SAMSUN SAYFALARI ZİYARET EDİNİZ
İÇİNDEKİLER
»
»
»
Kategorilerim
BelgeBilginlerDinEdebiyatEgitimekonomiGundemHaberIktisatSiyasetleriKitapMediaMonografiPolitikaSahsiyetlerSozlerTarihTarimTutunYasamZaman
İrtibat İçin, samsunblog@gmail.com
Powered by Mcan S.Muratcan KOŞAR
|
Rachel'ın Mektupları / Rachel’s Letters

16 Mart 2003'te 23 yaşındaki Amerikalı insan hakları çalışanı Rachel Corrie, İsrail ordusunun Filistin Gazze Şeridi'nde bir doktorun evini ve ailesini yok etmesini engellemeye çalışırken, bir askeri buldozer tarafından ezilerek yaşamını yitirdi. Rachel, ailesine yazmış olduğu dikkate değer bir dizi e-postasında, kendi yaşamını neden tehlikeye attığını açıklıyordu. İlk kez İngiltere'de Guardian tarafından yayımlanmıştır.
Merhaba arkadaşlarım ve ailem, ve diğerleri, Filistin'e geleli şu anda iki hafta ve bir saat oldu, ve buna rağmen gördüklerimi anlatmakta kelime bulamıyorum. Benim için en zoru, Birleşik Devletler'e mektup yazmak için oturduğum zaman burada olup bitenler hakkında düşünmek—lükse açılan sanal geçitle ilgili bir şey. Buradaki çocukların pek çoğu hiç, evlerinin duvarlarındaki tank mermisi delikleri, ve bir işgal kuvvetinin onları yakın civarlarda sürekli izleyen kuleleri olmadığı bir gün yaşamış mıdır, bilmiyorum. Tam emin olmasam da, bu çocukların en küçüğünün bile, her yerde hayatın böyle olmadığını anlayabildiğini düşünüyorum. Ben buraya gelmeden iki gün önce sekiz yaşında bir çocuk bir İsrail tankı tarafından öldürülmüş, ve çocukların birçoğu bana onun ismini mırıldanıyor, “Ali”—veya duvarlarda onun posterlerini gösteriyor. Çocuklar bana “Keyf Şaron?” “Keyf Bush?” diye sorup, beni kötü Arapçamla konuşturmayı da çok seviyorlar, ben “Bush Mecnun” “Şaron Mecnun” deyince de gülüşüyorlar. (Şaron nasıl? Bush nasıl? Bush deli. Şaron deli.) Elbette ki tam olarak düşündüğüm bu değil, ve İngilizce bilen bazı büyükler de sözümü düzeltiyor: Bush miş Mecnun... Bush bir işadamı. Bugün “Bush bir maşadır” demeyi öğrenmeye çalıştım, fakat tam doğru çevirisini öğrenebildiğimi düşünmüyorum. Her neyse, burada, küresel hiyerarşinin işleyişinin, benim yalnızca iki yıl kadar önce olduğumdan çok daha iyi farkında olan sekiz yaşında çocuklar var—en azından İsrail konusunda. Gene de, hiçbir miktarda okuma, konferanslara katılma, belgesel izleme ve kulaktan dolma bilginin beni buradaki durumun gerçekliğine hazırlayamayacağı düşüncesindeyim. Görmeden bunu hayal edemiyorsun, ve gördükten sonra bile, bu deneyiminin hiç de o gerçekliği bütünüyle yansıtmadığının farkındasın: İsrail Ordusu'nun silahsız bir ABD vatandaşını vurması durumunda karşılaşacağı zor durum, ve ordu kuyuları yıktığında benim gene su satın alacak paramın olacak olması, ve elbette, her zaman terk etme şansımın bulunması. Benim ailemden hiç kimse, memleketimde, bir ana caddenin sonundaki bir kuleden bir roketatar tarafından, arabamızla giderken vurulmadı. Bir evim var. Gidip okyanusu görme hakkım var. Gene benim için, bir duruşma yapılmadan aylarca ya da yıllarca bekletilmek de çok zor bir ihtimal (bunun sebebi, diğer çoğundan farklı olarak, beyaz bir ABD vatandaşı olmam). Okula veya işe gitmek için çıktığımda, Mud Koyu ile Olympia şehir merkezinin ortasında bir kontrol noktasında bekleyen ağır silah donanımlı bir asker (işime gidip gidemeyeceğime, ve işimi tamamladığımda tekrar evime gidip gidemeyeceğime karar verme yetkisine sahip bir asker) olmayacağına emin olabilirim. Dolayısıyla, eğer ben bu çocukların yaşadığı dünyaya ulaşmam ve kısa süreliğine ve de kısmen içine girmemden sonra nefret hissi duyuyorsam, tersine, onlar benim dünyama girselerdi ne hissedeceklerini merak ediyorum. Onlar Birleşik Devletler'deki çocukların anne ve babalarının vurulmadığını biliyorlar, ve okyanusu görmeye gidebildiklerini biliyorlar. Fakat eğer okyanusu görmüş olsanız, ve su bulma sıkıntısının olmadığı, (su kaynaklarının) geceleyin buldozerler tarafından yok edilmediği, huzurlu bir yerde yaşamış olsanız, ve eğer uykudan evinizin duvarlarının aniden içeriye yıkılmasıyla uyanmak korkusu hissetmeden bir gece geçirseniz, ve eğer hiçkimsesini kaybetmemiş insanlarla karşılaşsanız— eğer ölüm saçan kuleler, tanklar, silahlı “yerleşimler” ve bu şimdiki dev metal duvar ile çevrelenmemiş bir dünyanın gerçekliğini yaşasanız, dünyanın tek süpergücü tarafından desteklenen, dünyanın dördüncü büyük ordusunun, sizi vatanınızdan silmek için yaptığı devamlı baskıya karşı direniş içinde, sağ kalma—yalnızca yaşama—mücadelesiyle geçen tüm çocukluk yıllarınız için dünyayı affedebilir miydiniz, merak ediyorum. Bu, buradaki çocuklar hakkında merak ettiğim bir şey. Gerçekten bilselerdi, ne olacağını merak ediyorum. Tüm bu karmaşayı düşünürken, şu an Refah’ta, yaklaşık 140.000 insanın yaşadığı, hemen hemen yüzde 60’ının mülteci olduğu—birçoğunun ikinci veya üçüncü kez iltica ettiği—bir şehirdeyim. Refah 1948’den önce de vardı, ancak buradaki halkın çoğunun kendileri yahut ataları, eski Filistin—şu anki İsrail— topraklarındaki evlerinden buraya göçe zorlanmış. Refah, Sina geri Mısır’a geçince, ortadan ikiye bölünmüş. Şu anda İsrail ordusu, Filistin’deki Refah ile sınır arasına, bir insansız bölge oluşturacak şekilde, on dört metre yüksekliğinde bir duvar inşa ediyor. Refah Halk Mülteci Komitesi’ne göre altı yüz iki ev buldozerlerle tamamen yıkıldı. Kısmen yıkılan ev sayısı daha da fazla. Bugün, bir zamanlar evlerin bulunduğu yerlerde, yıkıntıların tepesinde yürürken, sınırın öte tarafındaki Mısırlı askerler yaklaşan bir tankı haber vermek için bana “Kaç! Kaç!”1 diye bağırdılar. Ondan sonra ise el salladılar ve “İsminiz nedir?”2 diye sordular. Bu dostça merakta rahatsız edici bir şey var. Bu bana hatırlattı ki, hepimiz diğer çocukları merak eden çocuklarız: Tankların yolunda gezinen tuhaf kadınlara bağıran Mısırlı çocuklar. Neler olup bittiğini görebilmek için saklandıkları duvarın arkasından kafalarını uzatıp, tanklar tarafından vurulan Filistinli çocuklar. Tankların karşısına pankartlarla duran uluslararası çocuklar. Tanklarda rasgele, bazen bağıran—bazen de el sallayan—İsrailli çocuklar; birçoğu zorla buraya getirilmiş, birçoğu sadece saldırgan, biz uzaklaşırken evlere ateş eden. Sınır boyunca, ve Refah ile sahil boyu uzanan yerleşimler arasında kalan batı bölgesinde, sürekli olarak tankların varlığının yanı sıra; burada—ufuk boyunca ve sokakların sonlarında—sayabileceğimden de fazla sayıda IDF3 kuleleri var. Bazıları sadece asker yeşili metalden. Diğerlerinde, içeride ne yapıldığı anlaşılmaması için bir tür fileyle kaplı olan, bu tuhaf sarmal merdivenlerden var. Bazıları, binaların ufuk çizgisinin hemen altına gizlenmiş. Sonraki bir gün, bizim çamaşır yıkamak, ve pankart asmak için kasabayı iki defa geçmek için harcadığımız zaman içerisinde, bunlardan bir yenisi daha yükseldi. Sınıra en yakın olan bölgelerin bir kısmının, en az yüz yıldır burada yaşamış olan ailelerin ikamet ettiği esas Refah olmasına karşın, Oslo’ya göre, Filistin’in kontrolündeki bölgeler yalnızca, şehir merkezinde bulunan 1948 kampları. Ancak gördüğüm kadarıyla, herhangi bir kulenin görüş alanı dışında olan bir yer, eğer varsa bile çok azdır. Apaçi helikopterlerine veya saatlerce şehrin üstünde vızıltılarını duyduğumuz görünmez arı uçaklarının kameralarına karşı korunaklı bir yer, kesin olarak yok. Dış dünyayla ilgili haber almakta zorlanıyorum, fakat Irak’ta savaşın kaçınılmaz duruma geldiğini duyuyorum. Burada “Gazze’nin yeniden işgali” konusunda büyük bir endişe hakim. Gazze her gün bir ölçüde yeniden işgal ediliyor, ancak bence asıl korkulan, takların, bazı sokaklara girerek, insanları köşelerden gözleyip vurmak ve birkaç saat ya da gün sonra da geri çekilmek yerine, tüm sokaklara girmesi ve burada kalması. Eğer insanlar halen bu savaşın tüm bu bölge halkına nelere mal olduğunu düşünmüyorlarsa, artık düşünmeye başlamalarını umuyorum. Sizin buraya gelmenizi de umuyorum. Biz burada beş altı uluslararası eylemciyiz. Bizden kendi bölgelerinde bulunmamızı isteyen semtler Yibna, Tel El Sultan, Hay Selam, Brazil, Blok J ve Blok O. Ayrıca İsrail ordusu burada bulunan en büyük iki kuyuyu yıktığı için, Refah’ın varoşlarında bulunan bir kuyunun gece boyunca beklenmesi gerekiyor. Belediye su idaresine göre, geçen hafta yıkılan kuyular Refah’ın su kaynaklarının yarısını teşkil etmekteydi. Birçok yerden halk, enternasyonallerden evleri daha fazla yıkıma karşı korumaya çalışmak için, gece de hazır bulunmalarını rica etti. Akşam saat ondan sonra, gece çıkmak çok güç çünkü İsrail ordusu sokaklarda gördüğü herkesi direnişçi sayıyor ve onlara ateş ediyor. Dolayısıyla şu çok açık ki, sayımız pek az. Hala inanıyorum ki memleketim Olympia, Refah’la kardeş-halk ilişkisi biçiminde bir girişimi başlatmaya karar verdiği takdirde çok şey kazanabilir, ve çok da şey verebilir. Bazı öğretmenler ve çocuk toplulukları e-posta değişimine ilgi göstermişlerdi, ancak bu, yapılabilecek dayanışma çalışmasında buzdağının sadece ucu. Birçok insan, seslerinin duyulmasını istiyor; ve bana göre biz bu sesin ABD’de, kendim gibi iyi niyetli enternasyonallerin süzgecinden değil; enternasyonaller olarak ayrıcalıklarımızı biraz kullanarak, doğrudan duyulmasını sağlamalıyız. Ben, çok sağlam bir koruyucu olduğunu düşündüğüm, insanların her duruma karşı örgütlenme, ve her duruma karşı direnme yeteneğini, yeni öğrenmeye başlıyorum. ABD’den arkadaşlarımdan aldığım haberlere memnun oldum. Şelton/Washington’da bir barış grubunu örgütleyen, aynı zamanda Washington DC’deki 18 Ocak büyük protestosunun koordinasyonunda yer almayı başarmış bir arkadaşımdan gelen bir haberi yeni okudum. Buradaki insanlar basını takip ediyorlar, ve bugün bana gene Birleşik Devletler’de büyük protestolar olduğunu, Birleşik Krallık’ta da “hükümetin sorunları olduğunu” söylediler. Öyleyse onlara, burada insanlara, aslında emin de olamayarak, Birleşik Devletler’de birçok insanın hükümetimizin politikalarını desteklemediğini, ve direnişi küresel örneklerden öğrendiğimizi söylediğimde, artık tam bir Polyanna gibi hissetmememi sağladıkları için teşekkür ediyorum. Rachel Corrie (1979-2003) 7 Şubat 2003 Çevirmen: Baran Şimşek Diğer Mektupları Okumak İçin Tıklayınız http://www.ifamericansknew.org/cur_sit/rlinturkish.html
|
Tarih: 09:06, 6/1/2009 Kategori: Haber |
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Cemil Meriç ve Aslına Dönüş Hamlesi

"Tanzimat'tan bu yana Türk aydınının alınyazısı iki kelimede düğümleniyordu: Aldanmak ve aldatmak. Bu lanet çemberinden nasıl kurtulacağız?" diyordu Cemil Meriç…
Fransız mandası altında yaşayan Hatay'da bütün Türk gençleri gibi Cemil Meriç de Türkçüydü; fakat bir gün Büchner'in Madde ve Kuvuet'im okudu ve bütün hayatı değişti. Artık o bir ateistti. Lise yıllarında okuduğu Marksist klasiklerin tesiriyle de maddeciliğe yöneldi, hatta İstanbul'a okumak için geldiğinde Nâzım Hikmet ve Kerim Sadi gibi ünlü sosyalistlerle tanıştı. O güne kadar tek işçinin bile elini sıkmadığı halde Marksistlik iddiasında bulunan genç düşünür, bunun gerçeklerden bir çeşit rüyaya kaçış olduğunu çabuk fark etmişti etmesine, ama bu arada Hatay hükümetini yıkmaya teşebbüs iddiasıyla tutuklanıp idamla yargılanmış, sonunda beraat etmesine rağmen bütün tanıdıkları kendisiyle selamı sabahı kestikleri için aşağı yukarı yirmi yıl, bir Jan Valjan hayatı yaşamak zorunda kalmıştı. Bu hayatı onun için çekilir kılan, kitaplardı; engin tecessüsü ve Antakya Sultanisi'nde öğrendiği kuvvetli Fransızcası sayesinde Avrupa kültürüne açıldı. Bu öyle bir açılıştı ki, kendi ifadesiyle, coğrafyasında Asya yoktu ve sadece diliyle Türk'tü. "Işık Doğudan gelir!" Hind dünyasını bir Avrupalının, Romain Rolland'rn kılavuzluğunda keşfeden Cemil Meriç, ondan "ilk hocam" dîye söz ediyordu; ama dikkatini Ganj kıyılarına asıl çeken Schopenhauer ve Schelling oldu. Keşfettiği elbette Avrupalının gözüyle Asya'ydı, ama Asya... Büyü bozulmuş ve bir tane Avrupa olmadığını da o zaman anlamıştı. "Olemp'i ararken Hind çıkmıştı karşısına". Bunun da bir kaçış, bir arayış olduğunu bilecek kadar tecrübeliydi, ama 'Vedalar Çağı’nı incelemeden on dokuzuncu asrı doğru anlamanın mümkün olmadığını artık biliyordu. Böyle meselelerle oyalanmanın bir çeşit kaçıklık olarak görüldüğü bir kültür ortamında yıllarını "düşüncenin, hürriyetin vatanı" olarak gördüğü Hind'e veren ve oradan 'tesamuh'u,'düşüncenin gökkuşağını bütün renkleriyle sevmeyi', 'peşin hükümlerin mahpesinden kaçmayı, hakikatin çeşitli yönlerine eğilmeyi, hayatın her tecellisine saygı beslemeyi' öğrenen Cemil Meriç'in öğrendiği bîr gerçek dana vardı: “Ex Oriente lux", yani "Işık Doğu'dan gelir!" Cemil Meriç, heyecanlar dolu Hind macerasını, 1964 yılında yayımlanan Hind Edebiyatı'yla taçlandırdı. Dört yılda yazdığı ve 'harf harf hayatını işlediği' bu eser, aynı zamanda onun yayımlanan ilk telif eseriydi. İyi ama, ne zamana kadar Ganj kıyılarında oyalanacakta? Bir gün Konya’ya giderken yol arkadaşlığı yaptığı üniversiteli bir genç; “Sen bizden değilsin!” deyiverdi. Kendisini dinleyelim: “ Evet, ben onlardan değildim. Ama onlar kimdi? Uçurumun kenarında uyuyordum. Demek boşuna çile çekmiş, boşuna yorulmuştum. Bu hüküm hakikatin ta kendisi idi. Tanzimat'tan bu yana Türk aydınının alınyazısı iki kelimede düğümleniyordu: Aldanmak ve aldatmak. Bu lanet çemberinden nasıl kurtulacağız? Gerçeği görmek, hatayı sonuna kadar yaşamakla mümkün. Yığın Avrupalılaşırken aydınlar Türkleşmeli. Ve çalışmağa başladım. Spinoza kırk dört yaşında ölmüş, Nietzsche kırk dört yaşında delirmiş. Ben yolumu kırk dört yaşından sonra buldum." Genç düşünürün bulduğu yol Bu Ülke'ye, yani kendi ülkesine çıkıyordu. Gözlerini kaybettiğinde yaşadığı trajedinin bir benzerini de bu yol ayrımında yaşadı: Aralarında kendini daha rahat hissettiği aydınlarla artık aynı dili konuşmuyor; fakat yeni dilini az çok anlayanlarla birlikte olmaktan da pek hazzetmiyordu. Kendini ne 'sağ'da hissediyordu, ne 'sol'da. Çaresiz, 'Fildişi Kulesi'ne çekilerek düşünmeye Ye yasmaya başladı. Esasen dış dünyaya kapanıp iç dünyaya acılan gözleri onu bu kuleye kapanmaya zorluyordu. İç dünyasında "Doğu'nun ışığı vardı ve onun Doğu'su artık Hind'le sınırlı değildi; engin tecessüsü bütün Doğu'yu kuşatmak istiyordu. Düşünce dünyasının yıldızlan arasında artık sadece Homeros, Eflatun, Marks, Nietszche, Balzac, Victor Hugo gibi Batılı şair, yazar ve filozoflar değil, Biruni, İbn Rüşd, İbn Haldun, Gazali, Fuzuli, Baki, Ahmed Cevdet Paşa gibi Doğulular da Parlıyordu. Mesela "Medeniyetlerin Defter-i Amali” dediği ansiklopediler hakkındaki uzun yazısında, ansiklopedi kelimesini kullanan ilk yazarlardan ve Diderot, D'Alambert gibi ilk ansiklopedistlerden söz ederek günümüze geldikten sonra "İslâm'da Ansiklopediyi anlatmaya koyulmuştu. Yüz on sayfalık bu yazının altmış sayfası, bizde uzmanlar dışında hiçbir aydının bilmediği Safa Kardeşler'in, yani Îhvanu's-Safa'nrn Resail'ine ayrılmıştı. İlk baskısı Pınar Yayınlan tarafından 1984 yılında yapılan Işık Doğudan Gelir, bu yazıyla başlıyordu. Dünya kültürünün ve düşüncenin bütün ufuklarında gezinmeye kararlı olan Cemil Meriç'in tecessüsü dur durak bilmiyordu. Seyyid Hüseyin Nasr'ın İslâm'ın Kozmolojik Doktrinleri adlı eserinin Türkçeye çevrilmesi münasebetiyle yazdığı yazıda, İslâm medeniyetinin bazı meselelerine girmiş, başka bir yazısında da Türk muhafazakârlarının hiç ilgi duymadıkları bir konuyu, Kitab-ı Mukaddes'i ele almıştı. Bu yazılar, Işık Doğudan Gelir'de ikinci ve üçüncü sıralarda yer alıyor, onları Herbelot'nun Doğu Kütüphanesi adlı eseri hakkındaki yazısı takip ediyordu. Cemil Meriç'in "Muhteşem Bir Abide" diye nitelendirdiği bu eser, Hugo'dan Nerval'e kadar Doğu'yla ilgilenen bütün Avrupalı şair ve yazarlann başvurduğu ana kitaptı. Bir aslına dönüş hamlesi İşık Doğudan Gelir, bu kitaba adını veren "Ex Oriente Lux" başlıklı yazıyla devam ediyor. Düşüncelerinin gelişmesinde etkili olan Quinet, Michelet ve Edouard Schure gibi yazarlardan, özellikle Quinet'in Dinlerin Ruhu, Schure'un Doğu Mabetleri ve Büyük ermişler adlı kitaplarından söz eden Cemil Meriç, bu yazının "Işık Doğudan Gelir" sözünden bahsettiği bölümünde, beyaz insanın Amerika'yı keşfedip Pasifik Okyanusu'nun öbür ucundaki ihtiyar annesiyle, yani Asya'yla karşılaşalı beri, misyonunu daha aydınlık olarak görmeye, devri hareketini ve birliğini anlamaya başladığını, o andan itibaren menşeine hasret duyarak "Ex Oriente lux" diye haykırdığını söyledikten sonra şu hükme varıyor: "Modem düşüncenin bu aslına dönüş hamlesi, hem içtimaî bir içgüdü, hem de dinî bir özleyiştir. Farkında olsak da olmasak da, bu iki duygu birbirinden ayrılamaz. " Batı'da ve Doğu'da akıl meselesinin Hermetik düşüncenin enine boyuna incelendiği yazılarla devam eden Işık Doğudan Gelir, İslâm'da tercümenin ve İbn Haldun'la ilgili bazı meselelerin ele alındığı yazılarla noktalanıyor. Bu etkileyici eserin ikinci baskısı, ilkinden tam yirmi dört yıl sonra İletişim Yayınları'nca yapılmış bulunuyor. Mahmut Ali Meriç tarafından yayma hazırlanan ve "Bütün Eserleri" dizisinin 11. kitabı olarak vitrinlerde yer alan yeni baskının ilkinden farkı, yazıların kısa alıntılarla Özetlendiği, hazırlayanın imzasını taşıyan "Sunuş" yazısıdır. Bir de bazı yazıların sonundaki dipnotlar sayfa altlarına alınmış, o kadar. Metinlere ufak tefek düzeltmeler dışında müdahalede bulunulmadığını belirtmekte fayda görüyorum. Cemil Meriç, Işık Doğudan Gelir'de, dünya kültürünün lâbirentlerinde dolaştırdığı okuyucularına yaşadığı maceranın ne kadar heyecan verici olduğunu çok iyi anlatıyor. Tutkunlarına duyurmak benden. /Beşir Ayvazoğlu İlgili Siteler: http://cemilmeric.net/ http://cemilmeric.blogcu.com/ http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=260 |
Tarih: 17:10, 1/12/2008 Kategori: Haber |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Kapitalizm ve İnsan

/Müfit Yılmaz Gökmen
Kapitalizmin geçerli olduğu coğrafyalara egemen olabilmesi için üç ana silahı vardır. Bunlar, devlet otoritesini yıkabilecek güçte olan şirketler, medya-televizyon kuruluşları ve bankalardır. Kapitalizm bu üç ana koldan yaşam dediğimiz prosedürün altındaki platformu yavaş yavaş eline geçirir ve onun üzerinde gidip gelmeye başlarız. Midemize giren yemekten üzerimize giydiğimiz gömleğe kadar onun malını tüketiriz, televizyon açıldığında onun yarattığı koca şirketlerin sermayesi ve yöneticilerinin kadrosu ile kurulmuş kanalları izleriz, bankaya gittiğimiz zaman 2–3 aylık maaşımızın yetmediği bir şeyi alabilmek için hevesle bu şirketlerin hisse sahiplerinin parasını besleyen kuruluşlardan kredi kartı alırız.
Kapitalizm 19. yy.da son sürat gösterdiği gelişimini zamanla tamamen kontrolüne giren ve sürekli artan nüfus ile iyice arttırmış, 20.yy.da ise dünyanın insan üretim-tüketimini doğrudan etkilemeye başlayan şirketler sırası ile devletleri, ardından da yasaları ayakları altında çiğnemeye başlamıştır. 1945’ten itibaren Amerika’dan atmosfere karışan ve tüm dünyaya yayılan kapitalizm, bu dalgaya daha politik ve ekonomik gelişimin ortalarında yakalanan Türkiye’yi çok olumsuz etkilemiştir. Çünkü Türk politikası ekonomik gücünü tamamen kapitalist borçlarına dayandırmış, ekonomik modelini kapitalizm olarak çizmiş, kapitalistler ne diyorsa dış politika da onu yapmış, diğer yandan bu sistemin kültürünü topraklarına davet etmiştir. Kapitalizmin en çok vurduğu, insanların tüketim zihniyeti içinde üretilip markalara satıldıktan sonra kar elde edildiği anda çöpe atıldığı bir ürün haline geldiği Amerika’da, kapitalizm için kar, ölüme denk gelmektedir.
11 Eylül saldırılarında 2,996 tane insanını jumbo jetler ile öldüren Amerika, o tarihten bu yana “reçeteli” ilaçlar ile tam 490 bin insanın ölümüne neden olmuştur. Bu rakam terör ile ortaya çıkan rakamın 16,400 katıdır ki, aslında bu oran, emperyalistlerin kendi ülke sınırları içinde yarattıkları yerel kapitalizm pazarının insanları kandırma katsayısının ta kendisidir. Kapitalizm insanları cahil maymunlar seviyesine iterek, şirketlerin ürünlerini bilinçsizce ve sürekli tüketen, yeri geldi mi de bu ürünlere kurban giden enayiler haline çevirmektedir.
Kapitalizmin toplumlara 5 temel şekilde dağıldığını görüyoruz:
1- İnsanların bilinçsiz tüketicilere dönüşmesi
Kapitalizm’de bin bir çeşit ürün kitle üretim halinde, pazara yayılmış yığınla şirket tarafından üretilir ve müşteriye “itilir.” İnternet, telefon ile sipariş verir, raflarda hazır duran ürünü alır ve sorgulamazsınız. Özellikle ilaç, elektronik ve gıda ürünleri üzerindeki sorgulama alanınız daralır, karmaşık içerikli ürünleri bilginiz olmadığı için ne kadar yararlı olacağını bilmeden alırsınız. Ürünün hazırda beklemesi, en kısa zamanda ihtiyacı gidermek eğilimine yol açar ve insanlar bilinçsiz müşterilere dönerler.
2- Televizyon ve medya
Devletlerin en büyük gelirlerinden bir tanesi şirketlerin ödediği vergilerdir. Şirketlerin zamanla devlete baskın gelmesi, sermayesi ile kurduğu ya da parasıyla satın aldığı medyanın ve kanalların çoğalması insanların arka planda dönüp bitenler hakkında ne olduğunu bilmelerini engeller. Devlet kendi politikası, şirketler de bu politikalar ardından faaliyetlerini sürdürmek için insanlara tamamen göz boyayan, gerçeklerin üzerini örten haberler sunarlar. İnsanların bırakın dünyayı, çevrelerine baktıkları zaman bile gördükleri şeylerin en az yarısı hakkında bilgi sahibi olunması istenmez. Satın alıp kullandığız ürünler, midenize indirdiğiniz ilaç ve hamburgerler, paranızı yatırdığınız bankalar vb. şeyler hakkında ne kadar az bilirseniz o kadar kolay kandırılırsınız. Belgesellerin 150 katı dizi ve magazin izler, gazetelerde saçma sapan şeyleri okursunuz. Bilim, tıp, astronomi, tarih vb. alanlar hakkında kara cahil kalır, tek amacı iyi yaşam koşulları elde etmek olan biri olarak serzeniş havuzunda kulaç atıp durursunuz.
3- Bankalar
İlk olarak 19.yy.da sermaye sahiplerinin sanayi alanındaki patronlar halini almaları bir finans kapitalizmi yaratmış, sermaye sahibi patronlar kendi paralarının döndüğü bir finansal pazar yaratmışlardır. Zamanla tekel firmaların ortaya çıkması, sermaye sahiplerini şirketlerinin üretim tabakasından ayırmış, yönetici sıfatına sokmuş ve hisse sahipleri kavramı ortaya çıkmıştır. Buradan doğan bankacılık sistemi, hisse sahiplerinin parasını besleyen kurumlar olarak belirmiş, zamanla şirketlerin “kar” mantığını “faiz” mantığı ile kapitalist sisteme yaraşacak şekilde çok güzel uygulayama başlamış, ardından ekonomisi çökmüş halk kesiminin başına kredi sağlayıcı kesilmişlerdir. Bugün Türkiye’de yaşanan kredi felaketi, insanları intihara kadar sürüklemekte, bir ömür boyu sürekli artan ve kapanması bireysel emek ile mümkün olmayan bir borç süreci yaratmaktadır. Eskiden yığınla prosedür ve zaman gerektiren kredi kartı alma süreci, artık bankaların önünde kurulan stantlar ile birkaç fotokopi ve forma kalmış, büyük heveslerle alınan kredi kartları bu sefer bir başka bankadan çekilen kredi ile borcu kapatılmaya çalışılan felaketlere dönüşmüşlerdir. Bir bankanın düşük gelirli çaresiz bir vatandaşa kredi kartı vermesi, diğeri içinde günün birinde gelir sağlamaya başlar. Kapitalistler bu tür hayat karartan uygulamalara “karmaşık bankacılık sistemi” adını verirler.
4- Küresellik
Dünyanın ilk ve en küresel ülkesi Amerika, küresellik kavramını kabul edilen genel görüşe göre İtalyanlar ile yapılan uyuşturucu ortaklığı ile başlatmıştır. Bunu yapan da küresel uyuşturucu teşkilatı, özgürlük savaşçısı Bush’un gözbebeği CIA’dir. Küresellik zamanla silah ticareti ve kadın tacirliği alanında da patlama göstermiş, insanların durduk yere dünyanın dört bir yanındaki her çeşit insandan hoşlanmalarını zorunluymuş gibi gösteren salak hümanistlerin yarattığı evrensellik, birkaç senede çocuk pornosuna, politikacıların yönettikleri silahlı çatışmalara ve uyuşturucu trafiğine dönmüştür.
5- Lobicilik
Lobi kavramı politik alandaki en hassas ve en güçlü silahtır. Doğru olarak kullanıldığında bir ülkenin dış politikadan, iç ve dış yatırımlarına kadar birçok sorununa çözüm getirebilir. Ancak şeytanın çocukları tarafından kullanılırsa, tüm yasalar birer birer çiğnenir, temel amaçları insanları öldürmek, onları zehirlemek, savaşlara yollamak, silah satmak ve porno ile ahlakı yok etmek olanlar en zenginler sıralamasında her gün yukarı çıkarlar. Bu esnada evrensel ve çok medeni insanlığımız internetteki forumlarda küfürleşip durur, çekilen birbirinden dramatik savaş filmlerinde tarih boyunca insanlığı katledenler yeni yetişen nesle insanlık dersleri verir, televizyonda petrol ve uyuşturucu için ırzlarına geçilen ülkelerin haberlerini izler ve hiçbir şeyi değiştiremezler.
Kapitalizm üretimin özel şirketlerin zeminine kurulduğu ve insanlara özgürlük adı altında bireysel benciliklerini tatmin etme fırsatı veren politik-ekonomik bir sistem olarak gelişim göstermiştir. Kapitalizm içinde insanlara verilen özgürlük ile insanlar kendileri için en iyi tercihleri yapmaya çalışırlar. Ancak bireysel emek ve sermaye ile bir insanın kendi önünü açabilmesi diye bir olanak kalmaz. İnsanlar bir iş kurmak ya da bir yerlere gelmek adına gösterdikleri çaba içinde başka insanlardan destek almak, borç çekmek, mal/hizmet tedarik etmek ya da kazancını elde edebilmek için aracı kullanmak zorundadır. İş sahibi ya da ortak olmaktan çok malzeme olurlar çünkü imkânları sermaye sahiplerine göre çok daha kısıtlıdır.
Kapitalizm içinde en fazla kazanç sağlayan karşılıklı ilişki ise servet sahipleri arasında gerçekleşir. Üretilen mal ve hizmet ile sürekli kar elde edilir, zamanla biriktirilen ve bankalarda büyüyen para ile fabrika, arsa, işçi, makine sayısı arttırılır ve kar iyice yükselir. Bu esnada toplumun talebi de sürekli artar. Talep arttıkça hizmet ve ürün talep eden bu kesim kendilerine mal ve hizmet üreten servet sahiplerinin işçisi ve çalışanı haline gelirler. Ardından da kendi taleplerini kendileri üretir ve paralarını talep ettiklerine harcamaya başlarlar. Şirket sahipleri doğal olarak iyice kar elde ederken, işçi ve çalışan sınıfı ise belli bir limite kadar kazanç sağlayabilir ya da gelirleri düzenli olarak düşmeye başlar. Şirketler rekabet adına sürekli yeni ve çeşitli ürünler sunarlar. Çeşitlilik birbirinin kopyası olan ve sadece görünüm ile bir-iki içerik bakımından değişik olan ürünlerin piyasada patlamasına neden olur ve ekonomik mantığı yok eder. Özellikle genç kesim aynı işi görecek 2–3 ürün alır, yaşam süresi dolmadan ürün değiştirir ve ekonomik israfını gereksiz yere arttırır.
Kapitalizm belli bir sınıfı zengin ederken, mavi-beyaz yakalı sınıfa sınırlı bir refah sunar. Şirket sahipleri bankalarda sürekli paralarını büyüterek ve kar elde ederek iyice zengin olurken, çalışan sınıf yeterli kazanamadığı sürece bir de şirket sahipleri ve bankalara borçlanırlar. Kapitalizm emek karşılığı elde edilen kazançlara bakıldığında sermaye sahipleri ile insanlar arasında uçurumlar kadar fark yaratır. Toplumsal adaletsizlik zamanla tüm ülke sınırlarına yayılır.
Şirketler zamanla o kadar güçlü bir hale gelirler ki, serbest piyasa üzerinde karma bir diktatörlük gibi yükselirler. Bu devlet ile aralarındaki güç dengesini tamamen bozduğu gibi, devlet-şirket diktatörlüğü de yaratabilir. Bu aşamada yolsuzluklar alır başını gider. Şirketlerden kesilen vergiler çalışan kesime koyulan ekstra vergilerden çıkarılır, şirket ya da devlet kurumları borç açıklarını kapatmak için dernek veya vakıflardan para hortumlarlar, ya da iflas ettirilmesine karar verilen bir şirketin yöneticileri tüm şirket parasını hortumlayıp kaçarlar. Devlet iflas etmesi gereken bankaları korur, hazineden çekilen paralar ile ekonominin canına okur. Daha birçok şekliyle yolsuzluk, sürekli üzerine vergi yüklenen ve dolandırılan insanların cebinden çıkan para ile yarattığı açığı kapamaya çalışır. Kapitalizmin prensiplerinin yolsuzluklarla çiğnenmesi nihayetinde yüksek enflasyon ve patlayan işsizlik ortaya çıkar.
Devlet-şirket-bankaların karıştığı yolsuzluklar Amerika’da asla eksik olmaz, Türkiye’de ise 2001 Şubat krizi döneminde fazlaca yaşandıkları büyük olasılıktır. Kapitalizm sert bir politika ile yürütülmez, çok iyi denetimlerle -özellikle şirketlerin muhasebe kayıtları üzerinde- düzen sağlanmazsa ciddi ekonomik ve toplumsal buhranlara neden olur. 1929 senesinde Amerika’da ortaya çıkan büyük buhranın sebebi, kısa zamanda kapitalizmin iplerini yolsuzluğa kaptıran devlet, geleneksel iş yapılarından uzaklaşan bankalar ile piyasayı beklentilerine göre yaptıkları spekülasyonlarla tepe taklak eden hisse sahipleridir. Amerikan devleti ve merkez bankası FED bu olaydan iyi ders çıkarmış, olası krizlerin önüne geçebilmek için kapitalist sistemi dengede tutmak değil, yolsuzluğa dayanmışlardır. Bunun en son örneği, 2006’da Amerika’da kontrolden çıkan, 10 Ağustos 2007’de ise ulular arası krize dönen Mortgage krizidir. Avrupa Merkez Bankası krizi kapamak için bankacılık sistemine 191 milyar $ enjekte etmiş, tüm finansal dengeler alt üst olmuştur. Ancak kapitalistlere sorsanız, tüm bu işlerin bir hayrı vardır!
http://www.internetajans.com/default.asp?t=wa&wid=27&aid=1445
|
Tarih: 17:37, 19/10/2007 Kategori: Haber |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Microsoft'unTürk Dahileri

Yazılım devi Microsoft’un devrim yaratan ürünlerinde 150 genç Türk beyninin de imzası var. MS’in Seattle’daki merkezinde, yazılım mühendisliğinden tutun da, en tepe görevlere kadar uzanan iş dağılımında başınızı nereye çevirseniz bir Türk’ün olduğunu görmek insana gurur veriyor.
1975 yılında kurduğu şirketle aklını sermaye yaparak dünyanın en zenginlerinden olan Bill Gates’in yaratı macerasında yer alan Türklerden birkaçıyla konuştuk. Bu genç beyinlerin ortak noktası liderlik ve sosyal yönlerinin ağır basması. Peki nasıl oluyor da bu kadar lider bir arada çalışıyor diyecek olursanız, hemen cevaplayalım: Bireysel çalışarak. Yani MS’in Redmond’daki köyünde çalışan yaklaşık 35 bin kişi de kendi kendinin patronu. Çalışanlar Gates’e karşı nasıl sorumluysa, Gates de onlara karşı o kadar sorumlu.
Şirket tamamıyla projeye dayalı çalışıyor. Eğer bir projenin 2 ayda tamamlanması gerekiyorsa, siz ister gece yarılarına kadar çalışın, ister büronuza hiç uğramadan tüm işleri evinizden görün, fark etmez. İsteyen sabah çok erken saatte gelip işini yapıyor. Mesai kaygısı yok. Önemli olan işin verilen tarihe yetişmesi.
79 Ülkeden Sorumlu
Microsoft’taki Türkler arasında belki de MS’ye giriş hikayesi en ilginç olan kişi Murat Onuk. MS Türkiye’deki başarısı da onu Amerika’ya taşımış. Okul hayatı pek de parlak olmayan hatta kendi deyimiyle “okula fazla uğramayan” Onuk, şu anda Microsoft’un pazarlama konusundaki en yetkili kişisi. Uluslararası Donanım Pazarlama Müdürü olan Onuk’un Türkiye’deki MS’ye girişi ve ardından Amerika’ya gidiş öyküsünü aynen aktaralım.
“İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunuyum. Liseyi bitirir bitirmez çalışma hayatına atıldım. Bir süre sonra sonra arkadaşlarımla şirket kurdum. Bilgisayar satıyorduk. O dönemde Süreyya Ciliv ile tanıştım. ‘Gel bundan sonra bu işi MS içerisinde yap’ dedi. MS’te iki yıl perakende üzerine çalıştım. Bıraktığımda bana bağlı olan bölümlerin cirosunu yüzde 2 bin oranında artırmıştık. Bizim her sene uluslararası toplantılarımız oluyor. ‘Biz bunu yaptık yüzde şu kadar büyüdük’ diye yaptıklarımızı anlatıyoruz. Amerika’ya gidişim de böyle oldu. Teklif de şöyle geldi, ‘Gel bari bu işi Amerika’da yap’ dediler. Ve ardından Uluslararası Donanım Pazarlama Müdürü oldum. Yani tam 3 yıl önce.”
Yemyeşil Kampüs
VE Microsoft’un gezilip görülmeye değer onlarca değişik ağaç ve bitki örtüsüyle bezenmiş kampusü. Küçük yapay göllerin hatta akarsuların bile bulunduğu bu kampusün yolu da insanı sanki bir iş yerine değil de mini bir hafta sonu kaçamağına götürüyormuş izlenimi veriyor. Bu güzelliklerin arasına serpiştirilmiş binalarda çalışmak ise tabii ki ayrı bir zevk. Laptopunu eline almış olan çalışanı bir ağaç altında ya da bir göletin kıyısında iş yaparken görmek olağan.
MS’DE NASIL ÇALIŞILIR? Murat Onuk sorularımızı yanıtladı:
MS’de çalışmak için başvurular nasıl oluyor?
Temelde iki türlü MS’ye giriyorlar. Birinci grup daha önce Amerika’ya gelenler. Üniversiteden sonra başvurup giriyorlar. İkinci grup ise, MS’den her sene Türkiye’ye gelip iş görüşmeleri yapıyorlar ve beğendiklerini işe alıyorlar.
Peki neden Türkiye?
Çünkü buradan oraya giden çocukların hepsi çok süper zeki çocuklar.
Amerika neden yurtdışından yazılım konusunda eleman alıyor. Orada bu konuda iyi eğitilmiş kimseler yok mu?
Amerika’da teknik eleman konusunda çok ciddi bir boşluk var. Amerikan üniversiteleri şu anda yeterince teknik adam, yazılım geliştiricisi yetiştiremiyor.
Türkler İçin Hayat
BİZ Türkler biraz rahat gördük mü işleri aksattığımız zamanlar olur. Bu kadar rahatlık yarıyor mu? diye sorduğumuz Uluslararası Donanım Pazarlama Müdürü Murat Onuk, hiç çekinmeden şu cevabı veriyor: “Benim oturduğum ev işe 5 dakika. 09:00’da sunumum var ve ben 8.55’te hala evdeyim. Ve bir bardak daha çay içsem mi diye düşünüyorum. Yani burada hayat çok rahat. Hatta Türkler için bazen fazla rahat. İşimiz huzur dolu. Ben de o yüzden huzuru bozmak için bol bol seyahate çıkıyorum.” (Gülüyor)
Bill Gates’e hesap sormak
Çalışma ortamınızdan bahsedelim. Orada işler nasıl yürüyor?
MS dünyanın en iyi şirketlerinden biri. Çünkü MS’de kimseyi kolay ikna etmeniz mümkün değil. Önce doğru olduğunu ispatlamanız lazım. Örneğin toplantılarımızda Bill Gates yaptığı işi anlatıyor. Hindistan’dan yeni gelmiş 23 yaşında bir genç kalkıyor diyor ki ‘Şurası şöyle olmuş, ben beğenmedim, niye böyle yaptınız?’ Bill Gates dediğimiz dünyanın en zengin adamı, kızarıyor, bozarıyor, terliyor ve o insanlara o şeyi anlatmaya çalışıyor.
Aslı Aker Özturan 37 yaşında. Microsoft’taki konumu ise birçok çalışandan farklı. Kartvizitinde Grup Yöneticisi yazsa da aslında yaptığı işi, MS’nin geleceğine yön verecek insanları yönlendirmek, geliştirmek, kariyer yönetimi, yani bir nevi koçluk olarak özetlemek daha doğru
Aslı Aker Özturan, bugünlerde yeni bir iş telaşı da yaşıyor. Bebeğinin doğumunun ardından 5 aylık izinden dönen başarılı yönetici, şimdi Bill Gates’e direkt bağlı olan gruplara insan yetiştiriyor. Yani yetiştirdiği elemanlar Gates’le birebir temas haline geçecek olan kişilerden oluşuyor. Özturan, MS’de bugüne kadar yaptığı işleri şöyle anlatıyor: “Üst düzey, yüksek potansiyel olarak belirlenmiş gruptaki kişilerin kariyer yönetimi, kritik pozisyonlara getirilmeleri, yedekleme ve koçluk gibi konular üzerinde çalışan 6 kişilik merkezi ekibin bir parçası olarak Dünya Satış Pazarlama Organizasyonu’na destek verdim. Şimdi Bill Gates’e direkt bağlı olan gruplara İnsan ve Organizasyon Gelişimi konusunda destek veriyorum. Özellikle yönetici ve organizasyon geliştirme konularına eğiliyorum.
Evinde Ağıladı
O Bill Gates’in evine konuk olan ve yemeğe katılan Türklerden biri. Microsoft Türkiye İnsan Kaynakları Müdürü’yken genel merkeze yani Redmond’a Yetenek Geliştirme Uzmanı olarak geçiş yapan Özturan’ın Microsoft’ta unutamadığı en özel anısı da Gates’in evindeki yemek. Özturan, “Bu sene bu yemeklerin sonuncusu gerçekleşti ve gelenek sona erdi” diyor. En alt düzeydeki çalışanının görüşlerine bile önem veren hatta, kendilerine staja gelenleri bile atlamayan Gates, çalışanları için evinde verdiği son tanışma yemeğinde de her zaman olduğu gibi doktora öğrencisi, araştırma bölümü öğrencileri ve başarılı birkaç çalışanını ağırlamış. En başarılı öğrencilerin arasında 5 Türk de bulunuyor. Şirketin başarılı çalışanlarından Özturan, “Gates, dünyanın dört bir yanından gelen seçkin öğrencilerle tanışıp onları evinde ağırlıyor. Bu sene bu gelenek sona erdi. O yüzden katılabilmek ayrıca anlamlıydı” dedi. Bu yemeklerde genç beyinlerin heyecanlı fikirlerini alan Gates, beğendiği bir fikir olduğu takdirde seçtiği elemanın projesine olanak sağlıyor.
AIDS Araştırması
Özturan’ın ağırlıklı olarak birlikte çalıştığı grup ise esasında araştırma ekibi. Her gün dünyanın çeşitli yerlerinden özenle seçilmiş, teknolojinin 15 yıl sonrası üzerinde kafa yoran, dünya çapında isim sahibi ilim insanları ile çalışan Özturan, MS’deki çalışmaların teknoloji geliştirme ile sınırlı olmadığını söyledi. Özturan, “İçlerinde AIDS aşısı üzerinde çalışan bir ekip bile var. Kendi işimin dışında çok ufuk açıcı bir deneyim oluyor benim için” dedi.
En başarılı konuşmacı
ASLI Aker Özturan’ın eşi Murat Özturan ise Microsoft’ta CRM Group Manager olarak görev yapıyor. Indiana’da Bilgisayar bölümünden mezun olan Murat Özturan, 15 yıldır Microsoft’ta çalışıyor. Türkiye Microsoft’un ilk çalışanlarından olan Özturan, en son Microsoft CRM ürününün kurumsal müşterilere adapte edilebilmesi için ürün gruplarına geçti ve şimdi orada yöneticilik yapıyor. Aynı zamanda Microsoft’un müşterilerinin ve kurumların bilgilendirilebilmesi için kurulmuş olan merkezde konuşmacı. Başarılı yönetici geçen haftalarda 500’ü aşkın kişi arasından şirketi en iyi temsil eden en başarılı 10 konuşmacıdan biri olarak seçildi.
Aslı Aker Özturan sorularımızı yanıtladı:
Yaşadığınız yer hakkında bilgi verir minisiz? Çalıştığınız yere yakın mı?
Çalıştığım yere 15-20 dakika kadar uzaklıkta Sammamish bölgesinde yaşıyorum. Klasik Amerikan filmlerindeki gibi bir yerleşim yeri. İki katlı evlerde, daha ziyade çocuklu ailelerin oturduğu, sessiz, sakin yeşillikler içinde bir yer. İstanbul’daki canlılıktan sonra ilk başta çok yadırgadık ama şimdi sokaktan bir araba geçse fark eder olduk.
İş yerindeki ortamınız nasıl? Günde kaç saat, haftada kaç gün çalışıyorsunuz? Türkiye ile karşılaştırdığınızda kurallar (kıyafet, işe giriş çıkış saatleri vb.) daha mı sıkı ?
İş yeri ortamı Türkiye’dekinden değişik. Herkesin bir ofisi var ve istediğiniz gibi döşeyebiliyorsunuz. Özellikle yazılım gruplarında çok değişik tasarımlar görülebiliyor. Ofisinde akvaryum, büyük koltuklar, yastıklar, değişik resimler, ışıklar, oyuncaklar ve hatta uzanacak kanepe olan kişiler var. Türkiye’de satış pazarlama organizasyonu olduğumuzdan kıyafet konusunda daha dikkatliydik fakat burada eğer müşteri sorumluluğunuz yoksa işe şortla dahi gelebiliyorsunuz. Ben pazartesi-cuma arası çalışıyorum. 7.30da iş başı yapıp, 16:30’da da çıkıyorum. Eğer grubun getirdiği bir sınırlandırma yoksa kendi çalışma saatlerinizi uygulayabiliyorsunuz. Fiziksel olarak nerede olduğuma kimse dikkat etmiyor. Müdürümle karşılıklı ofislerdeyiz ama o gün kafeteryada çalışmak istesem veya başka bir binaya gitsem de işimi aksatmadığım sürece hiçbir önemi yok.

Nazan KURT
( O Bir Türbanlı )
Web sayfasının basarısı onu Microsoft’a götürdü
Nazan Kurt, Microsoft Redmond'ta çalışan 150 Türk’ten biri. Henüz 27 yaşında. İzmir Seferihisar’da büyüyen Kurt, 5.5 yıl önce henüz üniversitede okurken, hem de hiç aklında yokken Microsoft Amerika'dan iş teklifi almış. Onu MS’e taşıyan öyküsü ise yine bilgisayar ve internetten geçiyor. Kurt'la MS'e gidiş öyküsü, aldığı eğitimler ve şu andaki göreviyle ilgili konuştuk
Şirkete giriş öykünüz nedir?
Aslında ben başvurmadım. Aklımda akademisyenlik vardı o yıllarda. Hacettepe Bilgisayar Mühendisliği bölümünde okuyordum. Okulumun da son yılıydı. Microsoft İnsan Kaynakları'ndan web sayfamı görmüşler. Bahsettiğim birkaç projemi beğenmişler. Benimle “Microsoft'a başvurmayı düşünür müsün” diye iletişime geçtiler. Ben de “niye olmasın” dedim.
Yaptığınız işi anlatır mısınız?
Windows Networking and Devices (Windows Bilgisayar Ağları ve Aygıtları) grubunda, network adapter driver'ları yani ağ kart sürücüleri ve Windows'un bu sürücülere sağladığı ara yüz (NDIS) üzerinde çalışıyorum. Kablolu ve kablosuz ağ kart sürücüleri için yazılım modelleri, örnek sürücüler ve ağ kart üreticilerinin "Windows'a uyumludur" logosu alabilmeleri için logo programları geliştiriyorum.
5.5 yıldır MS'deyim.
MS'de çalışan Türkler en çok çalışma ortamının rahatlığından memnun. Saatlerin esnekliği ve bunlar gibi. Peki siz en çok neyi beğeniyorsunuz. Ya da MS'de en çok hoşunuza giden şey nedir?
İş ortamı oldukça rahat. 5 gün, günde 9 saat çalışıyorum. İşini iyi yaptıktan sonra, çalışma saatleri, kurallar oldukça esnek. Bazı günler evden çalışmak mümkün. Herkesin birbirine saygı duyduğu güzel bir ortam var. Kampusta herkes çok farklı. Yerel kıyafetiyle bir Hintliyi, ya da Çinli'yi görmek sıradan. Kafeteryada Meksika'dan Uzakdoğu'ya, Ortadoğu'dan Hindistan'a değişik ülkelerin yemekleri bulunabiliyor. Vejetaryen, helal, koşer, diyet yiyeceklere kadar her şey düşünülmüş. Bisikletle gelenler için duş, öğle saatlerinde spor yapabilecekleri alanlardan kitap ya da örgü kulübüne, sinevizyona salon tahsis etmeye dek değişik ihtiyaç ve hobileri destekleyen olanaklar mevcut.
Niçin bu kadar çok olanaklar sunuyorlar sizce?
Kampus ve kurallar, çalışanların en verimli olmalarını sağlamak, potansiyellerini en iyi ortaya çıkarmak üzerine düzenlenmiş. Çok farklı profillerden çalışanları birleştirici, kuşatıcı bir ortam. Bu yüzden insanlar buraya çabuk alışıyor ve benimsiyor. Microsoft huzurlu, rahat, destekleyici bir çalışma ortamını sağlıyor, çalışanlar da yaptığı iş konusunda çok azimli. Zaten işini sevmeden, işini çok seven bunca kişiyle rekabet edebilmek çok zor. Bunu ilk başta söylüyorlar. O yüzden herkes ilgisini çekecek bir alanda çalışmaya yönlendiriliyor. Şirket içi grup değiştirme teşvik ediliyor.
MICROSOFT’ta genelde tek kişilik odalarda çalışılıyor. Başınızda çalışıp çalışmadığınızı kontrol eden kimse yok. Yıllık performans değerlendirmesi için kendiniz grubunuzun hedefleriyle paralel hedefler belirliyorsunuz. Yıl içerisinde bu hedefler düzenli olarak gözden geçiriliyor. Kariyerinizde ilerleme bu hedefleri ne kadar isabetli belirleyip ne kadar aştığınıza bağlı.
Amerika'da olmaktan mutlu musunuz?
Burada çok mutluyuz ama Türkiye'yi çok özlüyoruz. Hiçbir yerin memleketin yerini tutması mümkün değil. Öte yandan ilk geldiğimizde, sadece Türkiye'yi özlüyorduk, dönsek geride bırakacağımız çok bir şey yoktu. Zamanla burada da sevdiğimiz şeyler olmaya başladı. Örneğin burada lahmacunu kebabı özlüyoruz. Bir gün dönsek, Krispy Kreme'nin doughnot'ini, buranın makarnasını özleriz. İnsan yıllar geçtikçe arada kalıyor. Hem oraya hem buraya ait oluyor biraz ve ne tam olarak buralı oluyor ne de eskisi gibi Türkiyeli. Çünkü Türkiye değişirken o değişikliklerin parçası olamıyor uzaktan.
Peki size göre Microsoft'ta Türklere yaklaşım nasıl? Hiç olumsuz bir tepki gördünüz mü ?
Öncelikle şunu belirteyim, olumsuz ayrımcılık yapmak işten atılma sebebi. Türklerin bıraktıkları iyi bir izlenim var: İngilizcesi anlaşılır ve işini iyi yapan... Bu olumlu yaklaşım sağlıyor. Bir de grubumdaki çok sayıda Amerikalı Türkiye'yi ziyaret etmiş. Güzel anıları var. Genelde hayatlarının bir zamanında bir Türk'le karşılaşanlar veya Türkiye'yi tanıyanlar olumlu yaklaşıyorlar.
Nazan Kurt, iş dışındaki günlük yaşamını şu sözlerle anlatıyor:
“Benim için de Microsoft için de iş/hayat dengesi çok önemli. Hafta sonu ve akşamlarımı eşimle ve arkadaşlarımla geçiriyorum. İşten sonra bahçeyle ilgileniyorum. Haftada bir kere arkadaşlarla yüzmeye gidiyoruz. Burada doğa çok güzel. Eşimle mutlaka her hafta sonu bir yere yürüyüşe/trekking'e gidiyoruz. Bunun dışında hava müsaitse arkadaşlarla piknik, çadır kampı, çilek, lavanta, lale festivallerine ya da kültürel etkinliklere gidiyoruz. 3 günlük tatil bulursak da Kanada ve ABD'nin diğer eyaletlerindeki arkadaşlarımızı ziyaret ediyoruz. Gerek doğal güzellikler, gerek çok sayıdaki kültürel etkinlikler işin stresini kolayca unutturuyor. Daha çok Türklerle görüşsek de her milletten arkadaşımız var."
MS’te sosyal olmak sart
MS’de çalışanlar sandığımız gibi, işten başka bir şey düşünmeyen, hayata tek bir çerçeveden bakan insanlar değil. Zeki, esprili ve eğlenceli kişilikleri onların ne kadar sosyal olduğunun da göstergesi. Çünkü MS’de hedef “hayatı kolaylaştırmak için yaratmak”. Ve onlara göre de bu ancak her yönüyle hayatın içinde olan kişilerle olur.
Dünyanın en büyük fitness kulübü
SEATTLE aynı İstanbul’a benziyor. Avrupa yakası, Anadolu yakası gibi. İki tane köprümüz de var. Biz onların birini Boğaz birini FSM diye adlandırıyoruz. Bizin Avrupa yakası dediğimiz taraf aynı İstanbul’un Avrupa yakası gibi iş alanları var gökdelenler var. Anadolu yakası tam tersi ormanlık. Aynı filmlerde gördüğünüz gibi iki katlı evlerin olduğu o tarz bir yer. İşte MS’de öyle bir yerde.
Çok güzel bir kampusumuz var. Dünyanın en büyük fitness kulübü MS kampusunun hemen yanı başında. Tüm MS elemanları ücretsiz olarak kullanabiliyor. Kampus içinde futbol, voleybol ve plaj voleybolu sahalarımız var. Ve bunları kullanmaya vaktimiz oluyor.
Nasıl yani. Tüm işleri bitirip, bu imkanlardan yararlanmaya vakit bulabiliyor musunuz?
Evet, Çünkü MS’de insanlar proje bazlı çalışıyorlar. Projeler arasında 1 haftalık, 10 günlük daha az yoğun zamanlar oluyor. Seattle, yaşam standartları bakımından dünyada ilk beşin içinde . Seattle aynı zamanda Amerika’nın en zengin şehirlerinden biri. Amerikalıların en çok ettikleri muhabbet ise sabah koşu bandında 10 mili kaç dakikada koştukları. Yani ‘ay sonunu nasıl getiririm’ gibi hayatlarında dert edinecekleri hiçbir şey yok.
Türklerin imajı: Başarılı ve zeki
Türkler, Microsoft’ta, çalışkan, başarılı ve zeki olarak tanımlanıyor. Bunda, merkezde daha önce çalışmış Türklerin bıraktığı olumlu etki büyük rol oynuyor. Konuştuğumuz kişilerin birçoğu ayrımla karşılaştıklarını ama bunun genelde olumlu yönde olduğunu belirtiyor
Microsoft, farklı kültürlerin bir arada olduğu küçük bir ülke gibi. Peki bu küçük ülkede Türklere bakış nasıl? MS’in Redmond’daki kampusunda çalışan Türklerin birçoğu burada olmaktan memnun. Rahat çalışma saatleri, kıyafet serbestliği gibi ilk bakışta insanı cezbeden bu ayrıntılar aslında işin sadece görünen yüzü. Burada yaptığı işten tatmin olmayan bir Türk’ü görmek mümkün değil. Birçoğu takdir gördüğü için mutlu.
Türkler, Microsoft’ta, çalışkan, başarılı ve zeki olarak tanımlanıyor. Bunda, merkezde daha önce çalışmış Türklerin bıraktığı olumlu etki büyük rol oynuyor. Konuştuğumuz kişilerin birçoğu ayrımla karşılaştıklarını ama bunun genelde olumlu yönde olduğunu belirtiyor. Amerika’daki Türkleri diğer yabancılardan ayıran en önemli özellikse İngilizce’yi en az bir Amerikalı kadar anlaşılır konuşuyor olmaları. Çünkü 70’i aşkın ülkeyle sürekli bağlantıda olan ve son raporları alan MS Redmond’da aksan problemi çok yaşanıyor.
İLK GÜN SÜRPRİZİ
Microsoft’ta Kıdemli Kontrol ve Yeterlilik alanında yönetici olarak görev yapan Zeki Coşar’ın bununla ilgili gülümseten bir anısı var:
Marmara Üniversitesi İngilizce İktisat Bölümü ile İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Manchester Business School ortak Executive MBA programını tamamlayan Coşar, “Amerika’da ilk iş günümde başka bir ülke ile telefonlu konferans toplantısı yapıyoruz. Çok ciddi bir ortam ve gerçekten önemli bir toplantı. Telefonun diğer ucundaki arkadaşımızın aksanını anlamakta zorluk çektim. Kendi kendimi ‘ilk gündür alışırsın’ diye motive ettim ama anlamak imkansız. Sonunda dayanamayıp kendi yöneticime karşı tarafı anlamakta zorluk çektiği söyledim. Meğer o da aynı şeyi itiraf edecekmiş ama ‘Bu adamın ilk günü, daha ilk günden yanlış imaj çizmeyelim düşüncesiyle dile getiremiyormuş. O andan sonra toplantımız toplantı olmaktan çıkıp tek taraflı dinletiye dondu. Biz tüm dikkatimizi verip sadece karşı tarafı dinlemeye ve anlamaya konsantre olmaya çalıştık. Ne kadar başarılı olduk hâlâ emin değilim (Gülüyor).
PAZARLAMANIN CAN DAMARI
2001 yılında Microsoft Türkiye Finans Müdürü olan Mustafa Özkeskin, Amerika merkez ofiste başka bir göreve atanınca yerine Zeki Coşar’ı tavsiye etmiş. Bir dizi görüşme sonrası MS Türkiye Finans ve İdari İşlerden Sorumlu Genel Müdür Yardımcılığı pozisyonuna seçilen ve 2001’de göreve başlayan Coşar, Şirket Genel Merkezi’nde Satış Pazarlama ve Servis Grubu’ndaki görevini şöyle anlatıyor:
“Microsoft’un dünyada ve tüm ülkelerde faaliyet gösteren satış ve pazarlama organizasyonlarının satış, pazarlama ve harcama süreçlerinin gözlemlenmesi, bu süreçlerin şirket iç kontrol prosedürlerine uygun işleyişinin denetlenmesi ve süreçlerinin daha verimli çalışabilmesi için yeni modeller geliştirilmesi ve bu süreçlere ilişkin eğitimlerin koordine edilmesinden sorumluyum.”
Çalışkan ve zeki olmanın pozitif imaja katkısı olduğunu belirten ve Türkler olarak genelde övgü ve takdirle karşılaştıklarını anlatan Zeki Coşar, Microsoft ailesine 6 yıl önce katılmış.
Bilgi güvenliğinde Türk İmzası
Deniz Tortop ise Boğaziçi Üniversitesi mezunu. Lisans eğitiminden bir süre sonra yüksek lisans amacıyla eşiyle birlikte ABD’nin Boston şehrine taşınan Tortop, bilgisayar mühendisliği konusundaki iki yıl yüksek lisans programına devam etmiş. Eşi ise Brown Üniversitesi’nde matematik üzerine doktora yapmış.
Eşinin doktora almasından kısa bir süre önce çalışma yaşamlarına Türkiye’de devam etmeye karar veren çift, çalışma ortamını ve kariyer imkanlarını çok beğendikleri Microsoft Türkiye’ye iş başvurusunda bulunmuş. 3 aylık görüşmenin ardından 2002 yılı ilkbaharında satış müdürü olarak Microsoft’taki ilk görevine başladığını anlatan Tortop, şu anda Microsoft’un ABD’deki merkezinde firmanın yeni piyasaya sürülen bilgi güvenliği ürünlerinin yöneticiliğini yapıyor.
LINUX’LA REKABET
2005 yılı başında firmanın ABD’nin Seattle şehrindeki merkezine rakip stratejileri geliştirmeden sorumlu grup yöneticisi olarak atanan Tortop, görev süresi boyunca firmanın sunucu platformlarının Microsoft’un en büyük rakiplerinden Linux karşısında pazar payı kazanmasında önemli katkıları da olmuş. Başarılı yönetici 2007 yılı başında firmanın yeni piyasaya sürülen bilgi güvenliği ürünlerinin başına getirilmiş.
Tortop, “Pazardaki birçok ürünün aksine, bilgi güvenliği konusunda liderlik pozisyonundan hayli uzak konumda olan Microsoft’un bu konuda da pazar öncüsü olması üzerinde çalışıyorum. İşimin en büyük bölümü, firmanın bilgi güvenliği alanındaki yatırımlarını yönetmek, aynı zamanda satış ve pazarlama ekiplerine yön vermek” diyor.
HP’DEN MS’E...
Amerika’dan Türkiye’ye dönmeden yani MS’ye başvurmadan önce, eşi doktora yaparken, 1998-2002 yılları arasında ABD’nin Boston şehrindeki LiveVault firmasında Kanal Geliştirme Müdürü olarak görev yapan Tortop, Microsoft çözüm ortağı olan firmanın aralarında Türkiye’nin de bulunduğu EMEA bölgesindeki satış kanalını oluşturduğunu ve yönettiğini anlatıyor. Tortop, 1993-1998 yılları arasında ise ABD’de Hewlett Packard ve Almanya’da Siemens Business Services firmalarında çeşitli yazılım danışmanlığı ve proje yöneticiliği görevlerinde bulunduğunu söylüyor. Tortop’un eşi ise halen Seattle’daki Washington Üniversitesi’nin matematik bölümünde öğretim görevlisi olarak çalışıyor.
Bazen 2 saat çalışıp günü kurtarıyormuş
MS’DE hayatın yoğun olmasına rağmen mekan ve çalışma saatlerindeki esnekliğin kendilerini rahatlattığını hatta gün boyu işle ilgilenemediğinde bile akşamları evinde 2 saat çalışarak günlük konuları toparladığını dile getiren Zeki Coşar, arta kalan zamanlarda da Uluslararası Satış ve Pazarlama Müdürü Murat Onuk’la birlikte Microsoft futbol liginde mücadele eden Türk futbol takımında arkadaşlarıyla bir araya geldiklerini söyledi.
ZEKİ Coşar, sosyal hayat ve arkadaşlık ilişkilerinin Türkiye’de daha güzel olduğunu söylüyor ve bu konuda Türkiye’yi çok aradığını dile getiriyor. Türkiye’deki ailesiyle haftada ortalama iki kez görüştüklerini belirten Coşar yemekler konusundaki özlemini de şu sözlerle anlatıyor: “Hamsi, istavrit, lüfer ve palamut burnumda tütüyor. Somon yemekten bıktık!”
Boş zamanlarında dünyayı dolaşıyor
Seattle şehrinin Microsoft’a yaklaşık 15 dakika mesafedeki Kirkland semtinde yaşayan Tortop’un en çok sevdiği şey ise gezmek ve yelken sporu. Kısıtlı kaynaklardan doğan iş yoğunluğuna ve pazar pozisyonunun getirdiği ağır baskıya rağmen, kendisine ve ailesine zaman ayırabildiğini dile getiren Tortop, “Microsoft’un en saygı duyduğum yanlarından biri de çalışanlarına, buna imkân veren bir çalışma ortamı sunması. İş dışındaki uğraşlarım genelde tenis oynamak ve yaz aylarında gene Microsoft çalışanı olan iki Türk arkadaşımla beraber yelken yapmak üzerine yoğunlaşıyor. Senede bir veya iki defa Türkiye’ye gitmeye çalışıyoruz. Yakınlığı nedeniyle Güney Amerika da nispeten sık gittiğimiz yerler arasında. Geçen yaz dünyaya gelen kızımız Defne ile birlikte, birinci yaşı dolmadan, iki defa başta Türkiye olmak üzere on farklı ülkeyi ziyaret etme fırsatı bulduk. Seyahatler dışında İstanbul’daki ailelerimizle bağlantıda kalmak için her hafta birkaç defa internet üzerinden görüntülü görüşme yapıyoruz” dedi.
Başarı ve farklılık
Mİcrosoft’ta insan mozaiğinin çok renkli olduğunu ve burada kimsenin ayrımcılığa uğramadığını dile getiren Coşar, “İnsanlar birbirlerine çok saygılı. Şirket farklı kültürleri destekliyor. Bence Microsoft’un başarısında onlarca farklı ülkeden farklı insanları barındırıyor olması çok çok önemli bir unsur. Türklerin genel itibariyle kredibilitesi çok çok iyi diyebilirim” diye konuşuyor. Coşar’ın en büyük hayali ise “Türkiye’deki çocuklar” için kalıcı bir şey yapabilmek ve onlara bir şey bırakabilmek.
Işınsu Kaygusuz
http://www.aksam.com.tr/haber.asp?a=86602,11
|
Tarih: 23:08, 7/8/2007 Kategori: Haber |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Ülkeler Neleriyle Ünlü

ABD
Hawai Adaları, Kolarado Kanyonu (Büyük Kanyon), OSCAR Ödülleri (Hollywood), Dısneyland, Florida’daki Cap Canavarel Uzay Üssü (NASA), New York Şehri, Superior Gölü, Beyaz Saray, Pentagon, Yellowstone Milli Parkı, Kızılderililer, ABD’nin Simgesi Deniz Kartalı, San Fransisko Havaalanı, Yosemite ve Niagara şelaleleri,San Fransisko Köprüsü (Golden Gate) , Las Wegas, New Orleans (Caz müziğinin merkezi) Los Angelos (Hollywood) şehirleri, Harward,Yale üniversiteleri,Wall Street (New York Borsası) , Coca Cola,Pepsi, Mac Donalds,General Motors,Ford,Microsoft firmaları,Valley Kayalıkları (Arizona Çölü),Güney Dakotadaki dört Amerikan Başkanının büstünün bulunduğu Rushmoure Dağı,Jack London,Ernest Hemingway,John Steinbeck gibi yazarlar, Marilyn Monroe,Jane Fonda,E.Taylor,M.Brando,M.Streep,D.Hofmann,R.de Niro, Steven Spielberg,Michael Jacksen gibi sanatçıları,Times ve Neewsweek dergileri,Metropolitan Sanat Müzesi,Özgürlük Anıtı, Kaliforniyadaki Sekoya Ağaçları
AFGANİSTAN
Hayber Geçidi, Kaşmir Dokuması, Afgan Tazısı, Kabil Şehri, Hindikuş Dağları, Budda (Bamian) Kaya Heykelleri ve Tapınakları,(Taliban tarafından tahrip edildi)Halı Kilim Dokumacılığı,Mezar-ı Şerif ,Kandahar'daki Hırka-i Şerif Camii
ALMANYA
Otomotiv ( Mercedes, BMW, Opel, Wolkswagen ), Dayanıklı Tüketim Malları ( Bosch, Sıemens, Braun, Fakir, Mıele, Grundıg, Telefunken ), Bayer Kimya, Goethe, Brecht, Grass, Schiller, Thomas Mann, Remarque, Rilke Hienrich Böll gibi Yazarları, Beethoven, Bach, Brahms, Wagner,Robert Schuman gibi Müzisyenleri, Marx, Nietzche, Leibniz gibi Düşünürleri, Einstein, İmmanuel Kant, Martin Luther gibi Bilim Adamları, Michael Schumacher, Boris Becker, Franz Beckenbauer ( İmparator ) gibi sporcuları, Berlin ve Köln Katedralleri ile Bremen Mızıkacıları, Ren Havzası ( madencilik ), Lufthansa Hava Yolları, Berlin ( Berlin Duvarı, Brandenburg kapısı, Bergama Müzesi ) Hamburg, Frankfurt, ( Kitap Fuarı )Münih, Dresden Şehirleri
ARJANTİN
Tango Dansı, Eva Peron, Patagonya, Iguazu Şelalesi, And Dağları ve Aconcagua zirvesi ( Güney Amerikanın en yüksek zirvesi ) Büyükbaş Hayvan Besiciliği ve Arjantin Bifteği, Et, yün ve şarap üretimi, Başkent Buenos Aires, Colon Tiyatrosu, Jorge luis Borges
ARNAVUTLUK
Krom üretimi, İşkodra Gölü, Anavut ciğeri ve Arnavut böreği
AVUSTURALYA
Ayers Rock Kayalığı ( Dünyadaki en büyük monolit; Güneşin konumuna göre renk değiştirir. Aborjinlerin kutsal tapınağıdır.) Aborjinler ( Avustralya'nın kırkbin yıllık yerlileri ) Tasmanya Canavarı, Sydney’deki Opera Binası, Kanguru, Koyun Besiciliği, Okaliptus Ağaçları, Koala Ayısı ( keseli ayı ), Uçamayan Emu Kuşu, hertürlü sesi taklit edebilen Lir kuşu, Havlamayı bilmeyen köpek Dingo, Kakadu Ulusal Parkı, Melbourne Şehri, Büyük Mercan Kayalıkları, Yazar Patrick White
AVUSTURYA
Mozart, Schubert, John Straus, Haydn gibi bestecileri, başkent Viyana, Tuna Nehri, İnnsbruck ve Salzburg kayak merkezleri,
AZERBAYCAN
Azeri dansları, Hazar petrolleri
BARBADOS
Şekerkamışı, turizm
BELÇİKA
Demir-Çelik Endüstrisi, Anvers Limanı, Brüksel’deki AET Binaları, Atomium Heykeli, Brüksel Ulusal Tiyatro Binası, Brüksel ve Brügge Şehirleri, Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi, Brüksel Lahanası
BELİZE
Mercan resifleri
BİRMANYA ( BURMA )
İrrawadi Nehri, başkent Rangoon şehri, teak ağacı
BOLİVYA
Ülkenin Kurucusu Simon Bolivar, Kalay Madeni, Koka Bitkisi, Lama ve Alpacalar, Nevado de Llimani Dağları, Başkent La Paz ( dünyanın en yüksekte yer alan başkenti ) Tiahuannacu ve Aymara Kültürlerinin Kalıntıları, Potosi Şehri, Bolivya yaylaları
BOSNA HERSEK
Erik üretimi
BREZİLYA
Rio Karnavalı, Amazon Nehri, Tropikal Yağmur Ormanları, Kahve ve Muz Üretimi, Futbol, Iguazu Şelalesi, Şekerkamışı Üretimi ve İhracatı, Rio de Janerio Şehri ve Ünlü Copa Cabana Plajı, Sao Paulo, Brassilia ve Salvador Şehirleri, Mimar Oscar Niemeyer ( Başkent Brassilia'yı tasarladı ), Kahve satış limanı Santos şehri
CEZAYİR
Büyük Sahra Çölü, petrol ve fosfat üretimi
ÇEK CUMHURİYETİ
Tarihi dokusuyla ünlü başkent Prag, skoda otomobilleri, pilsener ( plzen ) birası, Bohemya kristalleri, Karsbald kaplıcaları, Vaclav Havel
DANİMARKA
Başkent Kopenhag, sığır eti, süt ve süt ürünleri, balıkçılık ( ringa, morina ), Hans Christian, Vikingler
DOMİNİK CUMHURİYETİ
Başkent Sano Domingo'daki Kristof Kolomb mezarı
EKVATOR
Muz Üretimi, Galapagos Adaları ( Darwinin Evrim Araştırmaları Yaptığı Adalar ), Mangrove Ormanları, Başkent Quito, Chimborazo Dağı, Tropikal Yağmur Ormanları, hasır şapka üretiminde kullanılan "kapok" ağacı
ENDONEZYA
Sumatra, Selebes, Cava, Borneo, Timor, Moluk, Bali adaları, kauçuk ve baharat ( Moluk Adası ) üretimi, Yağmur ormanları, çoğu volkanik 13.000 adası, 128 adet etkin yanardağ, Bali tapınakları güçlü, şanlı kent anlamına gelen başkent Cakarta, kazıklar üzerine kurulu evler, pirinç ve balık üretimi
FAS
Kazablanka şehri, fosfat üretimi, Rif Dağları
FİLİPİNLER
Sayısı 7000'e ulaşan ada, Tepesinde sarıçiçekler açan ve ülkenin simgesi olan “Narra ağacı” Bohol adasındaki karstik oluşumlu “çikolata tepeleri”
FİNLANDİYA
Fin Hamamı ( Sauna ), Ren Geyikleri, Buzul Gölleri, Zambak Çiçeği, Nokia Cep Telefonları, Ormanları, Lapplar ( Samiler ) ve Kültürleri, Kağıt Üretimi ve İhracatı, Rauma ve Helsinki Şehirleri
FRANSA
Kozmetik ( Vıchy, Loreal, Nıvea, Roc ) ve Otomotiv Endüstrisi ( Renault, Cıtroen,Peugot ) Cannes Film Festivali, Eyfel Kulesi, Versailles Sarayı, Champs Elysee Bulvarı Fransız Rivierası ( St.Tropez, Cannes, Nice ), Şarap ve Şampanya Üretimi, Moda’nın Merkezi Paris Şehri, Victor Hugo, Balzac, J.J.Roussou, Voltaire, Sartre, Moliere, Descartes, Montesguieu, Diderot, Stendhal, Emile Zola, Albert Camus gibi yazarları, Paul Gauguin, P.Cezanne, Renoir, Monet gibi Ressamları,J. P. Belmando, G.Depardieu, J.BinOche, I.Huppert, Notre Damus, Isabella Adjani Gibi Sinema Sanatçıları, Fransa Bisiklet Turu, Fransız Mutfağı, 1789 Fransız Devrimi, Mont Blanc Dağı, Napolyon Bonapart, Charles de Gaulle gibi Siyasetçileri, Normandiya Çıkarması, Paris Metrosu, Notre Dame Kamburu, Hızlı Tren, Sen ve Ren Nehirleri, Sarbonne Üniversitesi
GÜNEY AFRİKA CUMHURİYETİ
Ümit Burnu, Altın, Zümrüt, Elmas gibi yeraltı zenginlikleri, Nobel barış ödülü efsanevi lideri Nelson Mandela
GÜNEY KORE
Hyundaı Otomotıv ve Elektronik Endüstrisi, KIA, Samsung
HAİTİ
Kaplumbağa adası
HIRVATİSTAN
"Dalmaçya tipi kıyıları ve adaları," Zagrep şehri, turizm
HİNDİSTAN
Tac Mahal ( Agra ), Amristar Altın Tapınağı ( Sih Tapınağı ), İndus ve Ganj Nehirleri, Bilgisayar Yazılımı, Çay, Pirinç ve Hint Keneviri Üretimi, Mahatma Gandhi, Tagore, Salman Rüştü, Bombay, Kalküta, Yeni Delhi Şehirleri, Himalaya Dağları, Hindistan Cevizi, Mango Meyvesi, Budizm Dini, Ayur Veda, Sankrist Dili ve Alfabesi, Vittala ve Dilwara Tapınakları, Kobra Yılanları ile Ünlü Hint Fakirleri
HOLLANDA
Haarlem Lale Bahçeleri, Yel Değirmenleri, Montofon ve Holstein Cinsi İnekleri, Peynir Üretimi, Denizin Doldurulması İle Oluşturulan Topraklar (Polderler), Çiçek Bahçeleri, Rotterdam Limanı, Amsterdam, Den Haag (insan hakları mahkemesi) ,Lahey (uluslararası adalet divanı) ve Maastricht Şehirleri, Van Gogh, Rembredant gibi Ressamları
HONDURAS
Kahve, muz
IRAK
Babilin Asma Bahçeleri (Semiramis ), Hurma Üretimi, Bağdat Şehri, Petrol Yatakları, Şattülarap Nehri,Uruk ve Ninova harabeleri,Bağdat,Basra, Kerbela şehirleri
İNGİLTERE
Thames Nehri, Brıtısh Museum, Oxford Üniversitesi, Tower Brıdge, Bıg Beng Saat Kulesi, Wembley Stadı, Wımbledon Tenis Turnuvası, M.Jagger ( R.Stones ), P.Collins, Queen ( Fredy Mercury ), Rooben Hood, İngiliz Porseleni, Çay Kültürü ( Beş Çayı ), İngiliz Pubları, Lordlar Kamarası, Londra, Liverpool, Birmingham şehirleri, Hyde Park, Endüstri Devrimi, Londra Borsası, Soldan akan Trafik, Kraliçe Elizabeth, İnç, Mil gibi ölçü birimleri, Francis Bacon, Bertrand Russel, Sheakespeare, Charles Dickens, George Orwell, Agatha Christie, Harold Pinter gibi yazarları, Windsor Kraliyet Sarayı, Devler Kaldırımı, Balmumundan ünlü heykellerinin sergilendiği Madame Tussaud Müzesi
İRAN
El Dokuması İpek, Tebriz, Isfehan, Şiraz Halıları, Cam ve Gümüş İşçiliği, Petrol Yatakları, Havyar,Tahran, İsfehan,Tebriz, Şiraz,Kum ve Meşhed şehirleri, Elbruz Dağı, Zerdüştlük,Bahailik Dinleri, Pehlevi Hanedanı,Humeyni,Minyatür resimleri, Seramik işlemeciliği,Hafız,Eşref, Hayyam ve Nizamilmülk gibi yazarları
İSKOÇYA
Gayda Çalgısı, İskoç Viskisi, Erkek İskoç Eteği, İlk Klonlanan Koyun Dolly, Edinburgh ve Glasgov Şehirleri, Sean Connory
İSPANYA
Boğa Güreşleri, Flamenko Dansı, El-Hamra Sarayı, Mayorka, Minorka İbiza Adaları( Balear Adaları ), Fiesta, Zeytinyağı, Seat Otomotiv, Barcelona, Madrid, Granada, Sevilla, Cordoba, Santiago de Compostela Şehirleri, Rioja Şarapları, Pamplona ( Boğa Güreşi Festivali ), Kanarya Adaları, Sevilla, Toledo, Salamanca ve Barcelona Katedralleri, Cordoba Camii, Kraliyet Ailesi, Picasso, Salvador Dali, Goya, El Greco gibi ressamlar, Luis Aragon, Cervantes ( Don Kişotun Yazarı ), Garcia Lorca gibi yazarlar, Carlos Saura ( Carmen ), Antonio Banderas, Penolepe Cruz, Luis Bunuel, Pedro Almodevar gibi sinema sanatçıları
İSRAİL
Kudüs şehri, Ağlama duvarı, Yafa portakalı, Lut ve Teberiye gölleri, Necef Çölü, Şeria Irmağı
İSVEÇ
Nobel Ödülleri, Ericsson Cep Telefonları, Volvo Marka Otomobil, İkea ( Mobilya Firması ), Astrid Lindgren ( Masal Kitabı Yazarı ), Selma Lagerlöf, Ren Geyikleri, Olof Palme, ( unutulmaz başbakan ), Stockholm, Malmö, Göteborg Şehirleri, Alfred Nobel, Öoland Adası, Lappland Bölgesi ( yazın uzun gündüzleri ile ünlü ), İngmar Bergman
İSVİÇRE
Saat Üretimi, Çikolata Üretimi, Kış Sporları, Gölleri, Doğal Güzellikleri, Bankacılık Sistemi, Cenevre ( Pek çok uluslararası kuruluşun merkezi ) Bern, Zürih Şehirleri, Davos Şehri ve Toplantıları, Alp Dağları, Kara ve Demiryolu Tünelleri, İlaç Endüstrisi, Rutli Çayırları, milli kahramanları Guillaume Tell
İTALYA
Pisa Kulesi, Rönesansın Merkezi Floransa Şehri ( Roma ), Kanalları ve Gondolları ile Ünlü Venedik Şehri, Sardunya ve Sicilya Adaları, Etna ve Vezüv Yanardağları, Modanın Merkezi Milano Şehri, Deri, Gözlük , Giyim ( Benotton, Dıesel ), Otomotiv ( fiat,alfa romeo, ferrari,i veco ) ve Zeytinyağı Sanayii, Spagetti ve Pizza, Şarap ( Cianti ), Pavarotti, Rossini, Vivaldi, Puccini gibi Müzisyenleri, Leonardo Da Vinci, Fellini, Michelangelo, Raffael, Boticelli, Marco Polo, Roma, Cenova, Torino, Napoli, Palermo Şehirleri, Alp Dağları, Toskana Bölgesi, Collosseum, Dante Alleghri, Carlo Levi, Umberto Eccho, Giovanne Bocacccio Gibi Yazarları, Sophia Loren, Ornella Muti Gibi Sinema Sanatçıları, Abruzzo Ulusal Parkı, Gard köprüsü
İZLANDA
Balık Avcılığı, Volkanik Arazi ve Gayzerler ( Ateş ve Buzlar Ülkesi ), Geleneksel Koyun Yetiştiriciliği, Başkent Reyjkavik, Gullfoss Şelalesi, Edda Destanı, Sky tatlısı, Saga halk öyküleri, Reyjkavik turfandalıkları
JAMAİKA
Boksit üretimi, ( Alüminyumun hammaddesi ) Atletizm sporu, şeker kamışı ve muz üretimi
JAPONYA
Fuji Yanardağı, Çiçek Süsleme Sanatı ( İkebana ), Bonzai ( Küçük Ağaçlar ), Kimono ( Geleneksel Giysi ) , Otomotiv Endüstrisi( Honda, Mazda, Toyota, Mitsibusi, Isuzu ) Elektronik Eşya ( Sony, Sharp, Canon, JVC, Yashica ) ve Bilgisayar, Optik Aletler, Balık Avcılığı ( Suşhi ), Geyşalar, Sergei İmamura, Akira Kurosava Gibi Sinema Yönetmenleri, Sumo Güreşi, Tokyo, Kyoto, Nagasaki, Hiroşima Şehirleri, Depremlere Dayanıklı Yapıları, Hızlı Trenler, Budizm, Zen Budizm ve Şintoizm Dinleri
KAMBOÇYA
Kızıl Khmerler, Mekong Nehri, Budha Heykeli, Budha rahiplerince kutsal sayılan Angkor-vat şehri, Teak ağacı, pirinç
KANADA
Ülkenin Simgesi Akçaağaç, Kutup Ayıları, Eskimolar(İnuit=insan), Balık Avcılığı, Kağıt Sanayi, Calgary Kış Olimpiyatları, Kış Mevsimi, Toronto Televizyon Kulesi, Tundralar ve Buzullar, Ulusal Parklar, Ottawa, Toronto, Montreal,Calgary, Quebec,Van couver Şehirleri, Niagara Şelalesi
KAZAKİSTAN
Baykal ve Aral gölleri, Kızılkum Çölü, Seyhun Nehri ( Sir-i Derya ), Baykonur uzay üssü
KENYA
Nairobi ve Mombasa Şehirleri, Masai Yerlileri, Klimanjaro Volkanik Dağı, Safari Turları, Tsavo ve Masai Mara Ulusal Parkları, Nakuru Gölü, Rift Vadisi
KOLOMBİYA
Zümrüt Madeni, Medelin, Gabriel Garcia Marguez, Başkent Bogota, Altın Zenginliği ve Başkent Bogota'daki Altın Müzesi ( dünyada birinci ), Nevada del Ruiz ve Nevada del Tulima Volkanik Dağları, Kok Ağacı, Kahve Bitkisi ve ihracatı, Olmek Büstleri, Dünyanın en zengin kuş çeşidi
KUVEYT
Petrol Yatakları, Kraliyet Ailesi
KÜBA
Havana Purosu , Havana, Dansları ( rumba, mambo, konga, salsa, Küba bolerosu )Efsanevi Lider Fidel Castro, Şekerkamışı ve tütün Üretimi, Başkent Havana, atletizm, voleybol, boks gibi spor dalları
LİBERYA
Deniz ticaret filosu
LİBYA
Petrol Yatakları, Çöl Bedevileri, Muammer El Kaddafi, Fizan Çölü
LÜBNAN
Beyrut Şehri, Lübnan Sediri
LÜKSEMBURG
Demir rezevleri ve demir-çelik sanayi
MACARİSTAN
Balatan Gölü, Hun İmparatorluğu,Atilla,Bela Bartok (Besteci) İmre Kertez,Zoltan Fabri,Başkent Budapeşte
MADAGASKAR
Boabab Ağaçları ( Maymun Ekmeği Ağaçları ), Madagaskar Maymunu ( Katta ), Mahafaly Mezarlıkları ( Doğa Dinine ait ), "zebu" adı verilen hörgüçlü sığırlar, 800'ü bulan kelebek türü
MAKEDONYA
Mostar Köprüsü, başkent Üsküp
MALDİVLER
Mercankaya adaları, turizm
MALEZYA
Petrona Towers İkiz Kuleleri, Palmiye Yağı, Kauçuk, Kereste, Kalay, Başkent Kuala Lumpur, Tropikal Ormanlar, Taman Negara Ulusal Parkı
MALTA
Malta Şövalyeleri, Malta Eriği, Turizm, Başkent Valetta
MEKSİKA
Maya ve Aztek Uygarlıkları, Mısır Cipsi, Acapulco Sahilleri, Hasır Meksika Şapkası, Meksika Yemekleri, Viva Zapata, Pancho Villa, Meksiko City Şehri, Tikal Harabeleri, Barracana Del Cobre Kanyonu ( 1200 metre derin ) Frida Kahlo, Octavia Paz, Carlos Fuentes gibi sanatçıları, "hacienda" adı verilen büyük çiftlikler, gümüş ve petrol üretimi, domates ve bal üretimi
MISIR
Keops, Kefren, Mikerinos ve Gize Piramitleri, Nil Nehri ve deltası, Süveyş Kanalı, Pamuk ve hurma Üretimi, Kahire, İskenderiye Şehirleri, Assuan Barajı, Neferetetti, Tutan Kamon, Ramses, Ömer Şerif, Sina Yarımadası, El-Ehzer Üniversitesi, Papirus, Çöl Arazisi, Luxor Şehri ve Harebeleri ( Abu-simbel, Ramses obeliksi ) Kral Faruk, Cemal Abd-el nasır, Enver Sedat, İskenderiye feneri
MOĞOLİSTAN
Yurt Adı Verilen Moğol Çadırları, Taşlık Gobi Çölü, Kımız İçkisi, Kubilay Han, Cengiz Han, Timurlenk, Başkent Ulan Bator, Göçebe yaşam
MONACO
Monte Carlo'nun kumarhaneleri, okyanus müzesi, otomobil yarışları, turizm
NAMİBYA
Namib Çölü, Etoşha Ulusal Parkı, Büyük Balık Irmağı Kanyonu
NİJERYA
Nijer Nehri, Mangrov ormanları, petrol ve doğalgaz rezervleri, kakao üretimi, yağmur ormanları, konuşulan 500 farklı dil, Wase Kayası
NİKARAGUA
Sandinista gerillaları
NORVEÇ
Vikingler, Balık Avcılığı, Sogne Fiyordu, Orman Ürünleri, Kuzey Denizi Petrolleri, Henrik İbsen ( Yazar ), Somon ve Ringa Balığı Üretimi, Kağıt Üretimi ve İhracatı, Ren Geyikleri, Kutup gece ve gündüzleri, Denizci Kızıl Erik ( Kristof Kolombdan 500 yıl önce Amerika kıtasına ayak basmıştır.)
ÖZBEKİSTAN
Semerkant ve Buhara ile Taşkent Şehirleri, Pamuk Üretimi, İpek Yolu, Kızılkum Çölü,Aral Gölü
PAKİSTAN
İndus Nehri
PANAMA
Panama Kanalı, bakır rezervleri
PERU
İnka Uygarlığı, Nazca Çölü ve Dev Nazca Heykelleri, Titicaca Gölü, Balıkçılık, Koka Bitkisi, yük hayvanı "lama" ile yün üretiminde yararlanılan "alpaka," And Dağları, Machu Picchu Harabeleri, Huaca del Sol ( Güneş Piramidi ), Lima Şehri, İnkaların Başkenti Cuzco Şehri
POLONYA
Polka Dansı, Varşova’daki Bilim ve Kültür Sarayı, Varşova ve Krakov Şehirleri,Solidarnosc Sendikası,Lech Walesa,Auschwitz (Oswiecim) Nazi Toplama Kampı
PORTEKİZ
Lizbon Şehri, Asor Adaları, Kristof Kolomb, Magellan, Bartolomeu Dias, Vasco de Gama gibi gezginleri ve deniz seferleri, Maderia Adası, Fadango ve Fado Müziği, Fatima, Porto Şehri, Karanfil Devrimi, Porto şarabı
PORTO RİKO
Salsa dansı
ROMANYA
Karpat Dağları, Karpatların maradonası George Hagi, Nikolay Çavuşesku
RUSYA FEDERASYONU
Kızılmeydan, Kremlin Sarayı, Moskova Metrosu, Bolşoy Opera ve Balesi, Moskova Sirki, Tayga Ormanları, Sibirya Ovaları, San Petersburgun ( Leningradın ) Beyaz Geceleri, Lenin, Stalin Gibi Politikacıları, Tolstoy, Çehov, Turgenyev, Mayakowski Dostoyevski, Gogol, Pasternak, Ehrenburg Gibi Yazarları, Rahmaninov, Çaykovski Gibi Müzisyenleri, Rudolf Nureyev, Wladivostok, Nowgorad ve İrkutsk Şehirleri, Yenisey, Don, Obi ve Lena Nehirleri, Çarlık Yönetimi ve Ekim Devrimi, Baykal Gölü, Trans Sibirya Demiryolu, Mihail Gorbaçov, Boris Yeltsin Gibi Siyaset Adamları, Anna Kournokovika ( Tenisçi )
24 Ocak tarihi Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşanan trajik olayların yıl dönümü olarak akıllara kazındı.. Türkiye tarihinde önemli yer tutan trajedilerin birçoğunda 24 Ocak tarihi öne çıkıyor.
İşte 24 Ocak'ta gündemi değiştiren trajik olaylar:
• Dışişleri eski Bakanlarından İsmail Cem, akciğer kanseri tedavisi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi. (2007)
• Tiyatro ve sinema oyunculuğunun yanı sıra dublaj sanatçısı olan Mümtaz Sevinç, Üsküdar'daki evinde kız arkadaşı Banu Baldır tarafından bıçakla öldürüldü. (2006)
• Diyarbakır'ın sevilen Emniyet Müdürü Gaffar Okan uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi. Hizbullah operasyonları ile dikkat çeken ve Hizbullah'ın ölüm listesinde birinci sırada yer alan Okan, Uğur Mumcu'nun bombalı saldırıda öldürülüşünün 8. yılında öldürüldü. (2001)
• Gazeteci ve yazar Uğur Mumcu, otomobiline yerleştirilen bombanın patlaması sonucu katledildi. (1994)
• Türkiye'nin ilk haberleşme uydusu TÜRKSAT-1, fırlatıldıktan 12 dakika 12 saniye sonra okyanusa düştü. (1994)
• Meşhur 24 Ocak Kararları. (1980)
• Yassıada duruşmalarında Başsavcı Altay Ömer Egesel, Adnan Menderes'in idamını istedi. (1961)
• İstanbul Küçükyalı'da Neşe Sineması çöktü; 37 kişi öldü, çok sayıda kişi yaralandı. (1959)
• Zonguldak'ta, Ereğli Kömür İşletmelerine bağlı Gelik ocağındaki grizu patlamasında 52 madenci öldü, 19 madenci yaralandı. (1955)
http://www.lifeinbursa.com |
Tarih: 20:17, 25/1/2007 Kategori: Haber |
Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Sizin Hâlâ Bir Bloğunuz Yok Mu? Öyleyse Sizi Şöyle Alalım.

Blogcu nedir?
Blogcu, dev bir kişisel yayımcılık platformu: Türkiye'nin ilk ve en büyük blog servisidir.
Blog'lar yeni nesil web siteleridir: bütün dünya blogları konuşuyor.
Blog, size özel bir yayın alanıdır ve içeriğinin ne olacağını sadece siz belirlersiniz.
Blogcu sayesinde kendiniz için ücret ödemeden kolayca blog oluşturabilir, yazı ve resimlerinizi kolaylıkla internet'te yayımlayabilir, kendinize ait bir alana sahip olabilirsiniz.
Blogcu, web tasarımı veya programlama bilgisine ihtiyaç duymadan kişisel blog'unuzu oluşturabileceğiniz şekilde düzenlenmiştir. Blog'lar tipik web sayfalarından ve sitelerden çok farklı, yepyeni bir dünyadır.
Kolayca yazı ve resim yayımlayabilir, hazır şablonları kullanarak blogunuzun görünümünü kolayca değiştirebilirsiniz.
Türkiye'nin blog servisi blogcu hakkında ayrıntılı bilgiler:
1-) Blogcu'ya ücretsiz olarak üye olabilirsiniz.
2-) Üye olduktan birkaç dakika sonra blog'unuz yayına hazır olacaktır.
3-)Blogcu'nun hazır şablonlarını kullanarak, blog'unuzun görünümünü dilediğiniz zaman değiştirebilirsiniz.
4-) Blog'unuza yazı, resim ekleyebilir, yazıları dilediğiniz gibi formatlayabilirsiniz. Web tasarımı bilmenize hiç gerek olmadan, Word kullanırken olduğu kadar rahat, yeni blog konuları ekleyebilirsiniz.
5-) Blog'unuza eklediğiniz yazıları dilerseniz tüm dünyaya, dilerseniz sadece blogcu kullanıcılarına açabilirsiniz. Hatta, dilediğiniz yazıların sadece sizin arkadaşlarınız, veya sadece kendinize açık olması mümkün.
6-) Diğer blogcular, veya sitenizin ziyaretçileri, blog'unuza eklediğiniz yazılara yorum ekleyebilirler. Eklenen yorumları istediğiniz zaman düzenleyebilir veya silebilirsiniz.
7-) Blog'unuza bir yazı eklediğinizde, Blogcu bunu arkadaşlarınızın e-postalarından oluşturacağınız listeye haber verebilir.
Aslında, Blogcu hakkında söylenebilecek daha çok şey var. Ama bizce en doğrusu:
"blogcu'nun sizin için ne olduğunu siz keşfedeceksiniz"
Blogcu ne değildir?
Blogcu; başka insanlar, kurumlar hakkında iftiraların, kötü sözlerin, küfürlerin, rencide edici görüntülerin ve benzeri kötü niyetli içeriğin yayınlanabileceği bir yer değildir.
Blogcu, klasik anlamda bir web sitesi - hosting vb. servisi değildir. Ancak doğru kullanılırsa her şekilde işe yarayacaktır.
http://www.blogcu.com/nedir.php
|
Tarih: 10:39, 26/10/2006 Kategori: Haber |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Padişah Sarığı Yasaklayınca...
MURAT BARDAKÇI'NIN RAMAZAN ÇADIRI
Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk dönemlerinde giyim serbestisine sahip olan gayrimüslimlere, Müslümanlar ile ayırd edilebilmeleri için 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kısıtlamalar getirildi, öncelikle de sarık sarmaları yasaklandı ve şapka takmaları emredildi.
Avrupa modeli şapkalar kullanmaya başlayan binlerce gayrimüslim başlarını üşütüp ard arda yatağa düşünce iş saraya aksetti, hatta padişaha rüşvet bile teklif edildi ama yasak kalkmadı.
Osmanlı İmparatorluğu’nda 15. yüzyılın ikinci yarısına kadar istedikleri gibi giyinebilen gayrimüslimler, bu hürriyetlerini Fatih döneminden itibaren yavaş yavaş kaybetmeye başladılar.
Müslüman olmayan halka kıyafet konusundaki en büyük yaptırım, 16. yüzyılın sonlarında Üçüncü Murad döneminde yapıldı ve padişahın hocasının baskısıyla gayrimüslimlerin, Müslümanlar’ın giydiği kıyafetleri giymeleri yasaklandı. Bu yasaklar arasında gayrimüslimlerin sarık sarmamaları ve sadece şapka giymeleri gibi bir hüküm de vardı.
Bu emre uyarak şapka giymeye başlayan gayrimüslimler üşüttüler ve baş ve göz ağrısı ile nezle gibi hastalıklara yakalandılar.
Anadolu Beylikleri zamanında gayrimüslimlerin kılık kıyafetlerine karışılmazdı ve Osmanlılar’ın ilk dönemlerinde de aynı uygulama devam etti.
Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu İkinci Selim döneminde, ekonomik sıkıntılardan dolayı giyim konusunda gayrimüslimler üzerindeki baskılar başladı.
1 Ağustos 1568 tarihli fermanda Hıristiyanlar’ın ve Yahudiler’in pahalı elbiseler giymemeleri söyleniyor, 15 Ağustos 1568’de çıkan bir başka fermanda ise gayrimüslimlerin Müslümanlar gibi giyinmeye çalışmalarının kumaş ve ayakkabı fiyatlarını artırdığı ileri sürülerek Müslüman olmayanlara daha kalitesiz ürünleri kullanmaları emrediliyordu.
Üçüncü Murad’ın 16. yüzyılın sonlarındaki saltanatında, devletin giyim konusundaki baskısı iyice arttı ve gayrimüslimler devletin emriyle kendi kimliklerini belli edecek şekilde giyinmeye başladılar.
4 Eylül 1577 tarihli fermanla Müslüman olmayanların ipek kullanmaları ve elbiselerine ipek işlemeler yaptırmaları bile yasaklandı.
Gayrimüslimler, o dönemlerde Müslümanlar gibi sarık sararlardı ancak bu sarıkların renkleri dinlerine göre değişirdi. Yahudilerin sarıkları sarı, Ermeniler’in alaca, diğer Hıristiyanlarınki ise mavi olurdu.
İmparatorluğa geçici olarak gelen Avrupalı Hıristiyanlar ise siyah renkli şapka kullanırlardı. Ancak, Üçüncü Murad’ın hocası olan Vakurzade, 1592’de gayrimüslimlerin kıyafetlerinin Allah’ın emrettiği ölçülere uymadığını ileri sürerek yeni bir düzenleme yaptırdı.
Vakurzade, Üçüncü Murad’a ‘Káfirlerin renk renk sarık sarmalarının tülbendin değerini artırdığını ve Müslümanlar’ı zarara soktuğunu’ söylemiş ve bu işin yasaklanması için padişahtan izin istemişti. Bir kıyafet düzenlemesi yaptı ve ilk işi Yahudiler ile Hıristiyanlar’ın sarık kullanmalarını yasaklamak oldu.
Gayrimüslimler, bunun üzerine sarıklarını çıkartarak diğer Avrupalılar gibi renk renk şapkalar kullanmaya başladılar, ancak şapkaya bir türlü alışamadıkları gibi üstelik hasta da oldular.
16. yüzyılın büyük tarihçisi Gelibolulu Mustafa Ali, sarık sarmaları yasaklanan gayrimüslimlerin şapka kullanmaya başlamalarından sonra göz ve baş ağrısı ile nezleye yakalandıklarını yazar.
Hastalanan gayrimüslimler bir yolunu bularak Üçüncü Murad’a ulaşıp rahatsızlıklarını söylediler ve üstelik 40 bin altın tutarında rüşvet de teklif ettiler ama hükümdarın hocası Vakurzade işin peşini bırakmadı ve Üçüncü Murad’ı tekrar ikna ederek gayrimüslimlerin şapka giymeleri mecburiyeti devam etti.
(23 EKİM 2004 / HÜRRİYET)
http://dosyalar.hurriyet.com.tr/ramazan2004/haber121.asp |
Tarih: 20:21, 17/10/2006 Kategori: Haber |
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Biz Sövüp Sayarken Onlar...

ABD’den Japonya’ya kadar binlerce araştırmacı, dünya ve Osmanlı’nın hakim olduğu bölge tarihini araştırmak için Osmanlı arşivlerine başvuruyor. Ülkelere göre araştırılan konular farklılık gösteriyor. ABD’liler Osmanlı’nın askeri yapısı, bir ada ülkesi olan Japonya’dan gelen araştırmacılar donanma sistemi, laiklik konusundaki katı tavrıyla dikkat çeken Fransızlar ise tekke ve zaviyeler üzerinde yoğunlaşıyor.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdür Yardımcısı Doç. Dr. Mustafa Budak, Balkanlar’dan Ortadoğu’ya, Kafkasya’dan Kuzey Afrika’ya kadar 30’dan fazla ülkenin tarih kaydının Osmanlı arşivlerinde bulunduğunu kaydetti. Ülkelerinin tarihini öğrenmek isteyen yabancılar için Osmanlı arşivlerinin en önemli kaynak olduğunu söyleyen Budak, ABD ve Japonya’dan gelen çok sayıdaki araştırmacının ise Osmanlı’nın sosyo-ekonomik tarihini incelediğini bildirdi.
Osmanlı Arşivleri Daire Başkanı Dr. Önder Bayır da son birkaç yıl öncesine kadar arşivlerden istifade eden araştırmacıların oranının yüzde 70 Türk, yüzde 30 yabancı iken son altı ay içerisinde bu sayının yarı yarıya olduğunu belirtiyor. Arşivlerden son bir yıl içerisinde 90 ülkeden 3 bin 703 araştırmacı yararlandı. İlk sırayı 450 araştırmacıyla ABD alırken, ABD’yi 260 araştırmacıyla Japonya, 195 araştırmacıyla Almanya, 125 araştırmacıyla Fransa, 120 araştırmacıyla Yunanistan ve 72 araştırmacıyla İngiltere izledi.
Araştırmacıların en fazla ilgisini çeken belgeler, Osmanlı Devleti’nin sosyal, ekonomik, kültürel, siyasi ve nüfus dağılımını gösteren kayıtlar. “Ermeni soykırımı” iddialarını araştıranların azlığı ise dikkat çekiyor. İran, Azerbaycan, Almanya, Japonya ve ABD’den 10’un üzerindeki araştırmacı ‘Ermeni meselesi’ ile ilgili araştırma yapmak için başvurdu. Azerbaycanlı araştırmacılar, “Sözde Ermeni soykırımı, Ermeni mezalimi ve Karabağ” ile ilgili belgelere yönelirken, ABD ve Alman araştırmacılar ise “1870-1924 yılları arasını ve Ermeni sorunları” konusunu ele aldı. Araştırmacıların kullandıkları belgeler dikkate alındığında, Osmanlı’nın siyasi, ekonomik ve sosyal alandaki bütün uygulamaları yabancıların dikkatini çekiyor.
ABD’li araştırmacıların ilgisini en çok Osmanlı’daki vakıf sistemi çekiyor. Vakıflar ve vakfiyeler üzerindeki araştırmaların yanı sıra şu konular üzerinde yoğunlaşılıyor: Osmanlı’da ordu, asker maaşının ödenmesi. Osmanlı Devleti’nde askeri gruplar ve grupların tarihi, 18. yüzyıl sonlarında Mısır, Suriye, Lübnan ve Osmanlı Devleti, Abdülhamid’in İslam politikası, Halep ve Antakya’nın sosyal tarihi, Türkiye’deki Yahudiler, 1880-1914 yıllarında Osmanlı’dan Amerika’ya göçler, Osmanlı’nın Yahudi ve Arap cemaatleriyle ilişkileri.
Japon araştırmacılar, Osmanlı siyasi tarihi, Osmanlı donanması, Osmanlı eyalet sistemi gibi konularda yoğunluk gösterirken Fransız araştırmacılar tekke ve zaviyeleri, mezarlıkları, Kıbrıs’ta tanzimat kararlarının uygulanışını araştırdı.
Osmanlı arşivlerinde 100 milyon belge bulunuyor. Bunlardan 70 milyonunun tasnifi tamamlandı. Çok uzun tarihe sahip olduğu için yıpranan belgeler, titiz ve uzun çalışmalar sonucunda kurtarılıyor.
http://www.zaman.com.tr/?bl=haberler&trh=20050709&hn=190773
|
Tarih: 20:14, 12/10/2006 Kategori: Haber |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
|