SAMSUN SAYFALARI ZİYARET EDİNİZ
İÇİNDEKİLER
»
»
»
Kategorilerim
BelgeBilginlerDinEdebiyatEgitimekonomiGundemHaberIktisatSiyasetleriKitapMediaMonografiPolitikaSahsiyetlerSozlerTarihTarimTutunYasamZaman
İrtibat İçin, samsunblog@gmail.com
Powered by Mcan S.Muratcan KOŞAR
|
Mahalle Baskısının Siyasallaşması

Prof. Şerif Mardin’in sosyolog kimliği ile söz ettiği ‘mahalle baskısı’ kavramı Türkiye’de kolayca politize oldu. Aslında mahalle baskısı sözü bir metafordur. Grup baskısının geleneksel ifadesi ile ilgili bir benzetmedir. Sosyolojik olarak küçük grupların ortak denetimini tanımlamak için kullanılır idi. Ancak şimdi siyasetin ötekileştirme argümanı olarak hizmet ediyor.
Prof. Binnaz Toprak ve ekibinin 12 Anadolu kentinde 401 kişi üzerinde yaptıkları ‘Türkiye’de farklı olmak; din ve muhafazakarlık ekseninde ötekileştirilenler’ başlıklı çalışma konuyu tekrar gündeme getirdi. Çalışma neden bilimsel olarak geçersizdir? Birincisi, her ne kadar sonradan çalışmayı yaptıran Açık Toplum Enstitüsü ve Sayın Binnaz Toprak bu çalışmadan hareketle genelleme yapmak doğru değildir deseler de çalışmanın içerisinde pek çok ifade genelleme yapma iddiasını taşıyor. Bu sebeple genelleme yaparak ‘Anadoluda laik toplum tehlike altındadır, Anadolu hoşgörüsü yoktur’ sonucu yanlıştır. Gerçekleri ifade etmiyor. Araştırmadan sonra verilen röportajlar da yazdıkları raporu yalanlamaktadır. Bilimsel araştırmalar hipotezi sınamak için yapılır. Çalışmada araştırma amaçlı örneklem yöntemi kullanılırken oluşturduğu önerme yanlış bir önermedir. Din eksenli bir hipotez dini kaynaklı olmayan verilerden hareketle test edilmeye çalışılmıştır. Din ekseninde ötekileştirme doğru bir önerme değildir. Şu cümleler rapordan aynen alınan cümlelerdir ve araştırma yapanlar önyargı ve ön kabulle araştırmaya başlamışlardır. Seçilen gruplar saldırgan laikçi gruplardır. “Gittigimiz Anadolu kentlerinin çoğunda, özellikle daha muhafazakâr kentlerde, farklı kimlikte olmak kamusal alanda tacize uğramak, dışlanmak, yalnızlaştırılmak, çaresiz bırakılmak, kamu yaşamından tecrit edilmek, iş bulamamak, ticari hayatta başarısızlığa mahkum edilmek anlamına geliyor. Bu farklılık doğuştan edinilmiş kimlik olabileceği gibi sonradan edinilen yasam tercihleriyle ilintili de olabiliyor.” Başka bir cümle “Hem bu araştırmadan hem de daha önce yürütülmüş çalışmalardan çıkarsadığımız sonuç, Sünni-Türk çoğunluğun diğer tüm kesimlerin hak taleplerine duyarsız kaldığı doğrultusunda.” Görüldüğü gibi araştırma niyet sorgulaması yapmamızı gerektirecek ahlaki bir zaaf da taşımaktadır. Bir hipotezi sınamaktan çok bir tezi doğrulamak için yapılan araştırma bilimsel olarak sakattır. İkincisi “Din ve muhafazakarlık ekseni” diyerek iki kavramı eşdeğer olarak kullanmıştır. Muhafazakarlık ‘Yeniliğe kapalı olmak, değişime direnmek, farklılıklara tolerans göstermemektir.’ Bu tanımlama ile baktığımızda eski iki Cumhurbaşkanınından Sayın Turgut Özal’a baktığımızda dindar ama tutucu olmayan sosyallik görürüz. Ama Sayın Ahmet Necdet Sezer’e baktığımızda dindar değil ama çok tutucu bir sosyallik görürüz. Dinin radikal olmayan yorumlarını savunan ve dini taassuba karşı çıkan Anadolu’daki önemli bir kitleyi yordama özelliği olmayan bu araştırma bilimsel olarak sakattır. Üçüncüsü, mahallenin geleneksel tutumları olan gözetim ve denetim alışkanlıklarını baskı olarak tanımlıyor. Kız erkek bir arada olan evlere karşı çıkılması, bekarlara kiralık ev verilmemesi, Ramazanda lokantaların çoğunun kapalı olması gibi tutumları baskı olarak niteliyor. Diğer taraftan kendisini Türkiye’nin elitleri olarak gören toplum mühendisliğini görev gibi düşünen denek grupların sivil toplum faaliyetleri göz ardı ediliyor. Atatürkçü Düşünce Derneği gibi bu gruplar insanları kendilerine benzetmeye çalışıyorlar. İnsanlar kendilerine benzemeyince kendilerine baskı yapıldığı zannına kapılıyorlar. Yani laikliği bir yönetim biçimi olarak değil yaşam tarzı olarak düşünen bu gruplar kendilerine benzemeyeni düşman olarak algıladıkları için tehdit altında oldukları duygusu içine düşüyorlar. Araştırmacılar insanların bir birine saygılı olması ve saygısızlık yapanı onaylamamasını hangi gerekçe ile baskı olarak tanımladılar anlamak çok zor. Bu sebeple araştırma bilimsel dayanaktan yoksundur. Dördüncüsü, çalışma raporunun 144. cü sayfasında Kutlu Doğum haftası ve Mevlana haftasında asılan resimlerden rahatsız olunduğunu belirten deneklerden söz ediliyor. Dini sembollerden rahatsız olmak farklı inanç sahipleri için kabul edilebilir bir duygudur. Ama bu duyguyu kendilerine baskı yapılıyor olarak algılamak tek keime ile ‘İslamofobi’dir. Fobi öfke, nefret, intikam hislerine neden olacak ‘Aşırı uyarılmışlık hali’ yapan bir ruh halidir. Bu ruh hali aşırı orantısız tepkiler ortaya çıkarır ve algılamaları bozar. Korkan bir insan elinde silah varsa küçük bir sese silahını boşaltabilir. Olaylar arasında yanlış anlam bağları kurabilir. Öğrenilmiş fobisi olan bir grup üzerinde araştırma yapılırsa verilecek cevapların geniş örneklem evrenini yordaması mümkün değildir. Bu sebeple araştırma İslamofobisi olan bir guruptan hareketle Anadolu böyledir hükmünü çıkarmış hatta daha ileri giderek bu toplum ile AB’ye girilmez sonucuna varılmıştır. Şu cümle çalışma raporunun sonuç ve öneriler kısmının son paragraflarında geçiyor “... ortaya çıkan mevcut tabloyla Türkiye’nin ne Avrupa Birligi’ne üyeliginin gerçeklesmesi, ne de özgürlükçü ve çoğulcu bir demokrasiye sahip olması mümkün gözüküyor.” Beşincisi, amaçlı örneklem çalışmalarında kontrol grubunun oluşturulması yanlış sonucu önler. Eğer baskı yaptığı söylenen 400-500 kişilik ikinci grup oluşturulsa idi sonuçlar daha inandırıcı olurdu. Ayrıca görüşmelerde subjektifliği giderebilmek için çift kontrollü alan çalışması yapılmalıydı. Bir görüşmeyi iki araştırmacı yapmalıydı. Bu metodolojik gerekçelerle çalışma bilimsel olarak değersizdir. Toplumsal geleneklere ve tasavvurlara siyasi ve ideolojik anlamlar yüklemiş, belli radikal siyasi ve islamofobik sivil toplum örgütlerinden harteketle genel bir sonuç çıkarılmıştır. Bu sonuçlar bilimsel olarak yanlıştır. Araştırmanın adı çok iddialı bir isimdir. Eğer ‘Laik duyarlılığı olan bir grubun tutum araştırması’ ismi ile araştırma hipotezlendirilse idi amaçla sonuç arasında anlam bağı ve nedensellik ilişkisi kurulabilirdi. Bunun için raporun başlığı ile içeriği birbirine uymamaktadır. Bu çalışma Sayın Soros’un spekülatör kimliğini güçlendirmiştir. Özellikle Gürcistan ve Ukrayna’daki kaoslardan önce Soros’un o bölgelerde de benzer çalışmalar içinde olması ilginç raslantılar olarak tarihe geçmişti. Uluslararası derin lobilerin ‘Güvenlik ideolojileri’ bilinmektedir. Kuşatılmışlık, kıstırılmışlık duygusu uyandırılarak toplumsal olayları tetiklemek evrensel yöntemdir. Önce laik duyarlılığı olan gruplar huzursuz edildi şimdi de dini duyarlılığı olan gruplar huzursuz ediliyor. “AKP iktidarı Türkiye’yi muhafazakarlaştırıyor, laikler ötekileşti” sonucu rasyonel değildir. Alevi kimliği, buçuk millet çingeneler, ADD dernekleri başlıkları ile incelenen gruplardan hareketle ‘Din eksenli ötekileşmeyi test etmek’ akla ziyan ve nedensellikten yoksun bir çalışmadır. Ayrıca ahlaki zaafları veya operasyonel amaçları çağrıştırmaktadır. Çalışmanın çok önemli faydalı bir sonucu da ’Ombusmanlık kurumu’ ile ilgili önerileridir. Çalışmanın bilimsel geçersizliklerine rağmen konunun tartışılması normalleşme sürecine hizmet etmiştir. Analitik düşünceyi bozan korkuların etkisinde kalmamalıyız. Ötekileştirmeyi marjinal kılan ve birlikte yaşamanın adil kurallarını oluşturan bir toplum olmayı hedeflemeliyiz. Fazilet ekseninde değil menfaat ekseninde politika üreten Soros gibi uluslararası aktörler kardeşi kardeşle çatıştıramayacaklar, çünkü fitnecileri tanıyoruz artık. Devletin bireyi ezmesini isteyenler istekleri gerçekleşmeyince kendilerini baskı altında hissediyorlarsa bu onların sorunudur.
/Prof. Dr. Nevzat TARHAN |
Tarih: 09:12, 3/1/2009 Kategori: Gundem |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Amerika'yı kim keşfetti?

Kızılderililerin asimilasyonu için kurulmuş okullardan Pensylvania Carlisle okulunun avlusunda Kızılderili çocukları (1900 yılı) Bu sorunun cevabını, 1971 yılında, San Francisco açıklarındaki ünlü Alcatraz adasını 9 ay boyunca işgal edip ellerinde tutan bir grup Kızılderili aktivist, adadaki ünlü hapishanenin dış duvarına kireçle yazdılar: We discovered America (Amerika'yı biz keşfettik)". İspanya Kraliçesi İzabel'in yol verdiği Avrupalı kaşif Christof Columbus ve mahiyetindeki 3 gemi dolusu Avrupalı, 12 Ekim 1492 günü gece yarısını 2 saat geçe, bugünkü Bahamalar içinde kalan bir adaya ayak bastılar. Günün ilk ışıklarıyla, bugün artık Arawak kabilesinden olduklarını bildiğimiz kızılderililer ile karşılaştılar. Yerliler bu garip konuklarına son derece dostça davrandılar. Kolomb'un o güne ait günlüğünde ise, adeta daha sonra yaşanacak yüzyılların işaret fişekleri yer alıyordu; "Onlara söylediğimiz herşeyi hemen tekrar etmelerinin, iyi ve yetenekli hizmetkarlar olabileceklerini gösterdiğini düşünüyorum. Bir dine sahip gözükmüyorlar, bu sebeple de çabuk Hristiyanlaştırılabilirler. Tanrı izin verirse, dönüşte 6 tanesini majestelerine götürmeyi düşünüyorum. Böylece dilimizi de öğrenirler." Yerlilerin, her hangi bir metal silaha sahip olmadıklarına dikkat çeken, Kolomb, "Hepsini sadece 50 adamla hakimiyetime sokup istediğim gibi yönetebilirim" diye yazdı. Sonra da dediklerini yapmaya başladı. Bu tarihten 14 yıl sonra ölen Kolomb, yeni bir kıtaya geldiğini bilmiyordu. Yola çıkış hedefi olan Hindistan'a vardığını sanıyordu ve bundan dolayı da yerlileri "Indian (Hintli)" diye adlandırdı. Kendi tarihini dünya tarihi sanan Avrupalı, Kolomb geldiğinde de buralarda "insanlar" yaşıyor olmasına rağmen, ben merkezci kültürüne yakışır şekilde bu olayı, "Amerika'nın keşfi" diye adlandırdı. Uzunca süredir dünyaya ve tarihe Avrupalının perspektifinden bakan bizimki gibi ülkelerde de ders kitapları, "Amerika'nın keşfi" diye yazdı. Oysa Amerika da bile tarihçiler artık, "Amerika'nın Avrupalılarca keşfi" diye kaydediyor. Bir önceki mektupta Şükran Günügeleneğinin ana kahramanı hindinin, Türklerle eskiye dayanan ahbaplığını özetlemeye çalışmıştım. Kuzey Amerika'ya ilk kez 1607 yılında gelen ilk İngiliz yerleşimciler, bugünkü Virginia ve Massachusetts'te iki koloni kurdular. Kurdukları ilk kolonilerde yeni kıtaya uyum sorunlarından dolayı açlıktan ölecek hale geldiler. İşte onlara yok olmakla karşı karşıya iken bir yardım eli uzandı. Kendilerine, yeni dünyada yaşamayı öğreten dost Wampanoag Kızılderilileri'nin eliydi bu. Wampanoag'lar da Arowak yerlileri gibi, Avrupalılara düşmanlık göstermedi. 1621 yılında hasat mevsiminde yerleşimcilerle yerliler bir şükür yemeği tertip ettiler. Tarihçilere göre bu ilk Şükran Günü yemeğinde 90 Kızılderili 52 Avrupalı yerleşimci sofrada hazır bulundu. Şükran Günü yemeği geleneği günümüze kadar ulaştı ama sofranın nüfus dağılımı tarih oldu. "Reis çok Kızılderili yok" Avrupalılar geldiğinde Meksika'nın kuzeyinde kalan Kuzey Amerika'da yaklaşık 10 milyon Kızılderili yaşadığı tahmin ediliyor. Amerikan Nüfus İdaresi'ne göre, 1 Temmuz 2007 tarihi itibarı ile, federal hükümetin resmen tanıdığı 561 kabileye mensup 4,5 milyon Kızılderili yaşıyor. Yani, 1492'de yüzde 100'ü Kızılderililerden oluşan Kuzey Amerika nüfusunun bugün sadece yüzde 1'i Kızılderili. Orta Amerika ve Güney Amerika'da ise, yerli nüfusu yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Peki nereye gitti onca "yerli"? Kızılderili soyunu en çok kırıma uğratan Avrupalıların eski dünyadan yanlarında getirdiği mikroplar oldu. Yüzyıllar içinde oluşan bağışıklık sistemi sebebiyle eski dünya insanları için öldürücü olmaktan çıkan, çiçek, su çiçeği, kızamık ve nezle mikropları, bunlara karşı hiçbir bağışıklık sistemi olmayan Kızılderililerin en ölümcül düşmanı oldu. "Salgın" nedir bilmediklerinden, nezle, çiçek ve kızamık bulaştığı köyü haritadan siliyordu. Bazı tarihçilere göre, bazı kabilelerin yüzde 80'i, Avrupalılarla ilk karşılaştıkları birkaç yıl içinde bu hastalıklara yakalanarak öldü. Avrupalı kolonilerce, topraklarından alışık olmadıkları iklimlere zorla göç ettirilmeleri, bu göçler sebebiyle yakın toprakları paylaşmak zorunda kalan kabilelerin birbirleri ile sonu gelmez savaşlara girmeye başlamaları da nüfusu azaltan başka bir etken. Birçok Kızılderili ise köleleştirildi. 19'ncu yüzyılın sonlarına kadar gemilerle çok sayıda Kızılderili Avrupa'ya zorla götürülerek, onları merak eden eski dünya ahalisine eğlence malzemesi yapıldı. Beyaz erkeklerin kızılderili kadınlarla evlenmeleri de, yerli nüfusunu bitiren kayda değer bir başka etken olarak anılıyor. Ve tabi, bir de onlara karşı uygulanan askeri şiddet. Örneğin, kitaplara, filmlere konu olan Woundeed Knee (Yaralı Diz) katliamı. 31 Aralık 1890 günü, 120'si kadın ve çocuk 350 kişilik Kızılderili kafilesini, Yaralı Diz deresinde çeviren Amerikan askerleri, kafilenin silahlarını ellerinden aldılar. Daha sonra da, yeni icat ettikleri bir tür mitralyöz(hotchkiss) silahıyla taradılar. 20 dakika içinde, en az 150 Kızılderili yetişkin, kadın ya da çocuk öldü. En az 50 de yaralı vardı. Bundan yaklaşık 80 yıl sonra, Marlon Brando, "Baba" fiminden dolayı kendisine layık görülen Oskar ödülünü, Yaralı Diz deresi katliamını protesto etmek için reddetti. Bu kararını ise törene kendi yerine gönderdiği bir Kızılderili açıkladı. "Bu toprakların sahibi değilsiniz" ABD'nin kurulmasından sonra, federal hükümetle bazı Kızılderili kabileleri arasında 100 yıldan fazla süren savaşlar yaşandı. Günümüzde, Kızılderili nüfusunun nerdeyse yüzde 90'ı Mississippi Nehrinin batısında yaşıyor. Bunun en önemli sebebi, 1830 yılında çıkarılan etnik temizlik yasası (Indian Removal Act). Bu yasa, Avrupalı göçmenlere ve yerleşimcilere yer açmak bahanesiyle, Mississippi nehrinin doğusunu Kızılderililerden arındırmayı amaçlıyordu. Atlantik sahili eyaletlerindeki yaklaşık 100 bin Kızılderili zor kullanılarak ülkenin orta kesimlerine sürüldü. 1823 yılında Amerikan Yüksek Mahkemesi, federal hükümetin yerlilere karşı politikasının ana saikini pervasızca ifşa eden ünlü içtihadını kabul etti. "Johnson v. M'Intosh" adlı dava, aynı toprağı biri Kızılderili kabilesinden, diğeri ise Amerikan hükümetinden satın almış iki çiftçinin hak mücadelesini içeriyordu. Temyizler sonucunda davanın önüne geldiği Yüksek Mahkeme, Kızılderililerin topraklarını yerleşimcilere satamayacaklarını, çünkü o toprakların hukuki sahibi değil sadece meskunu olduklarını ilan etti. Mahkeme kararının gerekçesinde, hükmünü, Avrupa'nın 300 yıllık "sömürge doktrini (discovery doctrine)"ne dayandırdığını açıkça kaydetti. Yani, "keşfettiğin toprak senindir". Daha sonra "merhamete gelen" ABD hükümeti 20 yıl kadar sonra, 1851 yılında "Indian Reservations" olarak anılan ve Kızılderililerin yönetimine bırakılan toprak parçaları oluşturdu. Bu "merhametli" karara uymakta direnip, yaşadıkları yerlerden, federal hükümetin kendilerine gösterdiği topraklara taşınmamakta direnen kabilelerle ise 20 yıl kadar süren "ikna" savaşları yaşandı. "Indian Reservation" denen bu alanlar, bugün eyaletlerden bağımsız konumda ve doğrudan federal hükümetin İçişleri Bakanlığı Kızılderili Dairesine bağlılar. Bu topraklarda, kimlik, ehliyet vermek, yerel vergileri toplamak ve benzeri tüm iç yetkiler, kabile yönetimlerine ait. Günümüzde ABD'de 350 Indian Reservation bölgesi var. 300 yıl önce kıtanın tamamının sahibi olan Kızılderililer, 9,5 milyon kilometrekarelik ABD toprağında bugün sadece 225 bin kilometrekare toprağa sahipler. Bu topraklar da vergilerden muaf oldukları için, 1980'li yıllardan itibaren kumarhane merkezleri olmaya başladı. Neden 'kızılderili' diyoruz? Hayatıma ilk kez bir Kızılderili ile, 2003 senesinde Long Island'ta tanıştım. Southampton'daki 'Indian Reservation'da tanıştığım yerli dostuma, ilk lafım heyecandan, "ben kovboy filmlerinde sizi tutuyordum" olunca gülmüştü. Sohbet biraz ilerleyince, Türkiye'de kendilerini nasıl adlandırdığımızı sordu? Ben gururla hemen o güne kadar çok sempati duyduğum kelimeyi söyledim; "Kızılderili". "Tam İnglizce karşılığı ne?" diye sorduğunda, isimlendirmedeki vehameti farkettim. Utanarak, "red skin" dedim. 18'nci yüzylın başlarına kadar kullanılan bu "red skin (kızıl deri)" ifadesi, günümüzde çok büyük aşağılama olarak kabul ediliyor ve ABD'de kullanana rastlamak mümkün değil. Bir teoriye göre, beyazlarla anlaşma törenlerine yüzlerini kırmızıya boyayarak geldikleri için bu şekilde anılmışlar ilk yerleşimcilerce. İngilizce Oxford sözlüğe göre ise, bazı kabilelerin derilerinin kırmızıya çalan rengi sebebiyle. Oysa bildiğin esmer adamlar bunlar. Ortalama Türk esmerliğindeki adamlara sarışın Avrupalılar "red skin" demiş de, bizim bu kelimeyi bu derece sahiplenmemiz niye ben onu çözemedim. Belki de, Avrupa'dan dilimize bulaşmış bu aşağılama ifadesinden kurtulmanın artık zamanı geldi de geçiyor. "Apaçi, Komançi kardeştir! Ayrım yapan kalleştir!" Aslında Amerikan yerlisinin, isimlendirme mağduriyetii bununla sınırlı değil. Dünyadaki birçok millet gibi, yerli kabilelerinin de kendilerine taktığı isimler, aslında kendi dillerinde, "ahali, milletimiz, halkımız" anlamına gelen kelimeler. Yine dünyadaki birçok milletin başına geldiği gibi kendilerinin anıldığı isimleri ise, düşmaları ya da komşuları tarafından kendilerine takılmış. Tıpkı, "Türk" kelimesini, Türkler için ilk kullananların, Türklerin kendisi değil, komşuları ve düşmanları olan Çinliler olması gibi. Kızılderili deyince çoğumuzun aklına ilk gelecek Kızılderili kabilesi Apaçilerin asıl adı "Dine kabilesi". Onlara Apaçi adını verenler, düşmanları Zuni kabilesi. Zuni dilinde Apaçi, "düşman" demek. "Dine" ise 'halkımız' demek. Dinelerin diğer kolu Navajo kabilesine ise bu ismi, düşmanları olan Pueblo kabilesi vermiş. Navajo, "hırsız, mülk işgalcisi" demek. Lakota kabilesini ise bugün "Sioux" ya da "Siyu" diye anıyoruz. Lakota, halkımız demek. Sioux ise, "yılan" demek ve Fransızlar onlara bu ismi verdi. Yine mesela bizim "Eskimo" dediğimiz kabile kendini "Inuit" olarak adlandırıyor. Inuit, halkımız demek. "Çiğ et yiyen" anlamındaki eskimo adını onlara veren ise, düşmanları Cree kabilesi. Tabi, son 300 yılda ortak büyük bir mağduriyetin kurbanları olunca kabileler arası bu düşmanlıkların nerdeyse tamamı tarih olmuş durumda. Artık, "Apaçi, Komançi kardeştir! Ayrım yapan kalleştir!" diye bağırıyorlar ama biraz geç kalmışlar gibi. Kolomb da Kızılderililer de haklı çıktı ama nasıl! İsim dedim de, bugün Amerika dediğimizde, birçok dünyalının aklına ilk gelecek isimlerin önemli bir miktarı da aslında Kızılderili bakiyesi. Çoğu eyaletin ve şehrin adı, çeşitli yerli dillerinden. Mesela, Chicago, Algonquin yerlilerinin dilinden geliyor, "sarımsak tarlası" demek. Connecticut, "yükselip çekilen nehir" demek. Kentucky, Iroquoi dilinde "yarının arazisi" demek. Texas, "arkadaşlar" anlamına gelirken, Iowa, yerli dilinde "yiğidin harman olduğu yer" anlamına geliyor. "Güney rüzgarlarının halkı" anlamındaki Kansas'tan, "Yüksek tepelerin orası" anlamındaki Massachusetts'e, "gök renkli su" anlamındaki Minnesota'dan, "sulak yer" anlamındaki Nebraska'ya, "suların berisindeki yer" anlamındaki Manhattan'dan, "dağların halkı" anlamındaki Utah'a ve daha birçok eyalet ve şehir adına kadar hep kıtanın asıl sahiplerinin dillerinden günümüze ulaşmış isimler. Yaşadığımız 500 yıl gösteriyor ki, Kolomb günlüğüne yazdığı hedef ve tespitlerinde haklı çıktı. Kızılderililer ise, Avrupalı yerleşimciler ve istilacılar için, 17'nci yüzyıl başından itibaren "wasichu" tabirini kullandı. Bazı kaynaklar, "beyaz adam" diye çeviriyor bu kelimeyi ama aslında yerel dilde, "açgözlü" demekmiş. Onlar da haklı çıktı... / Cemal DEMİR- Haber 7 / New York |
Tarih: 10:47, 2/12/2008 Kategori: Gundem |
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Hindiye neden "turkey" diyorlar?
Anglosaksonlar hindiye neden "turkey" diyor? Hintlilerin de "Peki siz neden hindi diyorsunuz?" merakını da dahil edersek aslında bu sorunun cevabı, Brezilya pembe dizilerine taş çıkartacak türden. Küreselleşmenin ilk gizli kahramanının isminin bu tarihi seyahatine geleceğim ancak nerden çıktı bu hindi şimdi durup dururken, önce onu hatırlatayım.
Bu hafta ABD'de ne ekonomik kriz, ne Obama ne de Angelina Joli, gündemin en popüler konusu her yıl bu zamanlarda olduğu gibi yine "turkey". Her yılın Kasım ayının son perşembe gününde Amerikalıların tek ortak kültürel bayramı olan "şükran günü (thanksgiving)" kutlanıyor. Yarın akşam, Hıristiyan, Yahudi, Müslüman, Hindu, her din ve inançtan; beyaz, siyah, hispanik, sarı her ırktan, her sosyal sınıftan Amerikalı, "Şükran Günü" sofrasında ailesi ya da dostlarıyla bir araya gelecek. Bu sofraların baş konuğu ise, turkey (hindi). Vejateryenler bile, "tofurky" adını verdikleri tofu hindilerle sofralarını donatacak. Dindarlar, geleneğin özüne uyarak, tanrıya o yıl verdikleri için şükür ve duayı ön plana çıkaracak. Dindar olmayanlarsa, aile üyelerinin yılda bir kez bile olsa bir araya geldiği sosyal barış günü olarak yaşayacak. Bu sofralarda, Amerikalı yaşlılar, "nerde o eski şükran günleri" diye iç geçirip, geleneğin artık bir tüketim ve kapitalizm bayramına dönüşmesinden yakınacak. İstatistiklere göre, Amerika'da üretilen toplam gıdanın yüzde 40'ı hiç yenmeden çöpe gidiyor. Tarihin en müsrif milletinin, yaşadığı ekonomik krizden ders alarak duanın yanında biraz da muhasebe yapması gerekiyor ama ne çare... Piyasa putları ise, Perşembe gece yarısından cuma öğle saatlerine kadar yaşanacak, "black friday (kara cuma)" ayinine hazırlanıyor. Birçok büyük perakende zincirinin özel indirimler uyguladığı o 12 saatlik zaman dilimi, ABD'de her yılın en fazla alışveriş yapılan saatleri. Milyonlarca kişi her yıl kara cumada ülkenin dört bir yanında gece yarısından itibaren, mağazaların kapısında sıraya girerek, indirimli malları tükenmeden alma mücadelesi veriyor. Akşam saatlerindeki 'şükür'den eser kalmıyor. Şükran Günü gece yarısından itibaren Amerikalı, 'cool' olmaktan çıkıp yeniden 'tüketici'ye dönüşüyor. Türkün "turkey" ile imtihanı Şükran Günü haftalarında, Amerika'da yaşayan Türklerin özel bir sorunu daha var; hafta boyunca etrafımızdaki Amerikalıların "turkey" şakaları. Hafta boyunca kendimizi, Türk takımları ile maç öncesi hep aynı manşetleri atan ucuz İngiliz gazetelerini okuyormuşusuz hissine kapılmamıza sebep olsa da, bu "turkey - Turkey" benzerliği tesadüf değil. Bir kaç zeka seviyesi düşük espriye konu oluyor diye de bu adlandırma karşısında alınganlık gösterilmesine gerek yok. Aksine, ne hindinin kendisinde ne de oldukça önemli bir tanıtım fırsatı da sunan adlandırmasında bizi utandıracak hiçbir tarihsel neden yok. Amerikalılar için "turkey" oldukça sembolik bir hayvan. Öyle ki, Benjamin Franklin ülkenin ulusal sembolünün "turkey" olmasını istiyordu ancak, kel kartal mücadeleyi kazanarak ABD'nin sembolu oldu. Biz "turkey" yerine bu hayvana "hindi" diyoruz. Yalnız değiliz, başta Almanya, Fransa ve İtalya olmak üzere birçok ülke de bizim gibi, "hindistan'dan gelen" anlamına gelen isimler kullanıyor bu kümes hayvanı için. Tuhaf olanı, bu kuşun Hindistan'la bir alakası yok. Ana vatanı Hindistan değil. Peki bu kadar insanın Hindistan dediği yer neresi? Bizi yanıltan kim? Kristof Kolomb. Evet, bay Columbus, 1492 yılında Karayip denizindeki adalara ilk defa ulaştığında yola çıkış hedefine yani Hindistan'a ulaştığını sanıyordu. Hayatı boyunca bunun yeni bir kıta olduğunu anlamadı. Bu yeni kıtada karşılaştığı yerlilere ise, Hintli anlamında "Indian" dedi. Bizim Kızılderili dediğimiz insanlara Anglosaksonların bugün bile "Indian" demesinin sebebi bu. Karayip ve Orta Amerika yerlilerinin, o güne kadar 'eski dünya'da bilinmeyen bazı özel gıda ve beslenme kaynakları, Columbus ve arkadaşlarının hemen dikkatini çekti. Mısır, patates, tütün ilk dikkati çeken ürünler oldu. Azteklerin "huexoloti" ya da bugün bile Meksikalıların "guajolote" dediği yürüyen kuşlar, yerlilerin en önemli et kaynağı durumundaydı. Evet, bu bizim hindi dediğimiz muhteremden başkası değildi. İşte bu ürünlerden örnekleri gemisine dolduran Kolomb, İspanya'nın yolunu tuttu. İspanya, bu önemli kaynağı başta düşmanları İngilizler olmak üzere, Berberi Araplar ve diğer düşmanlar bilmesin diye olağanüstü gizlilik içinde çoğaltmaya başladı. Ancak, kısa yoldan zengin olma hırsıyla dolu İspanyol ve Portekiz gemiciler çoktan, gemilere doldurdukları bu ürünleri, o dönemde Amerika yolunun bekçileri olan İspanyol donanmasından kaçırabilecekleri tek noktaya, Kuzey Afrika'ya sızdırmayı başardılar. Bu yepyeni gıdalar, East Carolina Universitesi tarih profesörü Larry Tise'a göre tahminen ilk olarak 1520'li yıllarda , kuzey Afrika'dan doğal olarak Mısır üzerinden Anadolu'ya, yani o dönemin en zengini olan Osmanlılara ulaştı. Bazı hindilerin kuzey Afrika yolculuğu sırasında Arabistan'a Etiyopya üzerinden satılması belki de Arapların, hindiyi "Dik Habeş (Habeş horozu)" olarak adlandırmalarının sebebi. Anavatanı Amerika olan bir tahıla bizim neden "mısır" dediğimiz üzerine akıl yürütmek için de artık daha fazla sebebimiz var. "Father Orsini" olarak bilinen ünlü İtalyan aşçı Giuseppe Orsini, "İtalyan Mutfağının Sırları" kitabında mısırı, "grano Turco (Türk tahılı)" diye anıyor ki, mısırın bizden sonraki güzergahının devamı konusunda bir başka ilginç veri. Profesör Larry Tise, "16'ncı yüzyılda dünyanın en usta tarımcıları" olarak bahsettiği Anadolu ahalisinin, hindiyi, kendisine benzer çulluk ve Gine tavuğu ya da Afrika tavuğu olarak adlandırılan benzeri hayvanları yüzyıllardır yetiştirmeleri sebebiyle yadırgamadığını belirtiyor. Maharetli Anadolu çiftçisi, 20 yıl içinde Amerika göçmeni hindi, mısır ve tütünü yetiştirmede de eski dünyanın bir numarası haline geldi. Avrupa'daki "Turkish tobacco (Türk tütünü)" tutkusunun da başladığı yıllar olmasını "keyif verici" bir detay olarak buraya ekliyeyim. Kayıtlara göre 1540'lar ilk hindilerin, tütünün ve mısırın Anadolu'dan İngiltere'ye geldiği yıllar. İlk yıllar asillerin zenginlerin sofralarını süsleyen bu yiyecekler, 20 yıl kadar süre içinde sayıca tavuğu bile geçince sıradan halkın mutfağına da girdi. Mısır, uzunca bir süre "Turkish maize" olarak anıldı İngiltere'de. "Tobacco (tütün)" hala kalite vurgusu olarak "Türk tütünü" ünvanını koruyor. Amerika'daki vatanından "huexoloti" olarak ayrılan, gemicilerin Columbus'un 'India'sına atıfla hindi dediği bu hayvan, İngilizce'de o gün bugündür, İngiltere'ye geldiği yere atfen "turkey" diye anılıyor. Shakespear İngilizcesine ilk kez 1598 yılında yayınlanan Kral 4'ncü Henry kitabında "Turkeys in my pannier (küfemde hindiler)" cümlesiyle girdi. Bu sebeple de, Bernard Lewis adlı oryantalist tarihçinin, 17'nci yüzyılda Avrupalıların, Osmanlı sultanlarının giydiği renkli başlıkları hindi başına benzettikleri için hindiye "turkey" demeye başladığı iddiasını kendisi gibi ciddiye almamak gerek. "Turkey" adının, konuşma dilinden çıkarak resmileşmesine ise Amerika'ya ayak basan ilk İngiliz bilimadamı Thomas Harriot sebep oldu. 1586 yılında North Carolina'daki Roanoke adasında, yeni dünyanın bitki örtüsü ve hayvan türlerinin kataloğunu yapan Harriot, 'huexoloti'lerin kuzeni olan yaban hindilerini görür görmez, "Turkie cockes and Turkie hennes (dişi ve erkek Turkie)" olarak kaydetti. Gördüğü her şeyin Kızılderili dilindeki karşılığını da yazmasına rağmen bir tek 'turkey'de buna hiç gerek duymaması, bunların "turkey" olmalarından hiçbir şüphe duymamasına bağlanıyor. Harriot'un kayıtlarında gerçekte Amerika yerlisi olan mısıra (corn) da ilginç bir not var. 'Corn'un Kızılderili dilindeki karşılığı olarak 'pagatowr' yazan Harriot, bu kelimenin yanına, "Turkie wheat (Türk tahılı). Geldiği ülkeden dolayı İngilizler böyle adlandırıyor" şeklinde bir açıklama şerhi eklemiş. Minnesota Üniversitesi öğretim üyesi tarihçi Giancarlo Casale'nin tezi bu noktada, yukarıda bir kısmını aktardığım Larry Tise'ın tezinden biraz daha farklı. Casale, kısaca çulluk ya da Afrika tavuğu'nu ilk kez Türklerde gören İngilizlerin bunları "Turkey bird" olarak adlandırdıklarını, Kuzey Amerika'ya geldiklerinde ise, çulluğa benzeyen hindiyi görerek, "Turkey bird (Türk kuşu)" dediklerini, bunun da zamanla kısalarak "turkey" olduğunu savunuyor. Bu tez, Türklerin(dolayısıyla Türklerden öğrenen Avrupalıların) bu kuşa neden "hindi" dediğini izah edemezken, hindinin yol arkadaşları mısır ve tütünü de unutuyor. Virginia ve Massachusetts'e yerleşen ilk İngilizler, burada yaban hindilerini tarım alanlarının düşmanı olarak buldular. Gerçekten de bu yaban hindileri orta Amerika'nın huexoloti'lerinden farklı olarak, ekinleri yiyordu. Yeni kıtada yaşayan yerleşimciler gördükleri yerde bu hayvanları öldürmeye başladılar. Hem etleri de bildikleri "turkey" gibi lezzetli değildi. İşte hindinin tarihsel ve coğrafi döngüsü burada tamama erdi. Kayıtlara göre 1614 yılında Virginia'ya, 1629 yılında da Massachusetts'e İngiltere'den ilk Türk hindileri getirildi. Çok geçmeden bu evcil hindilerin bir özelliği daha keşfedildi. Tütün yetiştiriciliğine başlayan güney kolonileri "Türkiye hindilerinin", yaban hindilerinden farklı olarak tütün tarlalarına hiçbir zarar vermediklerini gördüler. Bazı tarihçilere göre, hindilere tütünden uzak durma alışkanlığını Türk çiftçiler kazandırdı. Bu özellikleri, bu hayvanları Amerika'daki ilk yerleşimcilerin en iyi dostu ve en önemli besin kaynağı yaptı. Sözün burasında, Larry Tise'ın, yarın yine bir kızarmış hindinin başına oturup şükran günü kutalayacak Amerikalılara tavsiyesini de ekleyeyim: "Yemek üzere etrafına toplandığınız 'turkey'nin Türkiye'den geldiğini hatırlamalıyız. Coğrafyamıza, İslami kültür ve ticaretle yüzyıllarca bağları olan Avrupalılarca taşındı. Bu seyahat, gezegeni aslında çok uzun zamandır hep beraber paylaştığımızı hatırlamamız için bir sebep. Öyleyse farklı dillerde Yehova, Allah ya da God desek de inandığımız aynı tanrıya bunun için şükredelim." Hindinin anavatanı orta Amerika'dan, Anadolu'ya, ordan Avrupa'ya ve Kuzey Amerika'ya sıradışı yolculuğu böyle. Nasreddin Hoca, boşuna hindiyi papağana yeğlerken, "o konuşuyorsa bu da düşünür!" dememiş galiba. Böylesi bir macera karşısında kabarıp kabarıp düşünmeyeceksin de ne yapacaksın..? *** NOT: Bu Şükran Günü hikayesinin diğer kahramanı da Kızılderililer. Yüzyılın başında ABD'de 30 bin hindi kalmıştı. Bugün sayıları 7 milyon civarında. Kızılderililer hindiler kadar şanslı değildi. Onları kim yedi, onu da sonraki mektupta aktarayım. Cemal Demir - Haber 7 |
Tarih: 10:50, 26/11/2008 Kategori: Gundem |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Mustafa
85 yıl sonra Mustafa'yı çektik, onu da eksik çektik! Tüm programlarımı erteledim, 29 Ekim’de değilse de, 30 Ekim’de “Mustafa” adlı Belgesel/Film’i sinema ortamında izlemeye gittim. Evet, son seanstı, hafta içiydi ve salon neredeyse doluydu. Bu ilgiyi sanırım gün boyunca süren “Atatürk’ün Mustafa Hali”ne ilişkin çeşitli eleştirilere borçluydu… Zira birçok izleyicinin “Evet evet gerçekten şurası eksik olmuş” sözleri, “Mustafa” hakkında çıkan haberlerin okunduğunu gösteriyordu… Evet, bende hepsini okudum… Ama hiçbir önyargıyla oturmadım koltuğa… Her şeyden arınarak, ama tarihi bilgilerimi, araştırmalarımı yanı başıma koyarak izledim belgesel’i… (Yoksa slayt mı demeliydim?) Ve şimdi taze taze izlenimlerimi sizinle paylaşıyorum… *** Öncelikle açıkça şunu ifade etmeliyim… İyi şeyleri başta söylemeliyim… Müthiş emek verilmiş bir proje… Herkesin eline sağlık… Gün boyu projenin web sitesini inceledim, arka planı oldukça güçlü ve iddialı bir çalışma ekibi kurulmuş, işin başında da deneyimli bir isim var… Ortaya konulan eserin emek bölümünde gerçekten kimsenin diyeceği olacağını sanmıyorum. Şimdiye kadar ne devlet kurumlarının, ne de özel teşebbüsün böyle bir emekle proje hazırladığını görmedik… Ancak özellikle Mustafa Kemal Paşa’nın yaşamı konusundaki çalışmalarımdan dolayı; bilgi, belge ve kaynakların arasında geçirdiğim günler ve ortaya koyduğum eserler bazı bilgilerin doğru kullanılmadığını söylememi istiyor… Evet, maalesef ilk eksiklik konuların birbiriyle bağlantısında göze çarpıyor. Tarihi sıralamaları ve Mustafa Kemal Paşa’nın yaşam kronolojisini bilen bir izleyici hemen o maddi hataları görüyor… Mesela, Latife Hanım’dan ayrıldığını anlatıyor, bu bilgiden hemen sonra diyor ki Paşa 29 Ekim’de Cumhuriyet’i ilan etti… Ve Meclis’te az konuştu, çünkü dişlerini yeni yaptırmıştı…” Çok ciddi bir tarihi hata… Bir defa çok açıktır ki 29 Ekim 1923, yani Cumhuriyet’in ilan edildiği gün, Latife Hanım ve Mustafa Kemal Paşa evlidir ve evliliklerinin henüz ilk yılıdır… Hatta 29 Ocak 1923’te evlendikleri düşünülürse henüz evliliklerinin üzerinden yıl bile geçmemiştir. Ve tabi ki o tarihi konuşma… O konuşma kısa süren bir konuşma değildir, uzun bir konuşmadır. Ve bu konuşmaya Mustafa Kemal Paşa haftalarca hazırlık yapmış, çoğu bölümün yazılmasında Latife Hanım’ın da katkısı olmuştur… Dahası vardır, o konuşmayı Latife Hanım’da Paşa’nın ağzından, Meclis kürsüsünden dinlemek istemiş ve aynı gün Meclis’e Bursalı Servet Efendi’nin davetiyle gelmiştir… *** Bu ciddi bir maddi hatadır, ama ne yazık ki buna benzer çok yerde eksiklik ve maddi hata dikkatimi çekti… Bilgi eksiklikleri de çok fazlaydı… Tabi ki Mustafa Kemal Paşa’nın yaşam öyküsünü 120 dakikaya sığdırmak kolay değildir, ama onun hayatını anlatırken Erzurum Kongresini, Sivas Kongresini, Amasya Tamimini es geçmek olur mu? Ne yazık ki En önemli noktalar unutulmuştur… Belgesel’in kronolojik sürecinde Erzurum ve Amasya kongreleri yok… Ama unutulan sadece bunlar değil… Vahdettin’le görüşmesi verilmiş, ama Vahdetinle beraber yaptığı Almanya seyahati es geçilmiş… Oysa Paşa’yla ilk tanışma ve beraberlik o seyahatte olmuş ve Paşa, Veliaht Padişah’ın yaveri sıfatıyla o gezide bulunmuştur, yolda özel görüşme yapmışlardır… Evet, evliliği verilmek istenmiş, ama Vahdettin’in Kızı Sabiha Sultan’la evlilik düşüncesi yok sayılmıştır… Saraylı olma çabası es geçilmiştir. İstanbul’a gelişi güzel anlatılmıştır, ancak İstanbul’a geldiğinde hafta sonları Fikriye Hanım’ın evinde kaldığı es geçilmiştir… Evet, Ailesi anlatılmıştır, ama ne babası Ali Rıza’dan, ne kız kardeşi Makbule’den dahası küçük yaşta kaybettiği kardeşleri; Ömer, Fatma ve Naciye’den bahsedilmiştir… Sadece abisi Ahmet’i kurtların yediği sahne, animasyonla anlatılmıştır… İnsani yanını anlatmak üzere yola çıktığını söylüyor sayın Dündar, gerçektende özel kareler bulunmuş, özel defteri okunmuş, ağladığı, parasız kaldığı ortaya çıkartılmış, takdire şayan. İnanın beni en çok heyecanlandıran sözdü bu, belgesel’i izlemeden önce. Ancak Belgesel’de Paşa’nın “gece karanlıkta uyuyamadığı” anlatılarak, insani yanı bu gibi küçük detaylarda kalmış. Hani çocuklara olan düşkünlüğü, hani annesiyle Kurtuluş savaşı dönüşü Köşk’te herkesi duygu seline boğan kucaklaşması, hani halkın arasına karışıp, kendisiyle ilgili ne düşündüklerini köylüyle, kasabalıyla konuşması, hani bir çiftçiyi konuşturup, akşamda Dolmabahçe’de Başbakan’ın, Bakanların bulunduğu sofraya çağırarak, “bana söylediklerini şimdi yine söyler misin” demesi… Hani Paşa’nın yurt gezileri, Doğu seyahati, Batı Seyahati, Karadeniz gezisi hepsi unutulmuş… O geziler Anadolu halkıyla Paşa’nın bütünleşmenin ilk adımlarıdır ve gerçek Mustafa Kemal Paşa o halkın arasında ortaya çıkmaktadır. Ne Bursa gezisi anlatılmış Fikriye ile… Ne Yalova günleri… Ne Enver paşa’nın onu İstanbul dışında tutma çabası aktarılmış, ne de onun İttihat ve Terakki toplantıları… Kurtuluş savaşını tamamlayıp, Reisicumhur seçilmiş, sonra her şeyi İsmet’e emanet edip Orman Çiftliğinde kulübeye sığınmış bir kahraman portresi… *** Ve gelelim onun asıl insani yanına… Mesela Annesi ile ilişkisi biraz duygusal boyut verilerek anlatılmak istenmiş, lakin eksikler var. Evet, annesine ikinci evliliği için kızmıştır, ancak Askeri okula annesinden gizli yazılmamıştır. Bilakis üvey babasının oğlu Süreyya bey’e özenmiş ve Süreyya beyin yardımıyla Askeri okula yazılmıştır… Can’ın anlattığı gibi Hilafeti kaldırmasının nedeni küçükken tokat yediği Kaymak Hafız Efendi’den intikam almak istemesi değildir. Bu çok sığ bir yorumdur ve ideolojiktir… Zaten dikkatli baktığınızda özellikle ikinci bölüm, yani sinemada ara verilen bölümden sonraki bölüm oldukça ideolojik içeriklerle doldurulmuştur. Din ile ilgili sözleri, tavırları yerinde ve zamanında nedenleriyle anlatılmamıştır. Böylece gerçekten dindar kitlenin tepkisini çekecek noktalar öne çıkartılmıştır. Yani, Meclis’in Cuma günü açılmasını hakkında verilen idam fermanını yok saydırmak için yaptığı ima edilmiş, Bursa’da verdiği hutbe (vaaz) görmezden gelinmiştir. Sayın Dündar elbette belgelere dayalı yapmıştır bu çalışmayı ama, anlattığı kişinin durduğu yeri bazen unutmuştur. Ayrıca bu bölümde Paşa’nın Meclis konuşmasında CHP’ye yaptığı atıf, “CHP’nin parti programının kendisinin devlet anlayışı olduğu” sözleri açıkça bir parti propagandası gibi algılanabilir. Ama görünen o ki, bu propaganda hali bile bugünkü CHP Genel Başkan’ı Deniz Baykal’ı tatmin etmemiş olacak ki, Mustafa’yı beğenmemiş… Oysa bence müthiş bir reklam fırsatı yakalamıştır… *** Ve Evliliği… Belgesel/Film veya slayt, ne derseniz deyin… Sinema salonlarında gösterilecek, yurt dışında afişe edilecek içerik ve metin kalitesinde görünmüyor. Paşa’nın “İnsani yanı” diye ortaya çıkılmasına rağmen, Paşa’nın hayattayken meydanlara yaptırdığı heykeller, etrafındaki dostlarını idamla yargılaması ve yalnızlaşması, başka ifadeyle diktatörleşmesi anlatılıyor… Can Dündar, filmin kamera arkasında şunu söylüyor, “Herkes’in bir Mustafa’sı vardı, bu da benim Mustafa’m diyor…” Demek ki Can’ın kafasındaki Mustafa, dostlarını idamla yargılayan, 50 yaşında uzlet hayatı yaşayan bir diktatör… Bir de Belgesel’de evliliği anlatılıyor tabi… Fikriye’ye az da olsa değiniliyor… Latife’yi gösteriyor… Ama her ikisinde de maddi hatalar ve eksikler var… Bağlantılar kopuk, izleyici zihninde bazı bağlantıları kuramıyor… Mesela Fikriye, neredeyse Latife’yle evlenmeden az önceye bahsediliyor…Oysa Fikriye ile tanışmaları Annesi’nin ikinci evliliğinden hemen sonradır. Ve az öncede belirttiğim gibi Mustafa Kemal’in İstanbul’daki Harbiye yıllarında kaldığı ev Fikriyeler’in evidir… Yani Fikriye birden ortaya çıkan bir hanım değildir… Yine anlatıyor, “Latife ile evlenecekti ama Fikriye ne olacaktı?”… Oysa izleyiciye Fikriye’nin kim olduğuna dair bir ön bilgi verilmiyor… Sonra da kadının hasta olduğunu bile söyleyerek, paşa’nın onu tedavi için Almanya’ya gönderdiği anlatılıyor… Ama Fikriye ile ilgili maddi hatalar bununla sınırlı değil… Almanya’dan hemen sonra Latife ile evlilikleri anlatılıyor… Nerde evlendi? Nasıl evlendi? Düğün hediyesi neydi? Bu bilgiler verilmiyor… Evlendikten on beş gün sonra Fikriye Hanım’ın Almanya’dan Ankara’ya döndüğü söyleniyor… Oysa bu kesinlikle mümkün değil. Zira Fikriye Hanım, Paşa’nın evlendiğini Almanya’da çok sonra öğreniyor ve İstanbul’a geldiğinde aylardan Mart’tır… Yani evlilikten tam iki ay sonra. Peki ya Ankara’ya ne zaman geliyor? O da tamı tamına 1,5 sene sonra. Çünkü Paşa, Fikriye’nin Ankara’ya gelemsine mani oluyor… Yahu Can Dündar’ın başında odluğu bir çalışmada nasıl olurda bu hatalar olur? Ama olmuş… Beni asıl hayal kırıklığına uğratansa gerçektende filmin sonu oldu… Bu film böyle bitirilmemeliydi Can… Bu Filmin bitiş yeri İstanbul ve Ankara’da cenazesinin nakli ve bugünkü Anıtkabir görüntüleriyle olmalıydı… *** Son cümlemiz… Halit Refiğ'in 12 Eylül döneminde yakılan bir filmi vardı. Senaryo bir kaç kere okunmuş ve çekimdeki konuşmalarla karşılaştırılmıştı. Aynen her şey var olmasına rağmen görüntülerin anlattıkları çok kötü olduğu fark edilmiş. Küçük kesmelerle bütünlüğü bozulduğu için tamamı imha edilmek zorunda kalınmıştı. Şimdi Askeri Tarih Araştırmaları merkezi’nin ve birçok resmi kurumun arşivlerini açarak destek verdiği bu Belgesel/Film ne olacak? Tabi ki izleyeceğiz, tartışacağız, en doğrusunu yapacağız… Eksiğiyle, fazlasıyla ortada bir eser var… Yarın daha iyilerini yapmak için yeni bir fırsat sunacaktır… Umarım yeni belgesel, Karga kovalayarak başlatılmaz… Bunca yaptığım eleştiri yinede yapılan çalışmayı gölgelemesin, duydum ki bazı çevreler mail zinciri yoluyla “Filmi çocuklarınıza izlettirmeyin” diyormuş. Buna gerek var mı? Bu, Can Dündar’ın Mustafa’sı… Eleştirenlerde kendi Mustafa’sı için bu kadar emek versin, onları da izleyelim… /FATİH BAYHAN |
Tarih: 16:09, 19/11/2008 Kategori: Gundem |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Her Yasak Bir Hakimiyetin Sembolü

Yasak, ardında bir müeyyide sahibi varsa işler. Yerli oligarşi halka yasak koymaya cüret ediyorsa bilmeli ki, bu yasağın asıl faili dışarıdadır. Yasak koyanın yaptırım gücüne göre yasaklara uyulur; aksi halde yasak, bir temenni olarak ortada kalır. Müeyyide ise dönüp dolaşıp silaha, teşkilatlı güvenlik gücüne yaslanır. Hiçbir yerli oligark, dışarıdan destek almadan halkın hakkından gelemez.
Evdeki yasakları ebeveyn, daha da çok baba koyar. Babanın yasağı uygulamak için müeyyide gücü vardır. Bu güç, ailenin geçimini sağlama sorumluluğuna dayanarak meşruiyet kazanır.
Yaratan, yaşatan, yeryüzünün bin bir türlü nimetini yarattıklarına tahsis eden Allah da “yasak”lar koymuştur. Bu yasakların ihlali için uygulanacak cezalar, asıl olarak ahirete bırakılmakla birlikte, bu dünyaya ait, sosyal düzenin korunmasına katkı sağlayıcı müeyyideler de bulunmaktadır.
Her biri bir müeyyideye dayandırılmış yasaklar, ancak güç sahiplerince konulur. Bunlara uyulur veya uyulmaz; çoğu zaman yasağın ardındaki güç ortadan kaybolduğunda yasaklar da kâğıt üstünde kalır. Görülüyor ki “yasağın” teolojik, psikolojik, sosyolojik ve felsefi boyutları üzerinde uzadıya durulabilir. Ama biz burada “yasak”ların daha öznel bir boyutuna işaret etmek istiyoruz.
Kim tarafından konulursa konulsun, her yasak bir hâkimiyetin sembolüdür. Yasak koyanlar, yasak kapsamındaki insanlar üzerindeki mutlak saltanatlarını, efendiliklerini göstermek isterler. Hatta çoğu zaman bir yasak, münhasıran ardındaki gücün hâkimiyetinin ispat edilmesi, tescillenmesi amacıyla da konulmuş olabilir. Bu bağlamda, yasağın ne olduğu, nasıl ve ne süreyle uygulanacağı bile önem arz etmeyebilir. Yasak Koyucu, yasağın muhataplarına, onların gündelik hayatlarının sınırlarını ve biçimlerini düzenleme gücüne sahip olduğunu göstermek, unutulduysa bunu hatırlatmak ister.
Bu durum, teorideki devlet-vatandaş ilişkisinin efendi-köle esasına dayalı bir rejime dönüşmesi anlamına gelir. Sadece efendiler, herhangi bir hukuki çerçeve bulunmaksızın kölelerinin tüm hayatları üzerinde tasarruf hakkına sahip olabilirler. Efendiler, kölelerinin gecesine-gündüzüne, yemesine-içmesine, giyimine-kuşamına mutlak anlamda hâkimdirler. Efendiler, köleleri adına da düşünür, onların kararlarını verirler. Bir kölenin öldükten sonra çocuklarına bırakabileceği yegâne miras, köleliktir. Kölenin çocuğu, köle doğar.
Günümüz dünyasındaki Oligarşik-Totaliter siyasi yapılar, geçmişin efendi-köle sistemlerinin modern devletlere nüfuz ederek varlıklarını sürdürdükleri mekanizmalardan ibarettir. Bu rejimlerde, vergi veren, askere giden vatandaşlar, bu görevlerini köleler olarak ifa ederler, devletten bu hizmetlerin karşılığında hizmet bekleme hakları bulunamaz. Efendi Devlet, köle vatandaşının hem geçimini sağlamaz, ona başını sokacağı bir yuva bağışlamaz, hem de ondan mutlak itaat ister. İşte modern “Efendi Devletin” geçmişin Efendisinden ayrıldığı temel özelikler tam burada ortaya çıkar. Geçmişin Efendisi, kölenin yatacağı yeri ve yiyecek-içeceğini, güvenliğini garanti ederdi. Günümüz Efendi Devleti ise, asla bu garantileri vermeden, kölelerinden kölelik gereği verilecek tüm hizmetleri eksiksiz bekliyor.
Günümüz efendilerinin, kullarına-kölelerine koydukları yasaklar, birer hükümranlık bayrağıdır aynı zamanda. Çünkü “yasak”, yalnızca hükümranların hakkıdır. Efendiler, bu genel geçer kurala yaslanarak, kölelerine güç gösterisinde bulunur, her adım başı kendilerini hatırlatırlar. Konulan yasakların bir mantalitesinin, rasyonel bir sebebinin, hukuki gerekçesinin ya da karşılığının bulunması gerekmez.
Elbette ki yasak, bir ülkedeki yerli oligarkların, hâkimiyetlerini kanıtlamakta kullandıkları bir araçtan ibaret değildir. Hiçbir yasak, sadece içerdeki güç merkezlerinin iradesine dayanılarak konulup devam ettirilemez. Yasak, bir büyük ülkenin sömürge statüsünde tuttuğu ülkeler üzerindeki hükümranlığının ispatı amacına da hizmet ediyor olabilir.
Doğuda veya Batıda olsun, tarih sahnesinde yer almış saltanatlar, krallıklar, eğer bir başka devletin kuklaları değillerse iktidarlarını daha uzun ömürlü kılmak için tebaaya iyi davranma zorunluluğu duymuşlarıdır. En şiddetli mutlakıyet rejimi bile halkın gönlünü hoş tutmak ister ve onların çoğunluğunu taciz etmeyi göze almaz.
Tebaasını mahkûm, kendini de gardiyan olarak gören hiçbir saltanat, kalıcı olmamıştır. Her saltanat, dinden, gelenekten, törelerden kaynaklanan bir meşruiyete dayanma çabası içinde olur. Meşruiyetini, kendi halkından ve tarihinden alan saltanatlar ise tebaaya toplu cezalar, yasaklar koymak gibi akılsızlıklar yapmazlar.
Var oluşunu büyük güçlerin garantilerine sigorta ettiren sureta bağımsız devletlerde ise “yasak” koyma ve kaldırma iradesi bu büyük güçlere aittir. Yasaklar, bu ülkelerde, yerli oligarklar kadar bağımlı bulunulan büyük güçlerin hükümranlıklarının da sembolü olurlar.
Toplumun emperyalizme karşı duyarlı kesimleri, nüfusları ne olursa olsun dışarıdan dayatılan yasaklara muhatap kılınarak “boyun eğme”ye alıştırılmak istenir. “Hür” vatandaşlar olarak yaşamak isteyenlere “kölelik” öğretilir, bu yasaklarla.
Yasaklar, “toplumun ilerlemesine, gelişmesine karşı çıkan cahil yığınları terbiye etmek” gibi içerden bir meşruiyete dayandırılmağa çalışılsa da asıl sebebin, dışarıda abluka kurmuş büyük gücün, bunu içeriye taşımak istemesi olduğu çok geçmeden anlaşılır.
Halk çoğunluğunun huzuru, refahı, hak ve hürriyeti, büyük güçlere entegre olmuş yerli oligarşinin asla umurunda değildir. “Cahil çoğunluk”, doğruyu yanlıştan ayıramaz. Ülkenin ve insanlarının yararının nerede olduğu, sadece oligarşinin bilgisindedir.
Oysa dünyanın efendilerinin yerli oligarklar vasıtasıyla uygulamaya koyduğu her yasak, aslında tebaanın köleliğe direnen kesimlerinin uysallaştırılması, evcilleştirilmesi, direniş ruhu ve hissiyatının törpülenmesinden başka bir amaca hizmet etmez. Bu satırları okuyan her okuyucunun aklına tarihten pek çok örnek gelivermiş olabilir. Birlikte hatırlayalım.
Sultan II. Mahmut ve Rus Çarı Deli Petro’nun kılık kıyafet yasakları, her iki ülkede de toplumsal dokuyu, savunma reflekslerini törpülemiş ve bu ülkeleri iç ablukalara açık hale getirmiştir.
Hiç kimse “Türkçe Ezan” dayatması ve bu çerçevede konulan yasakların, Müslüman ahalinin “ihtiyaç”larından kaynaklandığını savunamaz. Peki, halkın ihtiyaçları ve menfaatleri ile örtüşmeyen hangi yasak halka hoş görünmeye mecbur bulunan yerli yöneticilerin tasarısı olabilir? Açıktır ki bu yasaklar, yerli oligarşinin ve arkasındaki gücün hâkimiyetinin ispatıyla yakından ilgilidir.
Sadece Nazım Hikmet, Necip Fazıl, Bediüzzaman Said Nursi ve Nihal Atsız isimleri bile bu yolda zihnimizde sayısız çağrışım yaptırmaya kâfidir. Türkiye, hangi uluslararası güce yakın durmuşsa, ülkede onun muhaliflerini ezmek gibi yüz kızartıcı suçları çok işlemiştir. “Yasaklar Tarihimiz”e bir de bu açıdan bakan herkes, sayısız malzeme bulmakta hiç zorlanmaz.
Bir ülkenin büyük çoğunluğuna rağmen konulan yasaklar için dışarıdan fail ve gerekçe aramak, olayı kavramanın vazgeçilmez yöntemidir. Dışarıdan güç ve destek almayan yerel oligarşi, halkının tümünü karşısına alma anlamına gelen yasaklar koyamaz.
http://www.8sutun.com/node/58060
BİR
YORUM
Yazan: cogito
Yasak;eninde sonunda güç ve unu elinde bulunduranların çizdiği sınırdır. Toplumların tarihsel süreçlerinde; meşruiyetini bir yerlere dayandırarak gücü ele geçirenler, yasaklarını sıralamışlar ve hükmettiklerine bunun ötesi yok demişlerdir. Yani yasak kardeşim.
Güçlerini sayı çokluğundan, araziye, mala sahip olmalarından, kan bağından vb. aldıkları gibi ilahi boyutlara yükselterek de almışlardır. Kısaca üretim araçlarını kontrol eden, suyun başını tutan, ya da onların iradesiyle iş yapan (vasallık) tarihimizde sık rastlandığı şekliyle adına hutbe okutup, sikke basan bundan geru... diyerek başlamıştır yasak koymaya.
Zamanla gelişen süreçlerde, her devirde gücü elde etme yöntemleri devreye sokulmuştur. Adı, kapsamı uygulaması özgün gibi görünse de az çok biri birine benzerler. Günümüzdeki demokrasi tipik köşeleri yontulmuş bir pülotokrasidir.
Kim Ford’suz, Morgan’sız, Rockfeller'siz ABD düşünebilir. Bütün bunları tamamen tek düze gelişmelerdir diye algılamak, tarih bilmemektir ne yazık ki. Oysa ne boğuşmalar, ne katliamlar, ne boğazlaşmalar olmuştur insanlık tarihinde.
Bizatihi içerdeki gelişmelerin yanında, dışardan baskılanan(çok yönlü)olayların ikicisi çok daha fazla yer tutar tarihte. Hele günümüzde yaslan bir abiye (olgarka) en iyi vassalın kendin olduğuna inandır gerisi gelir. Seçim, demokrasi sadece lügattır. İşlevsel bir yanı oluşturulmamıştır zaten. Belli bir kesiti hariç, son ikiyüzelli yıllık tarihimiz hazinedir bu konuda.
Yazıda zikredilen isimler, gerçek anlamda bir yasağa mı uğradılar; yoksa bu sadece görüntüde mi böyle sunuluyor ayrı hikâye. Ama bu konulara örnek olamayacakları kesin.
Adı geçen beyler yeni düşüncemi ürettiler yoksa birilerinin nakliye aracı işlevini mi yüklendiler bu tartışılır. Yasaklara ve gadre uğrayanlar mı, hep yoksul, naçar kalabalık halk olmuştur. Tarih ortada.
Ülkemizin acınacak durumda.
|
Tarih: 18:46, 12/6/2008 Kategori: Gundem |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Bitki bile afet habercisi
"Marmara ve Kobe depremleri öncesindeki sıra dışı olaylar büyük benzerlik gösteriyor."
Hacettepe Üniversitesi Fizik Mühendisliği Bölümü öğretim üyelerinden Yrd. Doç. Dr. Ülkü Ulusoy, depremi önceden bilmenin olanaksız olmadığını savundu. Dr. Ulusoy Marmara depremi sonrası yaptığı çalışmada deprem öncesi insanlar, hayvanlar, bitkiler, elektrikli cihazlar ve gökyüzünde yaşanan olağandışı olayları tespit etti. Depremi yaşayan 412 kişiye ulaşılarak yapılan araştırmanın ilginç yanı, Japonya'da Kobe depremi sonrası yapılan çalışmayla benzer sonuçlar taşıması.
Atom ve molekül fiziği, elektron spin rezonans spektroskopi yöntemiyle jeolojik fayların tarihlenmesi üzerine araştırmalar yapan Ulusoy, geçen yıl Japonya Osaka Üniversitesi Yer ve Uzay Bilimleri Bölümü'nde Kuzey Anadolu fayının Japon faylarıyla karşılaştırılması araştırmasını yaptı.
Marmara depremi öncesi derlenen 773 sıra dışı olay, Kobe depremi öncesindeki 1711 sıra dışı olayla karşılaştırıldı. Araştırmada Marmara'da yüzde 42 ile birinci olan insan-hayvan davranışlarındaki değişikliklerin Kobe'de yüzde 50 oranla birinci sırada yer aldığı görüldü. Ulusoy'un araştırmasındaki tespitler şunlar:
Karadaki olağandışı olaylar
Deniz, kuyu, kaynak ve kaplıca sularında sıcaklık artışı, ani ve sebepsiz dalgalar, deniz dibinde hareketlenme, deniz suyu yüksekliğinde artış, deniz kıyısında çamurlaşma ve midye, yosun, balık ve ölü yengeçlerde birikim, deniz dip balıklarının denizin orta ve yüzeyinde yüzmesi, deniz kıyısında kümeleşmiş balıkların insanlardan ürkmemesi, kümeleşmiş yunus balıklarında panik halinde göç, depremden 7-8 gün önce balıkçı kayıtlarına göre yakalanan balık miktarında önemli artış, karada toprak altından gelen deniz dalgası sesi.
Gökyüzündeki değişiklikler
Işıma: depremden hemen önce başlayıp deprem anına kadar görülen kırmızı, mavi ve yeşil renkli ışımalar.
Sis: Depremden birkaç saat önce siyah-gri renkle başlayıp deprem sırasında aniden bastıran yoğun şekilde sis.
Bulut: Depremden bir ile 12 saat önce görülebilen çizgiler halinde dizilmiş bulutlar.
Gökyüzü: Kızıl, pembe, kırmızı, turuncu renkli gökyüzü 7'den büyük depremden bir-iki ay önce, 4 büyüklüğündeki depremlerden ise 7-8 gün önce görülebiliyor.
Ay: Sönmüş ya da kırmızı renkli ay depremden bir gün önce ortaya çıkabiliyor.
Ufo: Ufo olarak yorumlanan kırmızı, mavi, yeşil ya da floresan ışığı parlaklığındaki ateş topları bir ay öncesinde görülebiliyor.
Yıldız: Yere çok yakın, çok sayıda ve çok parlak yıldızlar depremden bir gün önce ortaya çıkıyor.
Rüzgar: Aniden çıkan, çok şiddetli esen, yazın bile üşüten rüzgar depremden 10-12 saat önce ortaya çıkıp birkaç dakika kala bitebiliyor.
Hava: Uzun süren aşırı sıcak, nemli, yağmursuz, rüzgarsız ve çok sıkıcı havalar.
Ev aletlerinde görülen aksamalar
Kuvars saat: Normalden ileri ya da geri kalması.
Florasan lamba: Sönükleşme ya da ani parlama.
Telsiz: Parazitlenme.
Telefon: Depremden birkaç dakika öncesinde telefonun kendiliğinden çalması.
Cep telefonu: Üzerindeki renkli lambaların, yanıp sönme frekansının değişimi.
Araba motoru: Depremden birkaç dakika önce çalışan motorda anlaşılmaz gürültü, motorun ters yönde döndüğünün fark edilmesÃ?®.
Radyo: Parazitlenme, kanal karışıklığı, yankılanma.
Televizyon: Depremden günler önce başlayan parazitlenme, kendiliğinden kanal atlama, ses şiddetinin kendiliğinden yükselip alçalması, uzaktan kumanda aletinin çalışmaması.
Çamaşır Makinesi: Boşaltma motorunun çalışmaması.
Buzdolabı: Normalden çok sessiz çalışırken garip sesler çıkarması.
Kuşlar
Horoz: Zamansız ötme, tek doğrultuda yukarı doğru sıçrama, telaşla çığlık atma.
Muhabbet Kuşu: Çırpınma, gece bile uçma ve yürüme, yememe, neşeli ötmeme.
Martı: Gökyüzünde ağlama, çatılarda kümeleşme.
Karga: Garip bir şekilde bağırma, pencerelere ve arabaların metalik kısımlarına pike yapma.
Kırlangıç: Dinlenmeksizin dairesel olarak uçma, zamansız göç.
Küçük hayvanlar
Yengeç: Deniz dibini terk edip deniz ortasında yüzme, ölü yengeç kümeleri.
Kertenkele: Evleri istila etme.
Yılan: Toprak altında çıkarak yeryüzünde kümeleşme.
Kurbağa: Neşeli ötmeme, taş üstüne ya da kuru otlara çekilme, evlere kadar tırmanıp, camlara yapışma.
Sinek: İnsanlara yapışma ve saldırgan biçimde ısırma.
Karınca: Yavrularıyla birlikte yuvayı terk etme ve ağaçlara tırmanma, evleri istila.
Bitkiler
Erguvan ağacı: Ani yaprak sararması ve kuruması.
Begonya: İçe doğru kıvrılarak kapanmış ve buruşmuş yapraklar, çiçeklenmeme.
Çam ağacı: Yeni sürgün sayısında hızlı artış, dalların gövdeye bağlı kısımlarındaki yapraklarda yanık gibi kavrulma tespiti.
Paşa kılıcı: Yeni sürgün sayısında hızlı artış ve hızlı büyüme.
Akşam sefası: Yapraklarda suyu çekilircesine solma.
Memeliler
İnsan: İştahsızlık, mide bulantısı, burun kanaması, baş dönmesi, sinir bozukluğu, tansiyon yüksekliği, esneme.
Köpek: Çok yüksek sesle, uluma ve ağlama, havlayarak tek doğrultuda koşturup geri dönme, toprağı kazma, göğe bakma, yeri dinleme.
Kedi: Evi terk etme, yavrusunu bina dışına taşıma, karın üzeri yerde sürünme.
İnek: Tek doğrultuda dizilme, Ahıra girmeme ısrarı.
At: Tepinme, sıçrama.
/ Yrd. Doç. Dr. Ülkü Ulusoy
HÜ Fizik Mühendisliği Bölümü öğretim üyelerinden.
|
Tarih: 11:36, 17/5/2008 Kategori: Gundem |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Hıdırellez Kültürü

Milletlerin oluşmasında kültürlerin yeri ve önemi büyüktür. Kültürleri oluşturan önemli unsurların başında ise gelenek-görenek, töre, tören ve inançlar gelmektedir.
Gelenekler, tarihi kesin olarak tespit edilemeyen dönemlerden kalmadır. Neden, niçin, nasıl gibi sorular sorulmaksızın atadan oğula kalmıştır. Hukukun bile yetersiz kaldığı zamanlar olmuştur, ancak gelenekler milletleri ayakta tutmayı başarabilmiştir. Bu özellikleri ile millet bağını güçlendiren önemli unsurlardır gelenekler, Türk kültürü içinde canlılığını koruyan geleneklerden biri de “Hıdırellez”dir. Hıdırellez geleneği, bir bayram olarak bütün Türk milletinin topluca katıldığı, kutladığı, bir takım töreleri yerine getirdiği bir bahar bayramıdır. Oldukça eski bir devire inen bu kutlamalar, babadan oğula günümüze kadar intikal etmiştir. Hıdırellez’den sonra yazın geldiği inancını yaşatan Türk toplumu, Hıdırellez’le birlikte artık karakışın geride kaldığını görmekte ve gelecek günlerin tabiatın canlandığı, yeşerdiği bahar ve yaz günleri olduğunu vurgulamaktadır. İşte böyle bir günü, bir dönüm noktasını “bahar bayramı” olarak bütün imkanlarıyla, duygularıyla, sevinciyle kutlamaya çalışmaktadır. Yüzyıllardır kültürümüz içinde var olan ve günümüzde de canlı bir şekilde hayatını devam ettiren Hıdırellez geleneği, halkın ortak ürünleri olan: maniler, ninniler, atasözleri, bilmeceler vb. ürünleri yanı sıra halk şairlerinin şiirlerine de yansımış, aşıkların tellerinde türkü, dillerinde koşma, semai ve destan olmuştur.
Hızır Nebi İnancı
Hızır inancı Türkler’de doğrudan doğruya baharın gelmesi merasimi ile ilgili bir inançtır. Bu hususta oldukça geniş bir araştırma yapan Mirali Seyidoğlu / Seyidov, yazın gelmesinin ister konar-göçer olsun, ister çiftçilikle uğraşsın bütün Türk toplulukları için bir hayat meselesi olduğunu belirterek havanın, toprağın ısınmasının mühim bir olay olduğunu ifade etmektedir. Ona göre o yılın bereketli olabilmesi için özellikle iki hususun Türklerce efsunlanması gerekmektedir. Bu iki unsur hava ve sudur. İşte bu sebeple çeşitli Türk toplulukları yazı önce karşılamak için çeşitli törenler yapmaktadırlar. Böylece ağaçların, bitkilerin, çiçeklerin yeşermesi, hayvanların kuzulaması, tabiatın canlanması, yeni bir hayatın başlaması mümkün olabilecektir. Bütün bunlara can verecek ise sıcaklıktır. Anadolu’da Hıdır / Hızır Nebi günü genellikle Zemheri’nin 27’si ile Şubat / Gücük ayının 3’üne kadar olan günler arasında kabul edilir.
Hıdırellez’in Anlamı:
Hızır – nebi inancının dışında Hıdırellez geleneği ile ilgili olarak yaygın olan kanaat Hızır ile İlyas’ın bir araya geldiği günün hatırasına tören yapılmasıdır. Hıdırellez günü genellikle 6 Mayıs’ta kutlanmaktadır. Bazı yörelerde 5 Mayıs bayram günü, 6 Mayıs Hıdırellez günü olarak kabul edilmekte ve ona göre törenler düzenlenmektedir. Hıdırellez günü ( Ruz-i Hızır ) halk takviminde yazın başlangıç günü olarak kabul edilmektedir. Türkler’deki halk takvimine göre bir yıl iki ana bölüme ayrılmaktadır. Hıdırellez gününden (6 Mayıs) 8 Kasım’a kadar süren devre 186 gün olup Hızır günleri adıyla anılmaktadır. Bu dönem genellikle yaz mevsimine tekabül etmektedir. 8 Kasım’dan 6 Mayıs’a kadar süren ikinci devre kış devresi olup Kasım günleri olarak adlandırılmakta ve 179 gün sürmektedir.
Bu 6 Mayıs bahar bayramı hristiyanlıktan önce de putperestlerin bayramı olarak kutlanırdı. Eski Türkler zamanından kalma bir kutsal gündür. Hristiyanlıktan sonra bunun terkedilmesine uğraşılmışsa da halk öteki putperest bayramlarını bırakmış fakat bunu bırakmamış, nihayet hristiyanlık tarafından da resmi bayram olarak tanınmıştır. Yalnız onlarca “Saint Georges” “Aya Yorgi” adı verilmiştir ki bu, sonraları aziz olarak kabul edilen bir kimsedir. İşte bugün, sonraları müslümanlar tarafından da yukarıda söylenen inanışla bir dini gün gibi kabul edilmiş, Hızır ve İlyas sözcükleri söylene söylene halk ağzında “Hıdırellez” biçimini almıştır.
Hızır, bazı İslam bilginlerine göre peygamber olup, asıl adı “Elyasa”dır. Bazı bilginler ise Hz. Hızır’ın veli veya melek olduğunu iddia etmişlerdir. Rivayete göre Hz. Hızır ile Hz. İlyas, “ab-ı hayat” içmişler ve ölümsüzlüğe kavuşmuşlardır. Bu iki arkadaş ab-ı hayatı içtikten sonra; Hızır karadakilerin, İlyas ise denizdekilerin yardımcısı olmuştur. Hızır ile İlyas 6 Mayıs tarihinde buluşurlarmış. Bu buluşma ile birlikte dünya da yeşilliklere bürünürmüş.
Hıdırellez inancı Türkler’deki bahar bayramı geleneği ile doğrudan ilgilidir. Diğer yandan Türk inançlarında, Türk destan ve efsanelerinde görüldüğü kadarıyla “Boz Atlı Hızır” inancı eski Türk inançlarından “Boz-atlı yol Tengrisi” yani “yol iyesi” ile izah edilebilir. Bu eski Türk inancı, İslamiyetin kabulünden sonra “Hızır Nebi” veya “Hızır-İlyas ( Hıdırellez ) inancı olarak karşımıza çıkmaktadır. Halk arasında Hızır’dan beklenen şeyler ise darda kalanlara, sıkıntıda olanlara yardım etmesi, insanlara bolluk-bereket bahşetmesi gibi hususlardır. Türkler’deki bazı deyim veya atasözleri bunu güzel bir biçimde aksettirmektedir:
Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez
Türk dünyasında Hıdırellez etrafında oluşturulan gelenekler, inançlar, törenler bir bakıma Sultan Nevruz ve diğer baharı karşılama gelenek ve törenleri ile karıştırılmıştır. Daha açık bir ifade ile Türkler’deki bahar törenleri bir veya bir kaç önemli gün üzerinde yoğunlaşmış ve yapılan törenler o günün etrafında toplanmıştır. Bu bakımdan Nevruz, Hıdırellez veya diğer bahar törenlerinin tamamını herhangi birinin kutlanması sırasında görmek mümkündür.
Atalar Kültü
Eski Türk inanç sisteminde atalar kültü, aile ocağı ve ateş kültü birbirleri ile sıkı sıkıya bağlıdır. Bu üçlü birbirlerinden pek ayrılmazlar. Bilinen en eski devirlerden beri Türkler’in yaptıkları törenlerde ata-ruhlarına tazim oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Türk dünyasında bununla ilgili olarak gerek Nevruz’da ve gerekse Hıdırellez’de bayram günlerinin gayet neşeli, birbirlerine saygın geçirilmesi zorunlu bir görev olarak kabul edilirdi. Çünkü ata ruhlarının evin bacası etrafında çocuklarının bayramı nasıl geçirdiklerini kontrol ettiklerine inanılmaktaydı. Bayram dolayısıyla mezarlıkların ziyaret edilmesi bunun bir sonucudur. Ölmüş atalara duyulan bu saygı onların hatıralarının yaşatılması hususu, Türkler’de değişik adetlerin meydana gelmesine sebep olmuştur. Hıdırellez’le ilgili olarak genellikle halkın bayram için gittikleri mahaller tamamen bu inançla ilgilidir. Anadolu’nun her şehrinde bir Hıdırlık mevkii vardır. Başta Hıdırlık mevkii olmak üzere bugün Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde tesbit edilen evliya inancının kaynağı doğrudan Türkler’deki bu atalar kültü ile ilgilidir.
Ateş Kültü
Hıdrellez’de görülen en yaygın adetlerden birisi Türkler’deki ateş kültü ile ilgilidir. Eski Türk inanç sisteminin belli başlı kütlerinden birisi de ateş kültüdür. Türkler’de dünyanın yaratılışı, bahar ve ateş arasında bir bağ kurulur. Ateşin yeryüzünde güneşin temsilcisi olduğu kanaatı da yaygındır. Tanrının bir armağanı olarak kabul edilen ateşe atfedilen bu kudsiyetinden dolayı gerek eski Türk topluluklarında, gerekse günümüz Türk topluluklarında ateşe tükürmek, ateşe küfretmek, ateşi su ile söndürmek, ateşle oynamak kesinlikle yasaktır.
Ateşin devamlı yanması ve ocağın tütmesi için “kor” lar kül içinde saklanır. Ateşin, kötülükleri, hastalıkları kovduğuna yokettiğine de inanılırdı.
Hıdrellez, Hıdır Nebi törenlerinde de sık sık bahsedildiği gibi Türkler arasında günümüzde de hayli yaygın olan ateş üzerinden atlama geleneği doğrudan doğruya ateş kültü ile ilgili olup, kötülüklerden temizlenmek gayesiyle yapılmaktadır. Hastaların alazlanması, tütsü yakılması, kurşun dökülmesi, üzerlik yakılması hastalıkları kovmak için yapılan adetlerdendir.
Su Kültü
Eski Türk inancına göre her dağın, her pınarın göl ve ırmakların, ağaç ve kaynakların “izi” (sahipleri) vardır. Hıdrellez, Hıdır-nebi ve Nevruz’da su üzerinden atlama, birbirlerinin üzerine su serpme, Nevruz’da soğuk su ile yıkanma, yeni-gün suyu ile el yüz yıkama, hayvanları sulama, su dolu – ana motifi bu eski Türk inancının devamlılığını göstermektedir. Hıdrellez’de genellikle yakın bir pınardan getirilen suyu içme, bununla el yüz yıkama, suya bakma, bu su ile kap-kacak ve diğer eşyaların yıkanması gelenekleri yerine getirilmektedir.
Hıdrellez Kutlamaları
Hıdrellez Anadolu’da “Hıdrellez”, Dobruca’ya yerleşmiş bulunan Kırım Türkleri arasında “Tepreş”, Makedonya’da “Ederlez, Edirlez, Hıdırles” gibi adlarla bilinmektedir.
Gerek Anadolu’da ve gerekse Anadolu dışındaki Türk topluluklarında Hıdrellez’in yaklaşması ile çeşitli hazırlıklar yapılmaktadır. Evler baştan başa silinmekte, ev eşyaları, mutfak eşyaları, üst-baş baştanbaşa temizlenmektedir. Bu çabalar Hızır Aleyhisselam’ın eve uğramasını sağlamak için yapılmaktadır. O gün için aile reisi ev halkına yeni elbiseler, ayakkabılar almayı zorunluluk olarak hissetmektedir. Diğer yandan Hıdrellez günü kuzu veya oğlak kesilmesi, çeşitli yemeklerin hazırlanması, bu arada birçok yiyeceğin hazırlanması tamamlanır. Hıdırellez’i bazı yerlerde bir gün öncesinden oruç tutarak da karşılayan insanlarımız bulunmaktadır.
Bütün hazırlıklar bittikten sonra en yakın bol ağaçlı, pınarı olan, mesire yerlerine giden halk, Hıdrellez günü çeşitli oyunlar, eğlenceler ile o günü mutlu bir şekilde geçirmeye çalışırlar.
Hıdrellez kutlamalarının yapıldığı yerler genellikle günün anlamına uygun sulak, yeşillik bölgelerdir. Geleneğe uygun olarak Anadolu’nun birçok bölgesinde “Hıdırlık” denilen mesire yerleri mevcuttur. Bu bölgelerde mezarlık, yatır vb. gibi çevre halkınca mukaddes kabul edilen, adak adanan veya bez, çaput bağlamak gibi bazı geleneklerin sergilendiği mahaller de görülmektedir. Adıyaman’da Karadağ eteklerindeki Nakıplar Havuzu, Afyonkarahisar’da Hıdırlık, Beşparmak-altı, Taşpınar, Çorum’da Hıdırlık, Amasya’da Pirler Parkı, Priştine çevresinde Karabaş Baba türbesi, Kuruşaya, Prizren bağlarındaki Toçilla çeşmesi, Dobruca’da Murfatlar, Azaplar Ovası, Tatlıcak Köprüsü, Acemler Bayırı Hıdrellez törenlerinin yapıldığı mahallerdir.
Hıdrellez kutlamalarında bazı gelenekler mutlaka yerine getirmektedir. Halk arasında bu geleneklerle ilgili olarak birtakım inançlar oluşmuştur.
Bunlardan ilk sırayı sağlıkla ilgili dilekler alır. Genellikle Hıdrellez suyu ile evin, kap-kacak eşyanın, yıkanması sağlıkla ilgilidir. İnanca göre bunu yerine getiren kişi bütün yıl boyunca sivilce vb. gibi rahatsızlıklarla karşılaşmaz. Hıdrellez günü birtakım bahar çiçeklerinin toplanarak, kaynatılıp içilmesi; kırlardan toplanan yenilebilir otların çörek veya buna benzer yiyeceklerde kullanılması tamamen şifa inancı ile ilgilidir.
Hıdrellez’de hasırların yakılması, yakılan ateş üzerinden sağlık, sıhhat dilenerek üç defa atlanması da gene sağlıkla, şifa dileği ile ilgili bir gelenektir. Hıdrellez gecesi Hızır’ın yeryüzünde gezindiği ve dokunduğu yerlere bereket saçacağına dair olan halk inancı sonucu birtakım geleneklerin sergilenmesine vesile teşkil etmektedir. Mesela yiyecek ve içecek kapları ile zahire anbarlarının kapakları açık bırakılır. Cüzdan veya para keselerinin ağızları kapatılmaz.
Eskiden kurbanlar tığlanır, ziyafetler ve akşamına Aynü’l cemler yapılırmış. Hızır’ın şifa ve sağlığa kavuşturucu vasfına dair inanışlar vardır. Bu konudaki yaygın adetlerden biri, Hıdrellez’de kuzu eti, yahut kuzu etiyle pişi yemek yemektir. Çünkü Hıdrellez günü bütün canlıların, bitkilerin ağaçların yepyeni bir hayata kavuşacağı, dolayısıyla Hızır’ın gezdiği, ayağını bastığı yerlerde yayılan kuzuların etinin, insanlara şifa, sağlık ve canlılık bahşedeceği söz konusudur.[13]
Hıdrellez’de uygulanan en önemli tören şüphesiz “niyet oyunudur”. Genç kızların talihlerini açmak, kısmetlerini belirlemek için uygulanmaktadır. Bu oyun genellikle Hıdrellez’de, Nevruz’da ve uzun kış gecelerinde sıkça oynanmaktadır. Bu oyun Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde değişik isimler almaktadır.
Hıdrellezle İlgili Diğer İnançlar
Hıdrellez’de tamamen inançtan kaynaklanan, yapılması uygun veya uygun olmayan davranışları belirtmek gerekir.
Hıdrellez gece ibadetle geçirilir. Ertesi gün temiz giyimli olarak dolaşmak gerekir. Evde genel temizlik yapılır. Çeşitli yiyecekler hazırlanır. Hıdrellez günü için, yumurta kaynatılır. Ağzı açık bükme, katmer, börek, irmik helvası vb. gibi yemekler hazırlanır.
Hıdrellez sahabı erken kalkmak uğurlu kabul edilir.
Sabahleyin dua edilmesi, dilek ve temennilerde bulunulması, toplu olarak ailece yemek yenilmesi, Kuran kıraatı, sabah namazından önce kabir ziyareti yapılması gereken adetler olarak görülmektedir.
Ellere ve ayaklara kına yakılır. ( kadınlar )
Akarsuya, dilekler bir kağıda yazılarak bırakılır. Mesela İzmir ve çevresinde dilek kağıtları Hıdrellez sabahı denize bırakılmaktadır.
Nişanlı çiftler arasında karşılıklı hediyeler gönderilir.
Hıdrellez günü evler ilaçlanmaz. Nasip süpürülür inancı ile bazı bölgeler de evler süpürülmez.
Kuru baklagiller bir torba içinde bahçede ağaçlara asılır. Hıdır Baba’nın kamçısıyla bunlara dokunması ve bereket getirmesi dileği tutulur. Buna benzer biçimde ev, araba, çocuk ziynet eşyası resimleri de yapılarak bahçeye muhtelif yerlere asılır.
Evde kalma tehlikesiyle karşı karşıya genç kızların başları üzerinde Hıdrellez günü yeni kullanılmamış kilit açılır.
Hıdrellez günü, açların doyurulması, dargınların barıştırılması, üzüntülü olanların sevindirilmesine çalışılır.
Hıdrellez’de içki içilmez, kumar oynanmaz.
Yoğurt çalınır. Ancak maya kullanılmaz. Yoğurdun tutması halinde eve Hıdır’ın uğradığına inanılır.
Hıdrellez günü kırlara gidildiğinde Hıdrellez azığını çalma adeti yaygındır.
Evin pencere ve kapıları kapatılmaz.
Hıdrellez’de yapılmamasına çalışılan işleri ise şöyle sıralayabiliriz:
Hıdrellez günü sabah erkenden kalkmayan kişinin işleri ters gider. Geç kalkmak kusur addedilir.
Hıdrellez’de salıncakta sallanmayanın o yıl çeşitli rahatsızlıklarla karşılaşabileceğine inanılır.
Salıncakta sallanma bir bakıma ateş üzerinden atlama şeklinde o yıl için sağlık ve sıhhat dileği geleneği ile aynıdır. Hastalıkların, dertlerin sallanma sırasında döküleceğine inanılır.
Hıdrellez günü çamaşır yıkanmaz. Yünlü giyecekler güneşe çıkarılır.
Hıdrellez günü un elenmez ve ekmek yapılmaz.
Yeşil ot, dal veya çimen koparılmaz.
Çiçek toplanmaz.
Bağ ve bahçelerde çalışılmaz, tarlaya gidilmez.
Hıdrellez günü akşama kadar un kabına veya hamur tahtasına el sürülmez.
Eve kuru çalı-çırpı götürülmez.
KAYNAKLAR
[1] Abdulhaluk Çay, Hıdrellez “Kültür Bayramı” Ankara, 1990
[2] Gösterilen bu kaynakçalardan hariç şu kaynaklar da bulunmaktadır:
Kerim Yund, “Türkiye’de Hıdrellez”, Türk Folklor Araştırmaları Dergisi, c.6, nr. 130, s. 2139
Meysun Erşangil, “Hıdrellez”, Folklor, sayı: 13-15, Mayıs – Temmuz 1970, s. 20
Murat Uraz, “Hıdırellez ve Hızır ile İlyas”, Türk Folklor Araştırmaları, Sayı: 346, ( Mayıs 1978 )
[3] Ali Yakıcı, “Hıdrellez Geleneği’nin Türk Halk Şiiri’ne Yansıması”, Milli Folklor 2 ( 10, 1991 ) s: 21
[4] Mirali Seyidov, Azerbaycan Mifik Tefekkürünün Gaynagları, Bakü 1983, s. 130; Aynı yazar, “Türk Boylarında Hızır İnancı I.”, Azerbaycan, Sayı: 239 ( Mayıs 1982 ), s. 10
[5] Ahmet Yaşar Ocak, İslam – Türk İnançlarında Hızır Yahut Hızır – İlyas Kültü, Ankara 1985, s. 136
[6] Ahmet Yaşar Ocak, s.136; Ahmet S. İğciler, “Hıdırellez”, Çevren, Sayı: 41 ( Priştine, Mart 1984 ), s. 66; Muhteşem Öksüzcü, “Yazın Başlangıcı Hıdırellez”, Sümerbank, Sayı: 11 ( 5 / 1962 ) , s. 58 s
[7] Bedri Noyan, “Hıdrellez”, Ege Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Araştırma Dergisi, 3. c. ( 1984 ), 129 – 139
[8] Ahmet Turan, “Hıdrellez: Kültür ve Bahar Bayramı”, Milli Folklor, 6 Haziran 1990, 13 – 15 ss. ( Doç. Dr. Ali Berat Alptekin, “Hıdrellez”, Görgü Ansiklopedisi, s.124 )
[9] Abdülkadir İnan, Şamanizm, s. 132 – 134; Yaşar Kalafat, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, Ankara 1990, s. 40
[10] Mahmut Rişvanoğlu, Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm, İstanbul 1978, s. 168
[11] Ateşten atlama geleneği ile ilgili olarak bk. Mahmut Rişvanoğlu, s. 169; Isparta İl Yılllığı 1967, Ankara 1968, s. 108; Rahmiye Malcıoğlu, “Bursa’da Hıdırellez”, TFA, sayı: 222 ( Şubat 1968 ), s. 4635; Ali Rızza Yalgın, “Uludağ Türmen Etnografyası, 4) Yerleşmeler 5) Isı-Işık, TFA, Sayı: 10 ( Mayıs 1950 ), s. 152; Selim Sami İşçiler, “Tekirdağ’da Hıdırellez”, TFA, Sayı: 47 ( Haziran 1953 ), s. 747
[12] Abdulkadir İnan, Eski Türk Dini, s. 204
[13] Kemal Güngör, “Anadolu’da Hızır geleneği ve Hıdrellez törenlerine dair bir inceleme”, Türk Etnografya Dergisi, Sayı: 1-2 ( 1956 – 1957 ), s.70
KAYNAK: www.odekkoyu.com
|
Tarih: 16:49, 5/5/2008 Kategori: Gundem |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
AA Yine Yılın Fotoğrafını Yakaladı...

Fotoğraf: Volkan Furuncu (AA)
Furuncu'nun çektiği enstantanede Anıtkabir çevresindeki binalardan birinin duvarına asılan Atatürk ve Türk bayrağı posteri, binanın camından objektife böyle yansıdı.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün ebediyete intikal edişinin 69. yıldönümü tüm yurtta ve dış temsilciliklerde anılacak. Geçtiğimiz yıl 10 Kasım Atatürk'ü Anma Etkinlikleri öncesinde çekilen bir fotoğraf olay olmuştu. Bu yıl da yine Anadolu Ajansı (AA) foto muhabiri Volkan Furuncu'nun çektiği fotoğraf ilginç bir kare oldu.

İşte bu fotoğraf da geçtiğimiz yıl Anadolu Ajansı foto muhabiri Tolga Adanalı tarafından çekilmişti. Enstantanenin fotomontaj olduğu öne sürülmüştü. Ancak AA mensubu Adanalı aynı kareyi gündüz de çekerek fotoğrafın gerçek olduğunu ortaya koymuştu. |
Tarih: 14:49, 9/11/2007 Kategori: Gundem |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Ne Oldu Bize?

Evet bu soruyu an be an sormak zorundayız kendimize, çevremize... Bir haftada 30 şehit verdikten ve basmakalıp ''kanları yerde kalmayacak'' ''kararlıyız'' mesajları verdikten sonra oturup ''Ne yapıyoruz, ne diyoruz? diye kendimizi sorgulamamız lazım.
Her şehitte, her olayda aynı lafları söylemekten, aynı baş sağlığı mesajlarını göndermekten usanmadık. Daha da kötüsü Utanmadık. Son şehitten bu yana ne yaptık, hangi tedbiri aldık diye düşünmedik. Vicdanımız rahat mı diye kendimizi sorgulamadık.
Kendimize, üstümüze düşeni yaptık mı? Yapmamız gerekip te yapmadığımız var mı diye düşünmedik. Ama yeni taşındığımız lojmanı, konutu, köşkü yıkıp yeniden yapmaktan, süslemekten, yüz milyarlar harcamaktan çekinmedik. Toplasanız bu paralarla kaç karakol yapılır, kaç karakol hain saldırılara dayanaklı hale getirilir düşünmedik.
Milletvekillerine telefon parası tahsis etmekten, sülalerine en üst düzeyde sağlık desteği vermekten, almaktan, sekreter, araba, şoför tahsis etmekten utanmadık. Bu harcamalardan biraz tasarruf edip terörle savaşanlara destek olmayı düşünmedik.
107 milyarlık düğün yapmayı içimize sindirdik te, buradan biraz tasarruf edip aç, yalınayak terör mağdurlarına, şehit çocuklarına destek olmayı düşünmedik...
Çocuklarımızın altına 100-200 milyarlık araba almayı, 200-300 liralık iftar yemeklerine katılmayı, zenginlere iftar vermeyi becerdik te, sofralarımıza fakir fukarayı davet etmeyi düşünmedik...
Evet, Ne oldu bize? Milli, manevi, dini değerlerimizi mi yitirdik? İnsanlık niteliklerimizi mi kaybettik? Bize dokunmayan yılan bin yaşasın diye mi düşündük? Ama o yılanın bir gün gelip te bizi de sokacağını düşünmedik...
Görevimizi yaptık mı diye düşünmedik. Asker, sivil, bürokrat, vekil herkesin ama herkesin şapkasını, peruğunu, türbanını önüne koyup düşünmesi, kendini sorgulaması zamanı gelmiş geçiyor. İcazet beklemenin anlamı yok. İnisiyatif denen nesne nerede? Ne zaman kişilikli, kendine güvenen, güvenilen, bilinçli bir insan, ülke olmayı başaracağız?
Vah benin vatanım. Şehitlerim, gazilerim. Düşünmeyenler bir gün mutlaka hesap verecekler. Ben hâlâ adaletin olduğuna inanıyorum.
/Hakkı T.Bora
|
Tarih: 16:58, 17/10/2007 Kategori: Gundem |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Başörtülü first lady’ler: Latife, Mevhibe, Reşide

Türkiye Şekilcilikten Kurtulmalı
MUSTAFA ARMAĞAN
“Örnek istiyorsanız, Atatürk’ün annesinin ve eşi Latife Hanım’ın kıyafetine bakın, bu size ders olsun.” Başbakanın bu beyanatı Latife Hanım’ı bir kere daha gündeme taşımış oldu. Hatta medyamız Latife Hanım’ın kıyafeti konusunda ihtilafa düşüp ikiye bölündü. Kimisi kıyafet devriminden önceki fotoğraflarını, kimisi de devrimden sonrakileri yayınladılar. Aklıevvelin biri de kalkıp şu çürük ipliğe bağlamış ümidini: “Yalnız bir küçük fark var. Atatürk kıyafet devrimini yaptığında Latife Hanım’dan boşanmıştı. Yani o artık bir first lady değildi.”
Neresini düzeltelim ki bunun?
Atatürk kadınlar için herhangi bir kıyafet ‘devrimi’ yapmış değildir. Açılmayı teşvik etmiş, arzulamıştır, ama konuyu zamana yaymayı tercih etmiştir; bu bir.
İkincisi, eğer bir kıyafet ‘devrimi’nden söz edilecekse bu, erkekler ve özellikle de devlet memurları için geçerlidir. 2596 No’lu kılık kıyafet kanununda esasen din adamlarının ibadethaneleri dışında ‘ruhani kisveleri’ giymeleri yasaklanmış ve memurların uluslararası geçerli âdetlere göre giyinmeleri istenmişti.
Üç: Erkekler için çıkan bu kanunun kadınlar için de emsal teşkil ettiğini farzedelim, o takdirde dahi uygun olmaz; çünkü Gazi’nin Latife Hanım’dan boşanması 5 Ağustos 1925’tedir, kılık kıyafet kanunu olarak bilinen kanunu ise 3 Aralık 1934’te çıkmıştır. Aralarında neredeyse 10 yıl varken kalkıp da ‘Atatürk kıyafet devrimini yaptığında Latife Hanım’dan boşanmıştı’ sözüne gülmek için kargaları beklemeye gerek var mı?
Gelelim Latife Hanım’ın resimlerine. Bir kere bu resimlerin çoğu Cumhuriyet’in ilanından sonraya aittir. 1923 Ekim’inden kocasıyla aralarının bozulduğu 1925 yazına kadar yaklaşık 2 yıl süreyle Çankaya’nın first lady’si olmuştu Latife Hanım. Bunun öncesinde ise yaklaşık 1 yıllık bir evlilikleri vardı ki, Cumhuriyet’in tam temellerinin atıldığı döneme aittir resimler. Bu yüzden Latife Hanım’ın tam da kamusal alanda başını örtmüş olmasını ciddiye almazlık edemeyiz. Onun başının aslında açık olduğunu söyleyenlerin gösterdikleri resimler ya aile resimleri yahut da boşandıktan sonra çekilen dul olduğu döneme ait resimlerdi. Bize bu ilk first lady’nin asıl kamusal alanda çekilmiş başı açık fotoğraflarını göstermeleri ikna edici olurdu. Ama olmadı.
Nedeni basit. Çünkü gerçekte Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kadronun hanımlarının başlarını açmaları akşamdan sabaha olmamış, zaman almıştı. Mesela İsmet İnönü’nün eşi Mevhibe Hanım’ın başını açmasının 1927 yılbaşı gecesinde gerçekleştiğini torunu Gülsün Bilgehan “Mevhibe” adlı kitabında anlatır. Kocasıyla birlikte Lozan’a giden Mevhibe Hanım, orada Avrupaî tarzda ama başını açmadan, şapkayla dolaşmış, Türkiye’ye, İsmet Beyin bütün ısrarlarına rağmen Avrupalı bir kadın gibi dönmeyi reddetmişti. Trenden kolları saçaklı pardesüsüyle inmiş, başını ‘sıkmabaş’ denilen tarzda şifon bir eşarpla örtmüştü.
Onun başı açık ilk gecesini ise şöyle anlatıyor torunu: “[Gazi’nin gözleri] Genç kadının üzerindeydi. Belli belirsiz bir hayranlıkla arkadaşının eşini süzdü. Mevhibe... İsmet Paşa’nın yanında zarif, mahcup ve çok güzel görünüyordu. Gazi, ev sahibesinin karşısında hafif tebessüm ederek eğildi, sonra genç kadının çekinerek uzattığı elini dudaklarına hafifçe dokundurdu... Gazi, başbakanın eşine kalabalığın önüne başı açık çıkma cesaretini gösterdiğinden dolayı nazik bir şekilde teşekkür ediyordu... O geceden sonra bir daha başını örtmedi.”
Yani inkılabın önder kadrosunun eşleri bir anda yeni rejime adapte olamamışlardı. Üst yapıda hızla reformlar yapılıyordu; ama bunun şahsî ve ailevî hayatlarına intikali zaman alıyordu. Mesela Atatürk’ün geceleri yatarken pijama yerine Osmanlı usulü entari giymesi, bunun en çarpıcı misaliydi. Ayrıca Gazi, Latife Hanım’ı boşarken Medeni Kanun çıkmamıştı henüz; bu yüzden sadece ‘boş ol’ demesi yeterli olmuştu. Dahasını söyleyeyim: Medeni Kanun’u çıkaran Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un eşi Ferda Hanım’ın, kanun çıktıktan sonra dahi bırakın çarşafını çıkarmayı, ‘hasır peçe’ takmaya devam ettiği “Mevhibe” kitabından öğrendiklerimiz arasında.
Celal Bayar’ın eşi Reşide Hanım ise kocası başbakanken de, cumhurbaşkanı iken de beş vakit namazını hiç bırakmamıştır. Kararlı ve hatta inatçı bir portre çizmiş bulunan Reşide Hanım, Yunan işgalinde ailece zulümlerine maruz kaldığı Yunanlıların devlet başkanı Türkiye’yi ziyarete geldiğinde Celal Bayar’ın yanındaki koltuğu boş bırakır, bütün ısrarlarına rağmen kocasına eşlik etmez.
Nihayet 25 Aralık 1962’de ömür boyu hapse mahkûm edilen kocasını yalnız bırakmamak için trenle Kayseri’ye giderken yolda kalp krizinden ölür ve cenaze namazı, 27 Mayıs’a muazzam bir tepki hareketine dönüşür. Cumhuriyet tarihinin en geniş katılımlı cenaze törenlerinden birisine sahne olan Ankara’da, halk darbecilere tepkisini bu vesileyle yansıtmak fırsatını bulmuştur. Torunu Prof. Emine Gürsoy’un deyişiyle, Cumhuriyet tarihinde bir devlet başkanının hanımına düzenlenen en kalabalık cenaze törenidir bu.
Atatürk’ün kadın giyimine kanunla müdahale etmekten kaçınmış olması ve bunu zamana yayarak halletmeye çalışması, işin nezaketini kavradığının en bariz göstergesi. Nitekim Reşide Hanım, İnönüler’in verdiği bir davette (muhtemelen yukarıda geçen 1927 yılbaşı davetinde) Atatürk’ün masasına başı kapalı kıyafetiyle oturmuştur. Sofrada Atatürk’ün “Başınızı açmayacak mısınız hanımefendi?” sorusuna muhatap olan Reşide Hanım cevap vermez. Masada cisimleşen sessizliği, kocasının “Müsaade edin Paşam, açacaktır.” sözleri bozar. Muhtemelen Celal Bayar’ın sözünü yere düşürmemek için o gece değilse bile, bir sonraki davete başı açık katılacaktır 3. first lady’miz.
Demek ki önder kadronun eşleri arasında başörtüsünün kırılma noktasını Cumhuriyet’in 4. yılı olan 1927 olarak tespit etmeliyiz, 1923 değil. m.armagan@zaman.com.tr
http://pazar.zaman.com.tr/?bl=14&hn=1115
|
Tarih: 15:15, 23/8/2007 Kategori: Gundem |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
|