birisi de  Batı’ nın sapık ideolojilerinin genç dimağlara adeta  çivilenmesidir. Örneğin; Şüphecilik (Scepticisme). İnsan aklının hiçbir gerçeği kesin olarak bilemeyeceğini  ve bu sebeple insanın  kesin hüküm veremeyeceğini, her şeyden şüphe etmesi gerektiğini savunan bu akımla yıkanan beyinler artık sağlıklı düşünemez hale gelmişlerdir. Nasıl gelmesinler ki?. Yabancıların kişileri ve tarihi övüle övüle, kendi atalarına  ve tarihine sövüle sövüle verilen eğitim ile şüphe edilecek şeylerin neler olduğu gösterilmiş oluyordu.

     

    Evet, hep kendimizden şüphe ettirildik. Her şeyin en iyisini, en güzelini bilirse Batı bilir, yaparsa Batı yapardı. Bu şartlandırma sonucu tutup attık kendimizi batının kucağına. Fakat, ne gariptir ki, batıcılığımız orada onlarla eşit olarak değil de, onların yanında  uşaklıktan öteye gidemedi. Atatürk “Türk Milletine her şeyi öğrettim ancak, bir tek uşaklığı öğretemedim” demişti ama, onun adına hareket edenler onun yolundan gittiklerini söyleyenler bize onu da öğretti.

     

    Hür ve bağımsız düşünce diye bir şeyimiz kalmadı. Düşünce evrenimiz, Batı’ nın dar kalıplarıyla sınırlandırıldı. Örneğin; Batı’ nın düşman olduğu ülkeler komşularımız dahi olsa  bizimde düşmanımız olmuştur. İran, Irak, Suriye... Öte yandan bizi istila etmeye kalkanlar ise dost ve müttefikimizdir. Yunanistan, İngiltere, Fransa ...  Dünyanın öbür ucunda Batının zedelenen menfaatleri için savaşmamız (Kore) Kahramanlıktır, fakat Kıbrıs’ ta katledilen soydaşımızı kurtarmaya gitmemiz barbarlık ve işgalciliktir.

     

    Görüldüğü gibi en bariz menfaatlerimizde bile Batı’ nın  yönlendirmesini umduğumuz/uyduğumuz bir zamanda dünya hakimiyetine doğru ilerleyen ideolojilerin işleyişine  sağduyu ile bakabilmemiz elbette güçtür. Bu açıdan hareketle Batı olayını ve özellikle  ahlakının dayanmış olduğu  iktisadi sistemini özü itibariyle iyi tanımak gerekir.


    Tarih: 20:14, 6/2/2006 Kategori: IktisatSiyasetleri
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    <- | Sonraki Sayfa ->