37. OSMANLI ‘NIN MEZARINI KAZAN
ÇOK ULUSLU ŞİRKET KAPİTALİZMİDİR.
Mülkiyet sistemi batının feodal yapısına benzemeyen Osmanlı İktisat Nizamı, kendine özgü üretim tarzı ile KANAATKÂR bir ekonomik zihniyete sahip idi. Batının Kapitalist / Monotarist / Maddeci üretim tarzı Endüstriyel devrimle yığın halinde fazla üretime girişmesi düşük tutulan ücretlerle daralan talep hacminden dolayı artan fazla üretimi ve kapasitesini dış piyasalara ihraç etmek lüzumunu duymuştu. İşte bu ihracaat kapalı ekonomilere ancak doğrudan ve dolaylı baskılarla olacaktı.
Osmanlı üretim tarzı ile Kapitalist üretim tarzı birbirlerine tamamen zıtlık teşkil ediyordu. Burada ilerilik gerilik söz konusu değildi. Bunu iyi ayırdetmek gerekir. Amaç mutlu olmaksa herkes istediği şekilde mutlu olabilir; kimi almakla / zenginlikle, kimi vermekle / kanaat etmekle... Bu onların zihniyetine bağlıdır. İşte Osmanlı ile Batının ilişkisi de tıpkı bu mutlu fakir ile mutsuz zengin ilişkisi gibidir. Kendi çapında kendisine yeten Osmanlı, Kapitalizmin sızmaları karşısında çaresiz kalmış, ekonomisi de bu müdahaleye engel olacak direnci gösterememişti.
Kapitalizm Osmanlıya bir kere sızmış, ekonomik işgalini bir kere gerçekleştirmiş, sömürü çarkını kurmuştu. Bu noktadan sonra Kapitalizmin araçlarını kullanarak kalkınmak için ne kadar etkin politikalar üretilirse üretilsin bunlar sadece bağımlılığı sürdüren güçlere güç katmaktan başka bir şey olamayacaktı. Aynı sürecin yeni Cumhuriyet’e aktarılması da başarılmıştır.
Batı hayranlığının neticesi olarak 1838 ‘de “Serbest Ticaret Antlaşması” adıyla imzalanan meşhur “Tanzimat Fermanı” nın birkaç maddesine göz atalım;
-Osmanlı sınırları içinde yabancı tüccarlarla Türk tüccarlar eşit sayılacak.
-Dışardan her türlü mal alımı (ithalat) serbest olacak.
-Osmanlı bütün tekellerini kaldıracak.
Ve şimdi de, 24 Ocak 1980 sonrası ile başlatılan ve tarihe “24 Ocak Kararları” olarak geçen politikalara bakalım. Yabancı Sermaye adı altında yabancı tüccarlar el üstünde tutuluyor. Yumurta dahil her şeyin ithalatı serbest. Tekellerimizi kâr da etse kendi ellerimizle kaldırıyoruz / satıyoruz.
Hemen aklıma gazi dedem geliyor. Ağır yaralıdır.. İflah olmaz deyip evine gönderiliyor.. 15 içinde hakkın rahmetine kavuşuyor. Peki biz bu ülkeyi yabancılara peşkeş çekeceksek dedem o kurşunu niye yedi? Büyük Önder M. Kemal ATATÜRK boşuna Türk’ün atası olarak anılmıyor;
“Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bil fiil işgal edilmiş olabilir.”
Bu durumda karşılarında Türk Milletini bulacaklardır şüphesiz. Ancak, Atatürk tekrar uyarıyor;
“Memleket dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet, dalalet ve hatta hiyanet içinde bulunabilirler.”
“Bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle birleştirebilirler.”
Maalesef bugün bunların hesabını çok iyi yapan müstevliler önceden her türlü tedbirlerini alarak içerdeki siyasi emellerini gerçekleştirmek için kendilerine sempati besleyen grupları (our boys) yetiştirmişler, çeşitli hile ve desiselerle bunları iktidar koltuklarına oturtmuşlar hatta kazaen başkaları koltuğu kaparsa her türlü entrikalarla onları alaşağı edip yine kendi bildiklerini okumaya devam etmektedirler...
1838 yılında imzalanan antlaşma sonucu devletin tekelleri kaldırıldı ama yerini yabancıların tekelleri aldı. Seyyar satıcılığa kadar el atıldı. Yabancılara olan hayranlığımız onların çalışmalarına değil de mallarına ve harcamalarına yönelik oldu. Böylece kaynaklarımız batının kasasına akmaya başladı ve sonunda ulusal sanayi çöktü. Ülke yabancıların malları için açık pazar oldu ve bu malların üretimi için kullanılan hammadde deposuydu. Kaynaklarımız ham olarak yok pahasına satılıyor işlenip mal olarak geri geliyordu.
Nasrettin Hoca’nın evine hırsız girmiş ne var ne yok hepsini alıp götürmüş. Halk toplanıp başlamışlar hocayı haşlamaya; Niçin kapını kilitlemedin? Niçin şöyle yapmadın? Niçin böyle yapmadın? Hoca sonunda patlar; “Peki beyler bu hırsızın hiç mi suçu yok?” İşte bunun gibi biz de tutturmuşuz Osmanlı şöyle yaptı, Osmanlı böyle yapmadı deyip duruyoruz. Ama bir akıllı er kişi de çıkıp bu batı hırsızlık yaptı demiyor. Yani Osmanlıyı batıran batının hiç mi günahı yok?.
İş hammadde alıp mamül madde satmakla da kalmıyordu. Önemli olan bu ilişkiyi kökleştirecek bir unsura ihtiyaç vardı. Bu görevi yapacak olan da “borçlanma” idi. Batı, devrin yöneticilerine rüşvet de dahil her yolu deneyerek zorla borç para vermiştir. Burada dikkat edilecek çok önemli bir husus vardır. Borçlanmada aktif tarafın yani borçlanmayı isteyenin alan taraf olması gerekirken ne gariptir ki bu kural tersine işlemiş aktif taraf borç veren olmuştur. Yani Batı Osmanlı’ ya zorla borç vermiştir. (Borç yiğitin kamçısıdır. Ve biz o kamçıyı 150 yıldır hâlâ yiyoruz.
Osmanlı’ ya zorla verilen bu borçların tahsili için devlet içinde devlet olan “Düyun-u Umumiye” kurulacak, devletin maliye teşkilatında 5.500 kişi çalışırken bu yabancı memurlar dairesinde 8.000 kişi çalışarak koskoca İmparatorluğun iflasını ilan edecekti.
Görüldüğü gibi “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler “ zihniyetiyle hareket edilerek yabancı akıllar ve sermaye geçip, yapmışlar yapacaklarını. Koca İmparatorluğun ekonomisini çökerterek yıkımını kolaylaştırmışlar. Her ne kadar İstanbul’a ve Anadolu’ya geldikleri gibi gitmişlerse de bu defa “KUVVE-İ MİLLİ” niteliğini yıkmışlar ardından yine sil baştan aynı senaryoyu Cumhuriyetimiz için sahneye koymuşlardır. Ancak bu sefer yanılmışlardır. Çünkü karşılarında aynı hataya tekrar düşecek ahmaklar topluluğu yok. Dedelerinin şehit kanlarıyla sulanmış bu toprağın ekmeğini yiyen dipdiri bir nesil var ve soruyor;
-Neden yerli şirketlerimiz yabancılarla ortaklığa giriyor?
-Neden devlet kuruluşları yabancılara satılıyor?
-Neden Ülkemizde var olan bir mal dışarıdan ithal ediliyor.
-Neden dimdik ayakta duran devletimiz AB kapılarında dileniyor?
....
Tarihiyle irtibatını kesenlerin akibeti karanlıktır.
|