Bu Sitede Ara




SAMSUN SAYFALARI
ZİYARET EDİNİZ



İÇİNDEKİLER

» Ana Sayfa
» Arşiv
»Profil


Kategorilerim

  • Belge
  • Bilginler
  • Din
  • Edebiyat
  • Egitim
  • ekonomi
  • Gundem
  • Haber
  • IktisatSiyasetleri
  • Kitap
  • Media
  • Monografi
  • Politika
  • Sahsiyetler
  • Sozler
  • Tarih
  • Tarim
  • Tutun
  • Yasam
  • Zaman


  • İrtibat İçin, samsunblog@gmail.com



    Powered by Mcan
    S.Muratcan KOŞAR



    Marifet İltifata Tabidir


    Dünyada hangi insan övülmekten hoşlanmaz ki!... Yaptığımız müspet bir davranıştan dolayı takdir edilmek hepimizi mutlu eder. Kim ne derse desin bu insanın doğasında var olan bir hususiyettir. 


    Çoğumuz olumlu hâl ve hareketlerimizden sonra iltifat ve teşekkür beklentisi içerisinde oluruz. Marifetimiz övgüyle karşılık bulmazsa bu bizi rahatsız eder. Çünkü bu bizim için psikolojik bir ihtiyaçtır. Bir nevi ruhî açlıktır. Bu giderilmediğinde şevkimiz kırılır; arzularımız sekteye uğrar. Mevcut durum, motivasyonumuzu da alt üst eder; verimimizi düşürür.

        

    Bu konuda Batılı düşünürlerden Willam James şöyle diyor: “İnsan doğasının en derin ilkesi takdir edilmeye duyulan iştahtır.” Nedense çok severiz kabul görmeyi… Bir anlamda yaptıklarımızın onaylanması olarak algılarız iltifatı.  Övgüde hakikaten mucizevî bir güç vardır. Performansımızın tavan yapmasına zemin hazırlar övgü…

     

    Yine David J. Schwartz : “İltifat, bir fincan kahveye benzer: Gönül alır.” der. Demek ki insanların gönlünü almanın en kısa ve kestirme yolu onu takdir etmekten geçiyor. Ne büyük bir güç… Üstelik bir o kadar da kolay!...

        

    Övgü ruh dünyamızı imar ederek fiziksel gücümüzü ve enerjimizi en üst noktaya çıkarır. Övgünün nelere kadir olduğunu anlamak için fazla uzaklara gitmeye gerek yoktur. Her alanda olduğu gibi bunda da kendimizden örnekler getirebiliriz. Hepimiz başkalarına karşı güçlü ve muktedir görünmeye çalışırız. Gücümüzün dinamosu da beğenilmektir.

         

    Sosyal hayatta nelerle karşılaşmayız ki!... Beklentiler, hayal kırıklıkları!... Bunlar arasında bir denge kuramazsak hayata tutunamayız. Dimdik ve dipdiri ayakta kalabilmek için kendi dışımızdan gelecek bir güce ihtiyacımız vardır. Bu güç şüphesiz ki iltifata muhatap olmaktır. O bize apaydınlık bir yol gösterir. Ruhî çöküntülere derman olur. Bizi kolumuzdan tutup hedefimize adım adım yaklaştırır.

        

    İnsanların davranışlarının çoğu başkaları tarafından fark edilmeye yöneliktir. Önceleri olumlu hareketlerle ilgi çekilmeye çalışılır. Bunda başarılı olunamazsa sırf ilgi çekmek uğruna olumsuz hâl ve hareketlerde bulunulur. İşte biz olumlu davranışlar noktasında kişiyi övgüyle ödüllendirirsek menfi durumların önünü kesmiş oluruz. Aksi hâlde istemediğimiz, utanç duyacağımız tavırlarla pekâlâ karşılaşabiliriz. Yerinde yapılmayan iltifat ilerde istenmeyen davranışlara yol açar. Bu sefer de yergide hayli cömert davranırız. Fakat yergi hiçbir şeyi halletmediği gibi, kırgınlıklara da zemin hazırlar.

        

    Olumlu bir davranış gördüğümüzde takdir ve iltifatı peşin yapmalıyız. Sonra ne olur, beni mahcup eder mi, sözümün altında ezilir miyim diye düşünmemeliyiz. Üstelik takdiri kesin bir dille ve inanarak ifade etmeliyiz. Kişileri değil, onların sergiledikleri davranışları övmeliyiz. Neyi, niçin beğendiğimizi dile getirerek muhatabımızı bilgilendirmeliyiz. Kişileri kuru ve samimiyetsiz ifadelerle över gibi görünmek ne bize, ne de onlara bir şey kazandır. Çünkü sözün tılsımı kelimelerde değil, kelimelere yüklenen samimiyette gizlidir.

        

    Her nedense millet olarak övgü konusunda çok cimri olmamıza rağmen yergi konusunda bir o kadar cömerdiz. Övülmeye değer onca davranış görürüz de bir türlü ödüllendirmeyiz. Bizim toplumumuzda övgü tabir caizse “yağcılık” olarak algılanmaktadır. Oysa her şey, takdir ederken takındığımız tavırda ve samimiyette gizli… Sen inanarak iltifat ediyorsan başkaları nasıl düşünürse düşünsün. Varsın bildiklerini söylesinler.

        

    Bir başka yanılgımız da “Aman översem şımarır” anlayışıdır. Bunu daha çok kendi çocuklarımız için düşünürüz. Böyle düşündüğümüz için de onları içten takdir ettiğimiz hâlde, bunu ömrümüz boyunca kelimelere döküp dile getiremeyiz. Bu son derece yanlış bir anlayıştır. Övgüdeki tılsım söylerken takındığımız samimiyette gizlidir. İnandığımızı söylersek kimse şımarmaz. Bu, sakat ve yanlış bir düşüncedir.

        

    Yanlış hâl ve davranışlarda muhatabımızı acımasızca hırpalarız. Övgü konusundaki hassasiyeti ve ağırdan alışı burada göstermeyiz. İnsanları eleştirmek için adeta sebep ararız. Oysa insanların hatalarını yüzüne vurmadan, onları incitmeden münasip bir dille düzeltmek erdemdir.Bunu nedense hep göz ardı ederiz.

        

    Atalarımız: “Marifet iltifata tabidir. İltifatsız marifet zayidir.” demişlerdir. Eğer bu düsturu kılavuz edinebilseydik ülkemiz başarılı, kendiyle ve çevresiyle barışık ve mutlu insanlar beldesi olurdu. Bu da sosyal hayatımızda derin yaraların açılmasını önlerdi. Kimse kimsenin kuyusunu kazmazdı. Herkes herkesten emin olurdu. Cümleler “Acaba” ile başlamazdı.

        

    Bundan sonra kendimize eleştirel bir gözle bakarak iltifat konusundaki köhnemiş ve fosilleşmiş görüşlerimizden sıyrılarak yiğidin hakkını yiğide vermede tereddüt etmeyelim. Hoşgörülü ve birbirini seven insanlardan kurulu bir toplum olmak için buna mecburuz. Bugünden tezi yok, hayata yepyeni ve insanî bir perspektiften bakmayı deneyelim. Unutmayalım ki Mevlâna’yı yücelten hoşgörü; Yunus’u bayraklaştıran sevgidir. Bu yoldur bizi hayata bağlayan… Bu anlayıştır dünyayı yaşanılır kılan!...

    /M. Nihat MALKOÇ

     

        

    Tarih: 01:11, 5/11/2008 Kategori: Egitim
    Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

    Modern Psikoloji Batıyı Kurtaramadı, Bizi Nasıl Kurtaracak?


    İnsan ve Davranışı


     Bu kitap her çağdaş insanın bilmesi gereken Modern Psikolojinin temel kavramlarını ilk kez Türk bilim adamlarının katkılarıyla ve Türk toplum yapısının özellikleriyle kaynaştırarak sunmaktadır.


     

     

    Modern Psikoloji batıyı kurtaramadı, bizi nasıl kurtaracak?

     

    Başlığa bakıp benim psikolojiye karşı olduğumu düşünmesin hiç kimse. Tam aksine en çok ilgilendiğim ve sevdiğim alanlardan biridir psikoloji. İnsanın davranışlarının sebepleri üzerine düşünmeyi, davranışlarının sebeplerini anlamaya çalışmayı çok seviyorum. Ancak psikolojiyi sevdiğimden çok daha fazla sevdiğim iki şey var: Okumak ve okuduklarım üzerinde düşünmek.

    * * * * * * *

    Farenin peyniri bulmak için göstermiş çaba ve bu çabadan alınan notlardan yola çıkarak insan psikolojisini çözdüğünü düşünen batı, peynire ulaşmanın başarı veya mutluluk olduğunu düşündüğü için olsa gerek, mutluluğu para kazanmak sandı. Ancak para insanı mutlu etmeye yetmedi. Yetseydi, batıda her ailenin bir doktoru, bir avukatı ve bir psikologu olmazdı. 

     

    İnsanın davranışlarının sebeplerini anlamak için farelerle deneyler yapılmasın demiyorum elbette. Ancak mutlu olabilmek için ağzına peynir yerine cebine para koyarak mutlu olabileceği kanısına varmak, batılıyı mutlu etmedi.

     

    Mutsuzluklarını gizlemek, acılarını unutmak için ilaç kullanan insanların sayısı her geçen gün artıyorsa “modern psikoloji” önce kendini sorgulamak zorunda değil mi? Batı, medeniyetiyle de, geliştirdiği Psikolojiyle de kendi insanlarını mutlu edemiyor.

     

    “Modern psikoloji” denilince akla gelen önemli isimlerden bir tanesi de Pavlov ve meşhur deneyleridir. Pavlov’un köpeklerle yapmış olduğu deneylerle “şartlı refleks” kavramını tüm dünya’ya anlatan ve kabul ettiren batı, “köpek karakterli” insanların sayısının artışına engel olamamıştır. Köpeğin salyalarından yola çıkılarak yapılan analizler, insanın köpek kadar değer görmediği batılıyı kurtaramamıştır.

     

    İnsan sevgisini kaybetmiş, çocuk sahibi olmaktansa köpek beslemeyi tercih eden insanların sayısını azaltmak için ne kadar çaba sarf etseler de başarılı olamıyorlar maalesef. Pavlov’un “Modern psikolojiye” katkısı insanlığı mutlu etmiyorsa, Pavlov’u değil “Modern Psikolojiyi” sorgulamak zorundayız. 

    * * * * * * * *

     

    “Mutluluk nedir” sorusuna, batılı ne cevap verir? “Bencillik” üzerine kurulu bakış açılarıyla mutluluğu, “sahip olmak, daha çok sahip olmak” üzerine bina etmeye çalışsalar da, mutlu olamıyorlar. Bir fare bir dilim peynirle mutlu oluyor, ancak batılı peynir fabrikasına sahip olsa bile mutlu olamıyor.

     

    Doğu insanı için mutluluk “bencillik ve sahip olma” üzerine kurulu değildir. “Misafirperverlik” diye tanımladığımız, paylaşma duygusunu batılı asla anlamıyor. Mutlu olmanın sırlarından birisinin de “paylaşmak” olduğunu onlara nasıl anlatacaksınız ki?    

     

     “Bana cenneti ve cehennemi anlatır mısınız?” sorusuna muhatap olan bilge, genç delikanlıyı alıp bir odaya götürür. Oda’nın ortasında uzun bir masa masalarda insanlar karşılıklı oturmuş. Her birinin önünde bir tas çorba ve ellerinde bir metre uzunluğunda kaşıklar. Herkes uzun kaşıklarıyla çorba içmeye çalıştığı için her tarafa çorba dökülmüş. Masanın üstü gibi insanların üstü başı da berbat olmuş. Bilge gence odayı gösterip, “Burası cehennem evlat, çünkü insanlar sadece kendilerini doyurmaya çalışıyorlar” demiş.

     

    Sonra delikanlıyı alıp başka bir odaya götürmüş. Oda da aynı manzara var. Oda’nın ortasında uzun bir masa masalarda insanlar karşılıklı oturmuş. Her birinin önünde bir tas çorba ve ellerinde bir metre uzunluğunda kaşıklar. Ancak burada herkes bir metre uzun kaşığıyla karşısındaki insanı doyuruyor. Bilge gencin yüzüne bakıp, “Evlat burası da cennet, çünkü insanlar sorunlarını paylaşıyor ve birbirlerini doyuruyorlar” demiş.

     

    Hikayenin değişik versiyonlarını okumuşsunuzdur. Ancak verilmek istenen mesaj aynı; Mutluluk daha çok şeye sahip olmak değil, elindeki imkan ve fırsatları başkalarıyla paylaşmaktır.

     

    “Mutlu olmak istiyorsanız başka insanları da mutlu edin!” cümlesini batılıya nasıl anlatabilirsiniz ki?

     

    Mutluğu anlamak, anlatmak, tarif etmek gerçekten zordur. Ancak hepimizin zaman zaman yaşadığı fakat farkına varmadığı bir duygu var. Hani bazen bir insana iyilik yaparsınız da, o sizin gözlerinizin içine bakarak size teşekkür eder. “Lafımı olur, hiç önemli değil!” diye teşekkürüne karşılık verirken, içimizde saniyelik bile olsa bir duygu yaşarız. Bence mutluluk budur!

     

    Fakir bir çocuğa ayakkabı almaktır mutluluktur. Bir hastayı ziyaret edip “geçmiş olsun!” demektir mutluluktur. Bir yaşlıya yer verip duasını almaktır mutluluktur. Dertli bir arkadaşınızı sıkıntılı zamanında yalnız bırakmamaktır mutluluktur.

    * * * * * *  *

     

    Sorgulamak zorunda olduğumuz o kadar çok şey var ki. Biz sorgulamasak bile batılı kendini ciddi anlamda sorguluyor. Teknolojinin ve bilimin zirvesinde olmalarına rağmen mutlu olamıyorlar. Nerede, nasıl bir yanlış yaptıklarının da maalesef farkında değiller.

     

    Sır William Osler Oxford Tıp Fakültesi öğrencilerine mezun olduklarında yaptığı konuşmada diyor ki:   “Beyler, size şunu söylemek isterim ki öğrendiğiniz şeylerin yarısı yanlış ve o yarının hangisi olduğunu bilmiyoruz.”

     

    Kafalarının ne kadar karışık olduğunu anlıyor musunuz? Anlayacağınız “Modern psikoloji” batıyı mutlu edemedi. Bizi nasıl mutlu edecek ki?

     

    Bizi, bizim tarihimizden, bizim kültürümüzden, bizim değerlerimizden başka hiçbir şeyin kurtaramayacağını bir anlayabilsek, mutluluğun batı da değil doğu da, uzakta değil içimizde olduğunu da anlamış oluruz.

     

    Mutlu olmak istiyorsanız batıya gitmenize gerek yok. 

     

    Kendinize gelin!

     

    Sait ÇAMLICA

    Eğitimci – Yazar 

    www.saitcamlica.com

    saitcamlica@gmail.com

     


    Tarih: 15:51, 21/5/2008 Kategori: Egitim
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    Kara Karıncayı Gece Gören Var


     


    Verimlilik Deming'den Juran'a, Drucker'dan Porter'a kadar bütün çağdaş yönetim düşünürlerinin 'vird-i zebanı'. Kaizen'den Altı Sigma'ya kadar bütün etkili yönetim metotları verimliliği amaçlıyor. Tüm bu yaklaşımları on başlık altında topladım ve her birine halk şiirimizden uygun bir dörtlük ekledim. Bakalım il mi yaman, bey mi yaman!


     

    1. Verimlilik öLÇü bilincidir.

    Belirli bir işi, minimum maliyetle başarma sürecidir. Olacakları önceden kestirme, hesapsız kitapsız davranmama anlayışıdır. Edirneli Levnî'ye nazire:

     

    Elli adamın olsa makul ve çevik

    Gölgen dünyayı tutar demişler

    Ahmak bir kuş bile bulsa bir kemik

    Evvel ölçer sonra yutar demişler

     

    2. Verimlilik ODAKLANMA bilincidir.

    Herkesin tamamen yaptığı işe yoğunlaşması, başka şeyleri kafaya takmamasıdır. İşinin ustası olmayan, verimliliği yakalayamaz.

     

    Arabî Farisî dilin olmazsa

    Bülbüle münasip gülün olmazsa

    Asla bir meslekte elin olmazsa

    Dava ile sultan olsan fayda ne (Sümmanî)

     

    3. Verimlilik SİSTEM bilincidir.

    Yapılacakları gelişigüzel değil, belirli bir metotla yapmak; standartlar belirleyip bunlara uymaktır. Sistem eğri olursa, doğru adamlar iş göremez. Olacaksa, eğrilik bile 'sistem gereği' olmalıdır, yayda olduğu gibi.

     

    Zannetme Seyranî yıldız ay olur

    Doğru oku atan eğri yay olur

    Katreler karışır ırmak çay olur

    Bulur deryasını çay gide gide

     

    4. Verimlik PLAN bilincidir.

    Saati, günü, haftayı, ayı, mevsimi, yılı… 5N 1K anlayışıyla düzenleme girişimidir. (Ne, Niçin, Nasıl, Nerede, Ne Zaman, Kiminle?) Her dönem için neyin, kim tarafından, ne zamana değin, hangi maliyetle yapılması gerektiğini belirlemektir. Ümmî Sinan:

     

    Bir pınarın başına

    Bir testiyi koysalar

    Kırk yıl anda durası

    Kendi dolası değil

     

    5. Verimlilik PAYLAŞMA bilincidir.

    İş, itibar, sorumluluk ve yetkiyi paylaş ki, emrinde çalışanlar kabiliyetlerini maksimum kullanabilsinler. Mestî:

     

    Akıl yaşta değil baştadır başta

    Kişinin mikdârı bilinir işte

    Herkes bir değildir yaradılışta

    İnsandan insana imtiyaz olur

     

    6. Verimlilik İŞBİRLİĞİ bilincidir.

    Adamlarının birey ve grup olarak çalışmalarında destek ol. Emir verip köşene çekilme. Mert ol! Mertlik, cömertliktir; bildiklerini aktararak onları geliştirmendir. Sadakat, mertliğe verilen cevaptır. Ruhsatî:

    Var oğul mert oğlu mert ile konuş

    Şeker olsa yeme muhannet ile

    Asilzâde olan azmaz yolundan

    Can verir uğruna sadakat ile

     

    7. Verimlilik ÇÖZÜM bilincidir.

    Her türlü sorun için, adamlarınla beraber çözüm geliştir ve uygula. Çözüm sürecine ilgisiz kalıp, sonra adamlarına çatma veya onlara küsme. Ruhsatî:

     

    Edepliden edep öğren ödlü gez

    Ham yere basmanın sırası değil

    Halk içinde hatır yıkma tatlı gez

    Boş yere küsmenin sırası değil

     

    8. Verimlilik GELİŞTİRME bilincidir.

    Kaliteyi sağlamak ve üretkenliği artırmak için her gün daha iyi yöntemler geliştir. Aklın fikrin hep daha iyide, en iyide olsun. Seyranî:

     

    Her kim temizlese taşlı pirinci

    Kendi gözü nuru ile bakıyor

    Akıl bir ipliğe düzüyor inci

    Fikir merâmınca delip takıyor

     

    9. Verimlilik KONTROL bilincidir.

    Ortak amaca ulaşmak için, ilerlemeyi ölç ve gerektiğinde düzeltici eyleme geç. Yaptıklarının fark edilmeyeceğini düşünme.

     

    Aşık Ruhsatî'yi gülmez belleme

    Dünyaya geleni ölmez belleme

    Ettiğin işleri bilmez belleme

    Kara karıncayı gece gören var

     

    10. Verimlilik HAK bilincidir.

    Bir felsefedir, hayata bakış tarzıdır verimlilik. “En verimli yağmur, alın teridir” demiş Cenap Şahabettin. Verimlilik, alın teri dökerek kazanma; kazandırarak kazandığı için, kazancını gönül ferahlığı ile hak etme bilincidir.

     

    Muhammed, Ali'ye selam gönderdi

    Oturduğu yeri pâk etsin dedi

    Miraç'dan indikte yine söyledi

    Yediği lokmayı hak etsin dedi

     

    /Mustafa ÖZEL

    http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=7688&y=MustafaOzel

     


    Tarih: 16:13, 6/12/2007 Kategori: Egitim
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    Çocuklarda Öz Saygıyı Geliştirecek 20 Yol



    Çocuğa öz saygı kazandırma, çocuğun öğrenme, sevme ve yaratma yeteneğini güçlendirmektedir. Öz saygı, mutlulukla ve hayattaki başarıyla ilgilidir. Bazı düşünürlere göre öz saygı, tamamen aile sevgisiyle birlikte iyi bir eğitimin ürünüdür. New York'lu psikolog ve gençlik terapisti Prof. Dr. Barbara Berger'e göre öz saygı, çocuğun kendi kendisiyle gurur duymasıdır. Yüksek öz saygıya sahip olmak, çocuğun hem sevgi dolu hem de yetenekli olmasını sağlamaktadır. Çocuk, değerli olduğuna inanmalı, bir şeyler önermeli ve kendi kendisiyle ve çevresiyle barışık olmalıdır. Çocuğun sevgiyi ve yeteneğini hissetme derecesi, gelecekteki yaşamında onu her alanda etkileyecektir. Aynı zamanda da, çocuğun yaratıcılık yeteneğini, diğerleriyle ilişkisini ve başarılı olmasını belirlemede önemli bir faktör olmaktadır. Ebeveynler, çocuğun öz saygısının ilk temellerini oluştururlar. Çocuğun kendini sevgi dolu ve yetenekli hissetmesi için aileler neler yapabilir? İşte burada öz saygıyı geliştirecek 20 yol bulunmaktadır.


    1

     Şartsız Sevgi Göstermek

    Çocuğunuz her ne yaparsa yapsın ona değer verdiğinizi ve kabul ettiğinizi bilmesini sağlayın. Ev ona göre için, risk ve tehlikelerle dolu dünyadan döndüğü zaman, sevgi için, emniyetli bir yakıt alma istasyonu gibidir. Mesajlarınız "Seni seviyorum - odanın kirli olmasına rağmen, kız kardeşin kadar atletik olmamana rağmen, notlarının çok iyi olmamasına rağmen, yaptıklarından hoşlanmama rağmen - hala seni seviyorum" olmalıdır. Onu hala sevdiğinizi göstermek ve çocuğunuzun yanlış davranışını düzeltmek için, onun doğru yaptığı bir şeyi görerek işe başlayabilirsiniz. Örneğin, odası karma karışıksa ve sadece yatağını toplamış ise ona "Gerçekten yatağını topladığına çok sevindim. Şimdi senden istediğim şey masanı temizlemen" diye ifade edin.

     

    2

    Sinirli Olmanızdan Sorumlu Olduğunu Belirtmek

    4 yaşındaki çocuğunuz oyuncağını yatmakta olan kardeşinin beşiğine fırlattığı için sinirlisiniz. Onun böyle bir hareketinde sinirinizi ona nasıl aktarırsınız? Prof. Dr. Thomas Gordon'un önerdiği en basit mesaj "Ben" mesajıdır. "Sen kötü bir çocuksun!" ya da "Sen aptalsın!" yerine, "Sen böyle yaptığında, ben ............../............ hissediyorum","Sen oyuncaklarını attığında kendimi sinirli hissediyorum. Ona gerçekten zarar verebilirdin" diyebilirsiniz. Buradaki mesaj, duygularınızın onun çocuk dünyasına değil onun belirli davranışlarına yönelik olduğudur.

     

    3

    Açık İsteklerde Bulunmak

    Çocuğunuzun ondan ne istediğinizi bilmesini sağlayın. Bu ona alternatif davranışları öğrenmesi için bir şans verecektir. Örneğin; "Oyuncaklarını kardeşinin beşiğine atmamalısın. Bunun yerine o uyandığında ona trenini gösterebilirsin" şeklinde bir açıklama yapılmalıdır. İstekleri ona açıkca belirtmek, ondan ne istediğinizi anlamasını kolaylaştıracaktır.

     

    4

    Dinlemeyi Öğrenmek

    Çocukların duyguları, gözlemleri ve algıladıkları dinlenmeye değerdir ve böyle yapmak çocukların öz saygılarını artırmaktadır. Size bir şeyler söylemek istediğinde, gerçekten ona zaman ayıramayacaksanız uygun olmadığınızı ve ne zaman uygun olacağınızı söyleyin. Gordon'un bir başka tekniği olan "Aktif dinleme"de, çocuğunuzu yanınıza çağırıp onu duyduğunuzu ve onun ne söylemeye çalıştığını anladığınızı ifade edin. Mesela 7 yaşındaki bir kız çocuğu şöyle diyebilir:

     

    Kız: "Baba sana çok kızgınım ve bir daha odama girmeni istemiyorum".

    Baba: "Sen gerçekten çok kızgınsın öylemi hımm".

    Kız: "Evet çünkü sen beni kaymaya götüreceğini söylemiştim ama artık çok geç".

    Baba: "Oh, anladım. Çünkü seni dışarıda kaymaya götüreceğim konusunda söz verdim ve bu sözü tutmadım. Gerçekten üzgünüm. Çok geç vakte kadar çalıştım ve seni aramayı da unuttum. Bunu yarına alabilir miyiz?"

     

    Aktif dinlemeyle aileler, olayları daha çok çocuğun gözünden görmeye başlamakta ve böylece çocuk da duygularına önem verildiğini anlamaktadır.

     

    5

    Çocuğun Duygularını Ciddiye Almak

    Çocuğunuzun korkularını ve negatif duygularını onları reddetmektense ciddiye alın ve onları yenmesine ve kendi çözümünü bulmasına izin verin. Oğlunun canavarlardan korktuğunu öğrenen bir babanın yaklaşımı aşağıda verilmiştir.

     

    Oğlan: "Baba yatağa gidemiyorum. Çünkü odamda canavarlar gizleniyor".

    Baba: "Gel bakalım belki canavarlarla arkadaş oluruz. Canavarlar ne yemekten hoşlanıyor biliyor musun?".

    Oğlan: "Belki tatlı, bisküvi seviyordur".

    Baba: "Bu hoşlarına gidebilir. Gel canavarlara yemek koyalım. Canavarlara ne istediğini sor? Neden sormuyorsun?".

    Oğlan: "İnsanları korkutmak istiyor".

    Baba: "Neden?"

    Oğlan: "Güçlü hissetmek için"

    Baba: "Eğer onunla arkadaş olursan sana ne yapabilir?".

    Oğlan: "Beni koruyabilir."

    Baba: "Bana iyi bir arkadaş olabilir gibi geliyor ya sana?".

    Oğlan: "Evet."

     

    Bu diyalog sayesinde aileler, çocuğun duygularını ya da neye gereksinimi olduğunu öğrenmekte, çocuk artık canavarın kendisine fazla tesiri olmayacağını görerek daha pozitif düşünmektedir. En önemlisi de çocuğun canavara yansıttığı gücü kendine çevirmesidir.

     

    6

    Çocuğun Varlığını Kabul Etmek

    Annelerin zaman zaman söylenmelerinin hatta jestlerle bile "keşke çocuk doğurmasaydım, o bir yük ve artık dayanamayacağım" diye ifade etmelerinin yanlış olduğu, özellikle bu gibi mesajlar sık sık tekrar edildiğinde çocuğun istenmediği ve kendisine değer verilmediği duygusuna kapılacakları uzmanlarca hatırlatılır. Bu durum özellikle evdeki yeni bebekle ilgili olmasına rağmen, annelerin bu yakınmaları uyumlu bir çocuğun bile istenmediğini düşünmesine neden olmaktadır. Böyle zamanlarda çocukların özel bir ilgiye ihtiyaçları vardır. Aileler yakınları tarafından desteklenmeli ve yaşantıdaki çocuğun varlığına değer verilmelidir.

     

    7

    Değerlendirecek Günlük Bir Şeyler Bulmak

    Çocuklar kötü bir şey yaptıklarında ilgi çekmek, iyi bir davranışta bulunduklarında da onaylanmak istemektedirler. Yaptıkları, hergün yapılan sıradan bir şey bile olsa, değerini artıran yaptıklarının onaylanmasıdır. Çocukların sevgi ve yeteneklerini onlara hatırlatan bazı etkinlikler aşağıda sıralanmıştır.

     

    Disiplin içermeyen tüm ailecek yenen bir akşam yemeği. Herkes o gün birbiriyle başardıkları, öğrendikleri veya hissettikleri güzel şeyleri paylaşabilir. Örneğin; "Okula zamanında gittim" veya "Bir kurbağa buldum". Ebeveynler de bu etkinliğe katılarak çocuklarının başarılarını onayladıklarını gösterebilirler. Sorunları olan çocuklara bu arada "Bugün seni müthiş bir şey yaparken gördüm. Ayakkabını giydin ve bağcıklarını kendin bağladın." diyerek teşvik edilebilir.

    Yine yemekte, sırayla herkesle ilgilenilir ve diğerleri onun nesini sevdiğini, hoşlandığını ve takdir ettiğini söyleyebilir. Örneğin; "Senin öğrendiğin yeni şarkıyı çok seviyorum." veya "Bu sabah söylediklerin gerçekten beni etkiledi".

    Çocuğunuzun odasına, banyodaki aynaya veya beslenme çantasına ufak kağıtlara çizilmiş küçük resimler ya da yazılmış sevgi mesajları konulabilir.

    Çocuğunuzun yatağının baş ucuna onun yapmayı sevdiği bir etkinliği içeren (örneğin oyun oynadığı veya ata bindiği) ve ailenin topluca yer aldığı iki fotoğraf konulabilir. Böylece çocuk her gece becerikliliğini ve sevdiklerini hatırlayacaktır.

     

    8

    Çocukla Yalnız Vakit Geçirmek

    Bir çok ebeveyn için zaman çok sınırlıdır. Bununla beraber uzmanlar her bir çocukla yalnız zaman geçirmenin çok önemli olduğunu belirtmektedirler. Bir pazar sabahı dışarıda kahvaltı edilebilir veya yemekten sonra parkta küçük bir yürüyüş yapılabilir. Zaman zaman onun seviyesine inip onun kuralları ve oyuncaklarıyla oynamak da yararlı olacaktır. Kardeşini kıskanan ve yeni doğan bebekten dolayı geri planda kalan çocuğunuzla yalnız zaman harcamak için çaba sarfetmelisiniz.

     

    9

    Çocuğun Bazı Şeyleri Kendisinin Yapmasına İzin Vermek

    Ebeveynler genellikle çocuklarının yapmakta zorlandığı işleri üzerlerine alarak onlara yardımcı olduklarını düşünürler. Bu yardım, "Sen bunu yapamazsın. Sen yeterince iyi değilsin" mesajlarını verebilir, ki bu da çocuğun kendine olan saygısını azaltır. Çocukların bir işi başarmak için mücadeleye davet edilmeleri gerekmektedir. Ayrıca çocuklara, problemlerini çözmek ve kendi yeteneklerini keşfetmek için fırsatlar da verilmelidir. Yardım istediklerinde, ilk olarak, o işin üstesinden gelebileceklerine onları inandırarak cesaretlendirmek gerekir. "Hadi bakalım, şu elbiseni kendin düğmeleyebilecek misin görelim?" denilebilir. Ya da direkt olmayan tavsiyelerde bulunulabilir. Örneğin "Baş parmağını ilikten geçirirsen, daha kolay düğmeleyebilirsin".

     

    10

    Çocuğun Özel Eşyalarına Saygı Göstermek

    Anne-babalar, sıklıkla çocuklarına verdikleri oyuncakların ve kitapların kontrolünü elde tutarlar. Örneğin; bir eşyasının atılmasına, çocuktan çok ebeveynler karar verir. Çocuğunuzun o oyuncakla oynama çağının geçtiğini düşündüğünüz halde, çocuğun ona hala ve belki de yıllarca ihtiyacı olabilir. Bu nedenle eşyalarını atmadan önce ona sormalısınız.

     

    11

    Çocuğun Düşüncelerine Saygı Göstermek

    Çocuğunuzun herhangi bir konuda düşüncesini sormanız, onun duygularının, gözlemlerinin ve algılayışının değerli olduğunu düşünmesini sağlayacaktır. Partiye giderken ne giyeceğinizi ya da öğle yemeğinde ne yapabileceğinizi ona sorabilirsiniz. Tabii her zaman çocuğunuzla aynı görüşte olmayabilirsiniz. Ama ona neden, onun görüşünden farklı bir karara vardığınızın sebeplerini açıklarsanız, düşüncelerinin tamamen faydasız olmadığını anlayabilecektir.

     

    12

    Çocuğun Yeteneklerini Kabul Etmek

    Her yeni beceri ve başarı, onun yetenekli olduğu düşüncesini kuvvetlendirmektedir. Ne kadar küçük olursa olsun her başarısı kabul edilmeli ve ona başarılı olacağı şeyler bulunmalıdır. Ayrıca ebeveynler, onlardan bazı şeyleri kendilerine öğretmelerini isteyebilirler. Yeni bir bilgisayar oyunu oynamayı veya bir sihirbazlık numarasını öğretmesi istenebilir, buradaki mesaj açıktır: "Sen yeteneklisin." Bazı şeyleri yaparken onun yardımı istenebilir. Örneğin; akrabalara hediyeler hazırlarken fikri alınabilir ya da bir çalar saat yardımıyla sabah kendi kendine uyanabilmekte yeterli olduğu gösterilebilir. Çocuğunuzun notları çok kötü olmadıkça, onun başka başarılarının ve çabalarının olduğunu kabullenmesi sağlanabilir. Örneğin; matematikte zayıfsa, fakat ödevlerine özen gösteriyorsa ya da sizden özel yardım istiyorsa, onun çabaları dikkate alınmalıdır. Ayrıca, akademik başarısı iyi olmayan bir çocuğun, atletik ya da artistik başarısı iyi olabilir. Onu bu yeteneklerinden dolayı övmek ve cesaretlendirmek gerekmektedir.

     

    13

    Çocuğun Tercihlerine Saygı Göstermek

    Çocuğun kendine olan saygısını artırmanın bir yolu da, onun tercihlerini ve duygularını kabul etmektir. Ebeveynler, çocukları için eğlenceli veya yararlı olan etkinlikleri önerebilirler. Fakat onu ön yargılı davranmaya zorlarlarsa, çocuk kendisinin yeterince iyi olmadığı mesajını alacaktır.

     

    14

    Çocuklara Önemli Olanın Vücutları Olmadığını Öğretmek

    Çocuklar büyürken, yüzlerindeki sivilcelerden veya çillerden rahatsız olmaktadırlar. Ebeveynler, onlara vücudun sadece bir paket olduğunu, gerçek hediyenin içeride olduğunu yani kişiliğin varlığını anlatmalıdırlar. Onların başlarına gelen bu tür problemlerin anlaşıldığı ve o yaşlarda başımıza geldiği, fakat bu tür şeylerin geçici ve kontrolümüz altında olduğu belirtilmelidir. Eğer çocukta kilo veya deri problemi varsa bile, onu nasıl görünürse görünsün sevdiğinizden emin olmasını sağlamalısınız. Eğer çocuk görünüşü ile ilgili bir şeyler yapmak istiyorsa ona yaşantısını değiştirmesini destekleyecek bir şekilde yardım önerilebilir. "Kilondan şikayet ediyor gibi bir halin var. Eğer ilgilenirsen, bu konuda yapabileceğin yeni bir şeyler duydum". Ama "Hayır, teşekkür ederim" cevabına da hazır olunmalıdır. Eğer kabul ederse, onu bir diyet ya da eksersiz programı takip etmesini sağlayarak destekleyebilirsiniz.

     

    15

    Çocuk İçine Kapanıksa Yardım Etmek

    Çocukların bazı bozuk ya da sözel olarak rahatsız edici davranışları onların kendilerine saygıları hakkında ciddi mesajlar verebilir. Böyle zamanlarda ebeveynler, sevgiyi ve gerçekleri sunarak yardımcı olabilirler. Onları ciddi bir şekilde dinlemeli, ne demek istediklerini anlamalı ve sonra ne söylemek istediğinizi anlatmalısınız. Örneğin; çocuğunuz, "Ben çok aptalım, hiçbir şeyi doğru yapamıyorum" dediğinde, "Aptal olduğunu düşündüğünü biliyorum, ama seninle aynı görüşte değilim. Belki, bazı şeyleri öğrenmek için daha çok zamana ihtiyacın var, ama biliyorum ki, sen de yeteneklisin. Hatırlasana, oyuncak kamyonunu nasıl da tamir etmiştin? Bu, yaratıcılığı gerektirir." diyerek cevap verebilirsiniz. Bazı ebeveynler, çocuğun güvenini tekrar kazanmasını sağlamak için kişilik özelliklerini kullanmada oldukça duyarlıyken bazıları da çok iyi bir dinleyicidirler. Tepki her ne olursa olsun, çocuk sevildiği ve yetenekli olduğu üzerinde durularak ikna edilmelidir.

     

    16

    Sevgiyi Fiziksel Olarak İfade Etmek

    Ebeveynleri tarafından kucaklanma ve okşanma çocuklarda, kendine saygının gelişmesine yardım etmektedir. Çocuklar sözel olmayan davranışlara karşı çok duyarlıdırlar. Çocuklara "seni seviyorum" demekten çok sevgi, davranışlarla onları okşayarak belli edilmelidir.

     

    17

    Çocukla Göz Seviyesinde Konuşmak

    Çocuklarla konuşurken, daima onlardan yüksekte olmamaya dikkat edilmelidir. Bu onun sadece kendini küçük hissetmesini sağlamakla kalmayacak aynı zamanda ebeveyn ve çocuk arasında büyük bir mesafe olduğuna inanmasına da yol açacaktır. Her zaman onunla konuşurken, yanına çömelerek ya da oturarak ya da onu sizin seviyenize çıkararak göz kontağı kurularak konuşulmalıdır. Bu daha yakın bir iletişimi sağlayacaktır.

     

    18

    Çelişkili Mesajlar Vermekten Sakınmak

    Çelişkili mesajlar, ebeveynlerin sözleriyle başka, davranışlarıyla başka bir şeyi ifade ettiğinde ortaya çıkar. Örneğin; çocuğa, çok sinirli olarak yüzüne bakmadan "seni seviyorum" demeniz ya da korktuğunda, gece yanınıza gelebileceğini söyleyip geldiğinde kızmanız onu çelişkiye düşürebilir. Öncelikle çocuğa karşı dürüst olunmalıdır. Kızarken, kızgın olmadığınızı söylememelisiniz. Çocuğa model olunmalı, ona söylediğinizi siz de yapmalısınız. Fikir birlikteliklerinizi ifade etmeli ve verdiğiniz sözleri tutmalısınız. İstekleriniz ve kurallarınız açık olmalı, ne hissettiğinizi ya da ne düşündüğünüzü söylemelisiniz. Sözlerinizle vücut dilinizin birbirine uymasına dikkat etmelisiniz.

     

    19

    Duygularınızı Çocukla Paylaşmak

    Ebeveynler, çocuklarıyla incinebilecekleri duygularını bile paylaştıklarında, onları kendi deneyimlerini ve duygularını kabul etmeye cesaretlendirmiş olacaklardır. Çocuklar, anne ve babalarının anılarını, eğlendikleri ve korktukları anları, nasıl karşılaştıklarını, çocukları olmasının nasıl bir şey olduğunu hikâye şekline getirdiklerinde anne ve babalarını daha yakından tanıyacaklardır. Aile hikâyelerini çocuklarla paylaşma, kendi kökleriyle gurur duymalarını sağlayacaktır.

     

    20

    Her Çocuğun Tek Olduğu Üzerine Odaklanmak

    Çocuklar hakkında özel şeyleri ebeveynler keşfetmeli ve onlara söylemelidir. Böyle yaparak duyarlı, şiirsel olan çocuğa yaratıcı olma ve kendini dile getirme fırsatı; oldukça uzun boylu bir kız çocuğuna yeni spor dallarının kapısını açma, kariyer ve moda fırsatı verilebilir.

     

    Çocuklarda kendine saygıyı geliştirme, üstesinden gelinemeyecek bir iş değildir. İki önemli parçası olduğu- sevgiyi ve yeteneğini hissettirme - akıldan çıkarılmamalıdır. Ve tabii ki, her iki duyguyu besleyecek şekilde davranılmalı ve konuşulmaya çalışılmalıdır. Ebeveynlerin mükemmel olamadıkları ve en iyisini yapamadıkları zamanlar vardır. Fakat en önemlisinin, bir çocuğun sevgiyi düzenli aralıklarla alması olduğu unutulmamalıdır.

     

    Çeviren ve Düzenleyen:

    Yrd.Doç.Dr. Çağlayan DİNÇER

     

    Gazi Üniversitesi Mesleki Yaygın Eğitim Fakültesi

    Çocuk Gelişimi Yaygın Eğitimi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

     

    http://www.egitim.com/

     


    Tarih: 15:54, 6/12/2007 Kategori: Egitim
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    Ben deliyim öğretmenim! Ya sen?


    ihal00( www.negatif.com )

    Ordu İmam Hatip Lisesi 7 - A Sınıfı, 1982

     

    Sevgili Öğretmenim!

     

    Seni çok seviyorum. Bugün sana içimi dökeceğim. Size değil sana diye başlamama kızma lütfen! İçimden geçen her şeyi söylemek istiyorum. Çok sevdiğim, çok samimi olduğum bir arkadaşımla konuşuyormuş gibi seninle de konuşmak istiyorum bugün.

    * * * * * *

     

    Biliyorum öğretmenim dün seni çok kızdırdım. Sınıfta yine yaramazlıklar yaptım. Bana çok kızdın. Ama ne yapayım öğretmenim ben bir gencim.

     

    Ben deliyim öğretmenim, yaramazlık yapmam çok normal. Sahi sen öğrenciyken hiç yaramazlık yapmadın mı?

     

    Ben ders aşığı değilim öğretmenim. Sahi ders aşığı öğrenci var mıdır Öğretmenim? Sen öğrenciyken ders dinlemek ve ödev yapmak için can atıyor muydun? Ne kadar çok ders verilirse o kadar çok sevinen bir öğrenci var mıdır Öğretmenim!

     

    Eskiden öğrenciler bilgiye talip (talebe) olarak adlandırılır ve okula öyle gelirmiş. Şimdi talebe ruhuna sahip olarak okula gelen öğrenci sayısı pek kalmadı. Bize bu ruhu ne anne babamız nede ilkokul öğretmenlerimiz vermedi. Benim ne suçum var Öğretmenim? Keşke bizleri de bilgiye talip olan talebe şuuruyla yetiştirseydiler.

     

    Biliyorum Öğretmenim sizde ekonomik ve sosyal problemler yaşıyorsunuz. Bizde aynı sıkıntıları yaşıyoruz. Benim suçum ne Öğretmenim? Senin ya da anne babamın ekonomik sıkıntı yaşıyor olmasının suçlusu ben değilim ki!

     

    Biliyorum Öğretmenim seninde ailende / ailenle sıkıntıların var. Ancak benimde ailemle yaşadığım bazı sıkıntılarım var. İster buna kuşak çatışması deyin ister zamane problemler ister ergenlik dönemi çatışması... Öğrencilerin de aile problemleri vardır.

     

    Sana karşı saygısız olduğumu söylüyorsun bazen. Evet, hatalı davrandığımı biliyorum. Ancak sende bana / bize karşı saygısız davranıyorsun Öğretmenim! bazı arkadaşlımıza lakaplar takıyorsun, sınıf içinde rencide ediyorsun. Sevgi ve saygı karşılıklı olmak zorunda değil mi? Sevgi ve saygı bir yansıma değil mi Öğretmenim?

     

     

    Sevgili Öğretmenim.

     

    Benden derste robot gibi oturup ders dinlememi bekliyorsun. Bu mümkün mü? Robot gibi ders dinleyen, her anlatılan hemen anlayan insanlara öğretmenlik yapmak marifet değil ki Öğretmenim! Lütfen bana kızma Öğretmenim ama sende bazen robot gibi ders anlatıyorsun. Derste uykumuz geliyor. Sen dersi biraz daha neşeli işlesen bizde sıkılmasak olmaz mı Öğretmenim?

     

    Psikoloji dersinde Empati kavramını öğrendik. Kendini karşındaki insanın yerine koymak anlamına geliyormuş. Sen hiç kendini benim yerime koydun mu Öğretmenim?

     

    Geçen gün sınıfta seninle tartıştık Öğretmenim. Bana kızmakta yüzde yüz haklıydın. Sınıf içerisinde bana hakaret edince ben dayanamadım sana karşı geldim. Aslında suçlu olduğumu biliyordum. Ancak arkadaşların yanında bana hakaret edince dayanamadım. Gurum kırıldı. Suçumu savunmuş gibi oldum. Ancak ben suçumu değil kırılan gururumu savunmak için sana karşı çıktım. Okulumuzun müdürü sana öğretmenler odasında hakaret etse rahatsız olmaz mısın Öğretmenim?

     

    Keşke bana sınıfta hakaret etmeyip dersten sonra yanınıza çağırsaydınız. Emin olun yaptığıma zaten pişman olmuştum. Sizden özür dilemeyi düşünüyordum.

     

    Ne kadar pişman olsam da ben yine hata yapabilirim. Bir daha hata yaparsam bana sınıfta hakaret etme Öğretmenim! Dersten sonra beni çağırır ve uyarırsan sevinirim Öğretmenim.

     

    Benden ümidini kesme Öğretmenim! Benim kısa sürede değişmemi de bekleme! Şu fırtınalı günleri atlatınca durgunlaşırım inşallah. İnsan kısa sürede değişen ve gelişen bir varlık değil ki Öğretmenim!

     

    Bazı Öğretmenlerimiz “sizden adam olmaz!” sözünü o kadar çok kullanıyorlar ki… Çok kızıyorum onlara. Sahi bizden adam olmasa bu ülkenin geleceğini kime emanet edeceksiniz Öğretmenim? Amerika’dan yada Almanya’dan insanları bu ülkeye getirecek değil hiç kimse! Bizi yetiştirmeye başaramamış olan anne babalarımızın yada adam olmamız için bize destek olmayan Öğretmenlerimizin hiç mi suçu yok!

     

    * * * * *

    Kızma bana Öğretenim ancak bir şey soracağım. Sen hiç genç olmadın mı? Ergenlik dönemi fırtınalarıyla geçen günleri sen yaşamadın mı? Vücudunda kan deli gibi dolaşmadı mı? Sende delikanlı olmadın mı?

     

    Bende şimdi fırtınalı geçen delikanlılık günlerimi yaşıyorum. Bana biraz anlayışlı davranır, kendi gençliğini de unutmasan daha az zararla atlatırım bu günleri. Bana destek ol Öğretmenim! Hayatımın sonuna kadar bir daha böyle fırtınalı bir dönem yaşamayacağım. Senin de ailemin de en çok desteğine ihtiyacım olan bir dönemden geçiyorum. Beni yalnız bırakma Öğretmenim.

     

    Benden bazen anlayış bekliyorsun Öğretmenim. Ancak merak ediyorum; “Benim mi daha anlayışlı ve sabırlı olmam gerek yoksa senin mi?”

     

    Din dersinde Öğretmenimiz “Ergenlik delilikten bir şubedir!” sözünü anlattı bize. Hz. Peygamberin sözüymüş. Ergenlik dönemi için delikanlılık dönemi derler ya o aklıma geldi. İnsan kanının vücudunda deli gibi dolaştığı bir dönemmiş bu dönem.

     

    Bu dönemin ne kadar zor olduğunu, deliliğe yakın bir dönem olduğunu peygamberimiz bile söylemiş. Bu delilik dönemimde sana karşı yapacağım hatalar için benden ümidini kesme Öğretmenim!

     

    Ben deliyim öğretmenim! Ya sen?

     

     

    Sait ÇAMLICA

    Eğitimci - Yazar

    www.saitcamlica.com

    saitcamlica@gmail.com

     

    NOT: Okul, Kolej, Dershane, Milli Eğitim Müdürlükleri, Belediye Kültür İşleri, Parti veya Vakıflar adına seminer veya konferans vermek isteyen bazı okuyucularım bana mail atıyorlar. Fırsatım oldukça konferanslara gidiyorum. Seminer talepleriniz için bana mail yoluyla veya 0505-582 28 53 no’lu telefondan ulaşabilirsiniz. (Sait ÇAMLICA)

     


    Tarih: 11:21, 24/9/2007 Kategori: Egitim
    Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

    Her Millet Layık Olduğu Şarkıyı Dinler.



           "Birlikte şarkı söyleyen topluluklar arzu ettikleri yönetime daha kolay ulaşırlar"


     

    Fatih Sultan Mehmet Köprüsü açılıyor, köprüden ilk olarak Turgut Özal ile Semra Özal geçecek arabayla. Turgut Özal karısına dönüyor, "Koy bir kaset de neşemizi bulalım Semra" diyor. Sonra İcraatın İçinden'in jeneriğinde bile kullanıldı bu pek "sempatik" cümle. Ve tabii çoğu kimse için hiç "sempatik" değildi. Bugün hâlâ bu cümleyi Türkiye'de siyasette bir kırılma noktası olarak ananlar var.

    Semra'nım hangi kaseti koydu, kim bilir. Bach, Mozart falan olmadığı muhakkak. Faruk Tınaz, Coşkun Sabah, Bülent Ersoy... Fatih Ürek o yıllarda nerelerdeydi?  Bugün olsa Semra'nım'ın yakın arkadaşı Fatih Ürek'ten bir parçayla şenlenirdi herhalde Özal ailesi: "Elalem ne derse desin / Hadi hadi hadiiii" Ve bugün olsa, yine sempatik bulanlar ve bulmayanlar olacaktı. Şarkıya eşlik edenler ve etmeyenler...

     

    "Gül'üm benim..."

    Artık hepimiz biliyoruz, "Beraber yürüdük biz bu yollarda" Tayyip Erdoğan'ın ve AKP'nin şarkısı. Kayserililer de Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığını meydanlarda çalan "Gülüm Benim"le kutladılar.  Evlerde de söyleniyordur belki.  Eş-dost bir araya toplandığında, ev gezmelerinde falan, ya da diyelim düğünlerde, Abdullah Gül'ün şerefine, Tayyip Erdoğan'ın hatrına, ne bileyim, bir "Gülüm benim", bir "Beraber yürüdük biz bu yollarda" patlatılıyordur.

     

    Koro ve demokrasi...

    Birlikte şarkı söylemek sosyologların ve tarihçilerin üzerinde bir dolu araştırma yaptıkları bir mevzu. Özellikle Amerika'da kilise korolarından kareoke barlara araştırma yapan, birlikte şarkı söylemek ile demokrasi arasında ilişki kuran bilim adamları var. Robert Putnam söylemiş galiba: "Birlikte şarkı söyleyen topluluklar -kelimenin tam anlamıyla ya da mecazen- arzu ettikleri yönetime (hükümete) daha kolay ulaşırlar." Demek ki bu yüzden her ülkenin bir milli marşı var. Ve demek ki şu sıralar arzu ettiği yönetimi iktidara taşımaya yetecek kadar büyük kalabalıklar "Beraber yürüdük biz bu yollarda" ile "Gülüm benim"i seviyor, bu şarkılara eşlik ediyorlar.

     

    Nana naaaa nana nana naaaa

    Ben yazana kadar eskidi bile ama son günlerde en sevdiğim şarkı Gökçe'nin "Aradım Seni"si...  "Aradım seni bu şehirde / Hadi kork düştüm peşine / Bulursam seni bir yerde / Nana naa nana nana naaa"  Bu "nana naaa"ları bağırmak çok zevkli oluyor. Neşeli... Gökçe de çok şirin. Kıyafetleri, konuşmalarıı falan sevimli. İnsan biraz da o söylüyor diye seviyor şarkıyı.  Bir de tabii kim şehirde birini aramamıştır ki, ah bir tesadüf bulup da nana naaaa'lamak üzere? Bu da benim gençlere hizmetim olsun. Şehirde birbirini arayıp duranlar Gökçe'yi takip etsinler, bir barda çıktığı zaman, hurraaa, o bara...  Sonra? Nana naaa nana...

     

    "Aşk sakızı mısın?", "Aşksa, kız mısın", "Aşkım hazır mısın?"

    Şarkı sözlerini anlamayınca uydurmak gelenektendir. Türkiye'de bir sürü İngilizce şarkı gayet manasız, absürd sözlerle söylenir bu yüzden. Ki Türkçelerde de durum pek farklı değil. Bu yüzden Türkler birlikte zor şarkı söyler. Geçen gün Gani Müjde'nin programında Ayşe Hatun Önal vardı, o anlatıyordu. İbrahim Tatlıses'in "Bir Kulunu Çok Sevdim"ini, senelerce "Bir kolunu çok sevdim" diye anlamış, öyle dinlemiş. Ben de senelerce Kayahan "Üzüntün ellerimde / Soldum kederlerinde" diyor zannettim. Meğer "Hüzün tünellerinde..." diyormuş. İnternetteki bilumum sözlük sitelerinde "Yanlış anlaşılan şarkı sözleri" başlığında türlü örnekleri var:  

     

    Levent Yüksel; "Benzedim bak kız Mecnun'a" Doğrusu: "Benzedim bahtsız Mecnun'a"  Pamela Spence; "İstanbul seni kaybetmiş / İnançlı günler vaat etmiş" Doğrusu: "İstanbul seni kaybetmiş / İlaçlayıp berbat etmiş"  Tarkan (Favorim!); "Sen üzüm ye gülüm, incir ye" Doğrusu: "Sen üzülme gülüm, incinme" Bir dönemin en yanlış anlaşılan şarkısı Aşkın Nur Yengi'nin "Ay inanmıyorum"uydu galiba.  "Ayılamıyorum", "Hayır anmıyorum", hatta "Ayran buyrun" diye söyleyenler bile oldu. Son günlerin en yanlış anlaşılan şarkılarından biri ise Hepsi grubunun "Aşk Sakızı" gibi duruyor.  Şarkının "Aşk sakızı mısın?" kısmı uydur uydur bin bir şekilde söylenebiliyor:  "Aşksa, kızı mısın?", "Aşkım hazır mısın?", "Aşkım kısır mısın?", "Ahçı kızı mısın?"...

     

    "Biri birini terk ediyordu, onu alnından öpüyordu..."

    Geçen akşam güzel sesli bir arkadaşla, güzel sesli annesini yakalayınca, özellikle anneden rica ettim. Ben çocukken o şarkıyı söylerdi çünkü, hatırlıyorum. Fakat şarkıyı hatırlamıyorum!"Hani perdeyi aç diyordu. Onu söylesenize..."Anne normal olarak boş baktı. Kızı beni biliyor, şarkıyı çıkardı: "Dün akşam yine benim yollarıma bakmışsın / Gelmeyince üzülüp perdeyi kapatmışsın..." Sonra annesine benim bazı şarkıları böyle şifreli anlattığımı açıkladı.

     

    Yıllar önce de "Hani bir şarkı var" demişim, "Ölümüm elinden olacak..." Düşünmüş düşünmüş, üstelik de bulmuş: "Dönüşüm muhteşem olacak."  Bir zamanlar arkadaşımın annesinden dinlediğim şarkıları yeniden dinleyeceğim ya, başladım çırpınmaya. "Sen Gelmez Oldun"u "kuş yuvası" diye tarif ettim. "Kuşlar yuva kurdu / Sen gelmez oldun" kısmını işaret ederek.  Anladılar. "Hani o bırakıp giderken" diye başlayan bir şarkı vardır, onu da "Biri birini terk ediyordu, onu alnından öpüyordu" diye anlattım.  Şarkının bir yerinde "Alnına koyarken veda busesi" deniyor ya, o bakımdan.  Anladılar. Neyse ki bu eski şarkıların, sözlerini bilmeseniz de, uzun uzun anlatabileceğiniz hikayeleri var.

     

     Müzik: Kainatın zil sesi...

    14 milyar yıl önce Evren insan yumruğu kadar bir gaz bulutuymuş. Kuzey Kutbu'nda araştırma yapan 35 bilim adamı yıllar evvel böyle bir şey söylemişlerdi. Bu gazların sürekli hareketinin zil sesi gibi ses dalgaları meydana getirdiğini, işte bu zil sesinin Büyük Patlama'yı tetiklediğini anlatıyorlardı. Zil sesi... Ve bom! Ahmet Özhan -bildiğiniz Ahmet Özhan, şarkı söyleyen- 2001 yılında Vesaire dergisine bu zil sesi iddiasından hareketle bir yazı yazdı.  Haberi görmüştüm ama Özhan'ın yazısında da bundan bahsedildiğini görünce iyice dikkatimi çekti; bunca yıl sonra hatırlamamın sebebi bu. "Demek ki evrenin şarkısı 14 milyar yıl önce yazılmış" diyordu Ahmet Özhan yazısında. Bunu da Türk musikisinde birçok eserin bestecisinin bilinmemesine, bu zil sesi iddiasından çok yıllar önce bile bestecilerin evrende halihazırda var olan bir müziği "tespit" ettiklerine inanmalarına, bu yüzden de besteci bölümünün karşısında "tesbit" yazmalarına bağlıyordu:

     

    "Kainatın bir bestecisi, bir de şarkısı vardır. Bütün şarkılar 'bir şarkının' değişik duyumlarından ibarettir. Müzik adamlarına da bu değişik duyumları 'tespit' etmek ve onları yorumlamak düşmektedir."

    /Tuba Akyol

     


    Tarih: 10:28, 6/9/2007 Kategori: Egitim
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    Okumadan seyrederseniz, kör olursunuz…


     

     

     

    “Delikli demir icat oldu mertlik bozuldu” sözü meydan kavgalarında güçlü olmanın önemini yitirdiğini anlatmak için kullanılmış.

     

    “Televizyon icat oldu, aile sohbeti kalmadı”, Televizyon icat oldu kitap okuyanlar azaldı!” gibi sözleri de yıllar sonra torunlarımız kullanmaya başlayacak galiba.

     

    * * * * *

    Seyreden bir toplum olduk! Sadece seyrediyoruz. İşin daha da kötüsü seyrederken bile görmüyoruz. Bakar – kör dedikleri bu olsa gerek.

     

    Yıllar önce bir gazete kupürü atmıştım arşivime. Ortadoğu veya Afrika’da açlık ve sefalet içinde bir çocuğun resmiydi sakladığım. Aylardır yıkanmadığı saçlarından belli olan çocuğun kıyafetleri yırtık, ayağında da ayakkabı yok. İlginç olan ise çocuğun elinde silah olmasıydı. Hem de kocaman bir silah.

     

    Fotoğraf her yerde her zaman gördüğümüz bir görüntüydü aslında. Ancak altında bir soru vardı resmin. “Üstüne kıyafet bile alamayan bu çocuğun eline bu kadar pahalı bir silahı kim ve nasıl verdi?”

     

    O güne kadar Televizyonda veya gazetelerde defalarca gördüğüm halde üzerinde hiç düşünmediğim basit bir soruydu bu. Beni gerçekten çok düşündürdü. Yiyecek ekmeği olmayan, aylardır yıkanamayan, bir atlet ve ayakkabı bile alamayan bu çocuk, bu silahı nereden buldu? Bu çocuklara ekmek yerine silahı, atlet yerine mermiyi kim ve niçin veriyordu?

     

    Seyrederken göremediklerimi okurken gördüm.

     

    1950’li yıllarda Almanya’da akademik çalışmalar için bulunmuş bir gencin hatıralarını okuyunca sorularımın cevabını da buldum.

     

    “Bir gün Üniversite'nin araştırma laboratuarında çalışırken bölümdeki Alman hocam benimle görüşmek istediğini söyledi. Önünde, ESSO Petrol Şirketi Genel Müdürü Dr. Müller'in gizli bir konferansa davet kartı bulunuyordu.

     

    Bu konferansa kendisinin gidemeyeceğini, ancak böyle bir şahsın verdiği konferansta isminin yazılı olduğu masanın boş kalmamasına da ehemmiyet verdiğini belirtti. Mümkünse bu konferansa kendi adına benim gidip, yerini almamı rica etti. Memnuniyetle kabul ettim.

     

    Konferans, o tarihte, harpten çıkmış Almanya'nın yıkık Aachen kentinin ilk tamir edilen, en lüks, en muhteşem binasında yapılıyordu. Bu binada aslında bir termal kaynak bulunduğu için adı Bad Aachen olan Aachen şehrinin ağaçlar içindeki meşhur Kurhaus oteliydi. Girişte sıkı kontroller yapıldı. Davetiyeyi göstererek Prof. Schimdt'in adına O'nun yerine oturdum. Şehrin Valisi, Başpiskopos'u, profesörler, ileri gelen iş adamları ve yazarlardan müteşekkil en seçkin bir topluluk bu konferansa davet edilmişti.

     

    ESSO Şirketi Genel Müdürü Dr. Müller açış konuşmasını yaparken,

     

    "Sizleri her ne kadar "Bugünkü Arabistan" konulu bir konferansa davet ettimse de, bu davetin böyle takdimi konferansın gizliliği münasebetiyledir.

     

    Toplantının asıl maksadı şudur: Suudi Arabistan'ın yeni petrol bölgesi Damman'dan geliyorum. Amerikalılarla beraber dünyanın en zengin petrol kaynaklarını bulduk. Amerika'nın ve Avrupa'nın önemli şehirlerinde seçilmiş kimselerle yapılmasını programladığımız bu gizli toplantılarla, bu muazzam servetin Batılıların yararına kullanılmasını nasıl temin edebileceğimizin istişarelerini yapmak istiyoruz. Onun için bu büyük zenginlik hakkında size kısaca bilgi verdikten sonra, aslında ben sizin tavsiyelerinizi dinlemek istiyorum." dedi.

     

    Suudi Arabistan'da dünyanın en zengin petrol yatakları bulunmuş ve ilk üretim başlamıştı. Buradaki rezervler dünya toplam rezervinin yüzde yirmisine denk büyük rezervlerdi. Batı bu rezervlerin kendi yararına kullanılmasını istiyordu. Bunun daha ilk günden tedbirlerini almaya çalışıyordu.

     

     

     

    Batılı, Afrika ve Ortadoğu petrolünü elinde tutamak için o insanları aç bırakıp birbirleriyle uğraştırmak veya savaştırmak zorunda olduğunu bildiği için yıllardır o bölgelerde akan kan durmuyor.

     

    Gençlerin eline kalem yerine silah, ekmek yerine mermi veriyorlar. Ya birbirleriyle savaştırıyorlar ya da bizzat ordularıyla saldırıyorlar.

     

    * * * * * *

     

    İki arkadaş pikniğe çıkmışlar. Gece çadırda yatmışlar. Gece yarısı uyanmışlar ve gökyüzünü seyretmeye başlamışlar.

     

    Biri diğerine, “Gökyüzünde ne görüyorsun?”diye sormuş.

     

    Arkadaşı, “Yıldızları, karanlıkta parlayan kutup yıldızını, ay’ın güzelliğini” diye anlatmaya başlamış.

     

    Soruyu soran arkadaşı “Kör müsün oğlum? Çadırımızı çalmışlar!” demiş.

     

    Bu hikâye bana ülkemizde ve dünyada yaşanan sıkıntıları görmeyip, sürekli magazin ve dizilerle vakit geçiren insanları hatırlatır. Gülünecek halimize ağlamamız gerekirken, ağlanacak halimize gülüyoruz işte.

     

    Allah sonumuzu hayretsin!

     

    * * * * * * *

     

    Magazin ve dizileri seyretmekten vazgeçip, okumaya başlamadığımız sürece gerçekleri göremeyiz.

     

    Bizler, gençlerin ellerine kalem ve kitap vermediğimiz zaman, birileri onların ellerine silah ve mermi vermeye başlayacak.

     

    1980 öncesi sağ-sol kavgalarında düşmanını (!) vuran gençlerin ellerine o silahları kim verdi? Hangi fabrikada üretildi o silahlar?

     

    Sağcı gençlere verilen silahlarla solcu gençlere verilen silahların aynı fabrikada üretildiğini biliyor muydunuz?

     

    O dönemin ateşli militanlığını yapan gençler yıllar sonra gerçekleri görmeye başladı.

     

    Geçmişin gerçeklerini görmek bugün için sadece ibret olur.

     

    Marifet geleceğin tehlikelerini görebilmektir. 

     

    Ancak öyle bir zamanda yaşıyoruz ki seyrederek değil, okuyarak görebiliriz.

     

    Seyredenler kör oluyor.

     

    Seyretmeyin, okuyun!

     

     

    Sait ÇAMLICA

    Eğitimci - Yazar

    www.saitcamlica.com

    saitcamlica@gmail.com

     


    Tarih: 10:49, 23/7/2007 Kategori: Egitim
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    Hangi İlimiz Nesiyle Meşhur?


    ADANA 

    Pamuk ( Beyaz altın ), Adana Kebabı, Şalgam, Çukurova, Anavarza Kalesi, Misis Antik Kenti, Tekir Yaylası, Sakıp Sabancı

     

    ADIYAMAN       

    Nemrut Dağı, Besni Üzümü, Pirin-Gümüşkaya Mağaraları, Kahta Çayı

     

    AFYON

    Haşhaş, Kaymak, Afyon Sucuğu, Afyon Mermeri, Çağlayan Mesire Yeri, İscehisar Kayalıkları, Bayat Kilimleri, Hüdai, Gazlıgöl, Dinar ve Sandıklı Kaplıcaları

     

    AĞRI    

    Ağrı Dağı, İshak Paşa Sarayı, Balık Gölü, Göktaşı Çukuru, Gürbulak Sınır Kapısı, Günbuldu Mağaraları

    AKSARAY         

    Ihlara Vadisi, Eğri Minare, Yılanlı Kilise, Sultanhanı ve Ağzıkarahan Kervansarayları, Acemhöyük, Manastır Vadisi, Antik Nora Şehri

     

    AMASYA          

    Amasya Elması, Borabay Gölü, Amasya Kalesi, Kral Kaya Mezarları, Ahşap Amasya Evleri, Darüşşifa ( Akıl hastalarının müzik ve su sesiyle tedavi edildiği ilk yer ), Şehzadeler Şehri

     

    ANKARA          

    Ankara Kalesi, Anıtkabir, Tiftik Keçisi ( Ankara Keçisi ), Hacı Bayram Veli Türbesi, August Tapınağı, Roma Hamamı, Gordion ( Frigyanın Başkenti ), Atakule, Karum İş Merkezi, Kızılcahamam-Ayaş Kaplıcaları, Beypazarı Evleri

     

    ANTALYA        

    Düden-Kurşunlu-Manavgat Şelaleleri, Dim-Damlataş-Karain Mağaraları, Olimpos-Beydağları-Köprülü Kanyon Milli Parkları, Konyaaltı-Lara-Patara Plajları, Turunçgil ve Seracılık Üretimi ile Alanya, Side, Manavgat, Kemer, Kalkan, Kaş Gibi Turizm Merkezleri, Tarihi Kaleiçi Evleri, Altın Portakal Film Yarışması, Kesme Çiçek Üretimi, Aspendos, Perge, Fhaselis, Termessos, Olympos Antik Kentleri

     

    ARDAHAN        

    Kaşar Peyniri, Çıldır Gölü

     

    ARTVİN

    Boğa Güreşleri, Barhal Kilisesi, Sarp Sınır Kapısı, Çoruh Nehri, Karagöl - Sahara ve Hatilla Vadisi Milli Parkları

     

    AYDIN 

    Deve Güreşleri, Büyük Menderes Nehri, Afrodisias-Milet-Didim-Priene Antik Kentleri ile Kuşadası, Aydın İnciri, Dilek Yarımadası Milli Parkı

     

    BALIKESİR       

    Susurluk Ayranı ve Tostu, Manyas Gölü ve Manyas Yoğurdu, Ayvalık ve Edremit Zeytini, Kaz Dağları Milli Parkı, Bor mineralleri, Gönen-Manyas-Burhaniye Kaplıcaları, Kaz Dağları Sarıkız Şenlikleri, Şahin Deresi Kanyonu, Sütüven Şelalesi, Ayvalık-Altınoluk-Akçay-Ören Turizm Merkezleri, Hasanboğuldu, Tahtakuşlar Etnografya Müzesi, Balıkesir Kolonyası

     

    BARTIN

    Amasra Kalesi, İnkum Plajı, Bartın Çayı

     

    BATMAN          

    Hasankeyf Türbesi ve Kalesi, Petrol Rafinerisi

     

    BAYBURT        

    Bayburt Kalesi, Şehit Osman Türbesi, Aydıntepe Yeraltı Şehri, Sırakayalar Şelalesi

     

    BİLECİK           

    Şeyh Edebali ve Ertuğrul Gazi Türbeleri, Saat Kulesi, Türk Büyükleri Platformu, Osmanlının Kuruluş Yeri Söğüt İlçesi, Mermer Üretimi ve Bozöyük Seramiği

     

    BİNGÖL           

    Kös Kaplıcası, Soğuksu Mesiresi, Buzul Gölleri, Kiğı Kalesi, Yüzen Ada ( Turnalar Gölü ), Kartal ( Karakuş ) Halkoyunu

     

    BİTLİS 

    Nemrut Dağı, Nemrut Krater Gölü, Ahlat Kümbetleri, Tütün Üretimi, Süphan Dağı, Adilcevaz Kalesi, İhlasiye Medresesi, El-Aman Kervansarayı, Ahlat Selçuklu Mezarlığı, Beş Minare ( Şerefiye, Kalealtı, Ulu, Meydan ve Gökmeydan Camileri )

     

    BOLU   

    Yedi Göller, Abant, Gölcük, Sünnet Gölleri, Mudurnu ve Göynük'ün Tarihi Ahşap Evleri, Kartalkaya Kış Sporları Merkezi, Mengen'in Aşçıları, Akkaya Travertenleri, Seben Kaya Evleri, Seben Elması, Aladağ Yaylaları, Mudurnunun Sarot ve Babas Kaplıcaları

    BURDUR          

    Sagalassos Antik Kenti, İnsuyu Mağarası, Burdur ve Salda Gölleri

    BURSA  Yeşil Türbe, Ulu Cami, Kozahan, İznik Çinileri, Cumalıkızık Köyü ve Evleri, Uludağ Milli Parkı, Kestane Şekeri, Şeftali, Bıçak, Havlu, Gemlik ve Mudanya nın Zeytini, İnegöl Köftesi, Çekirge-Oylat Kaplıcaları, İskender Kebabı, İnkaya Çınarı, Mihaliç Peyniri, İznik Gölü,Emsali zor bulunan IRGANDI köprü, Osman Gazi ve Orhan Gazi Türbesi, Emirsultan türbesi,Molla Gürani Türbesi, Molla Fenari Türbesi, Karagöz ve Hacivat, Üftade Türbesi, Hisar ve Orta Pazar mahallelerindeki surlar ve Osmanlının Bursa ya ilk girdiği Kapı (Saltanat Kapı Yeni Yapılan Değil),Emsali zor bulunan IRGANDI köprü

     

    ÇANAKKALE     

    Gökçeada ve Bozcaada, Truva ve Assos Antik Kentleri, Gelibolu Şehitler Milli Parkı, Adatepe ve Çetmi (Yeşilyurt ) Köyleri, Dardanel Balık Konservesi, Domates ve Seramik Üretimi, Höşmerim ( peynir tatlısı )

     

    ÇANKIRI          

    Çankırı Kalesi, Taşmescit, Bülbül Pınarı Dinlenme Yeri, Kayatuzu Üretimi

     

    ÇORUM

    Yazılıkaya, Hattusaş, Alacahöyük Ören Yeri, Çorum Leblebisi ve Saat Kulesi

     

    DENİZLİ           

    Pamukkale Travertenleri, Hierapolis Antik Kenti, Buldan Bezi, Havlu ve Bornoz Üretimi, Güney Şelalesi, Karahayıt Kaplıcaları, Kızıldere Jeotermal Kaynağı , Denizli Horozu

     

    DİYARBAKIR    

    Diyarbakır Karpuzu, Malabadi Köprüsü, Diyarbakır Surları, Ergani Bakırı, Behrampaşa Camii, Delilo Halkoyunu, Deliller Hanı, Diyarbakır Sokakları, ( Küçeler ) Hilar Kayalıkları, Çermik Kaplıcası, Meryem Ana Kilisesi, Sarı Saltık Türbesi

     

    DÜZCE 

    Samandere, Güzeldere, Aydınpınar, Sarıyayla, Saklıkent ve Aktaş Şelaleleri,Fakıllı, Sarıkaya ve Aksu Mağaraları, Akçakoca Turizm Merkezi, Efteni Gölü ve Kaplıcası, Konuralp Müzesi, Sakarca, Topuk, Kardüz, Odayeri , Torkul Yaylaları

     

    EDİRNE

    Selimiye Camii, Rüstempaşa Kervansarayı, Kırkpınar Yağlı Güreşleri, Ayçiçeği-Pirinç ve Beyaz Peynir Üretimi, Uzunköprü.

     

    ELAZIĞ

    Harput Kalesi ve Şehri, Keban Baraj Gölü, Hazar Gölü, Buzluk Mağarası, Çaydaçıra Halkoyunu, Ağın Kaplıcası,Hazarbaba Kayak Merkezi,Arap Baba Türbesi

     

    ERZİNCAN        

    Girlevik Şelalesi, Ekşisu Kaplıcası, Tulum Peyniri, Bakır İşlemeciliği, Aygır Gölü, Buz Mağaraları, Eğinin ( Kemaliye ) folklörü

     

    ERZURUM        

    Palandöken Kayak Merkezi, Çifte Minareli Medrese, Tortum Şelalesi, Oltu Taşı, Aziziye Tabyaları, Üç Kümbetler, Çağ Kebabı, Tepsi Minare ( Saat Kulesi ), Erzurum Kalesi, Rüstem Paşa Bedesteni, Erzurum Kongresi Binası, Çobandede Köprüsü, Narman Peribacaları

     

    ESKİŞEHİR       

    Lületaşı, Porsuk Çayı, Midas Tapınağı, Anadolu Üniversitesi, Yunus Emre Türbesi, Tarihi Odun Pazarı Evleri, Yazılıkaya Frig Vadisi ( Midas Kenti ), Uyuz, Çifteler ve Yarıkçı Hamamları, Çatacık Ormanları ve Mesire Yeri, Eti Bisküvileri, İnönü Planör Kampı, Sivrihisar Ermeni Kilisesi

     

    GAZİANTEP      

    Antepfıstığı, Antep Baklavası, Zeugma-Karkamış-Yesemek Antik Kentleri, İplik Sanayi, Karpuzatan ve Dülükbaba Mesire Yerleri, Antep Mutfağı

     

    GİRESUN         

    Giresun Kalesi, Fındık Üretimi, Hayırsız Ada, Şebinkarahisar Kalesi, Kümbet, Bektaş, Gölyanı, Kulakkaya ve Sisdağı Yaylaları, Aksu Şenlikleri, Pınarlar Şelalesi Aygır Gölü, Giresun Kalesi, Gedikkaya

     

    GÜMÜŞHANE   

    Tomara ve Torul Şelaleleri, Satara Antik Kenti, Kuşburnu Çayı ve Marmeladı, İmera Manastırı ve Gümüşhane Evleri

     

    HAKKARİ         

    Cilo ve Sat Dağları, Buzul Gölleri, Zap Suyu, Ters Lale ( Ağlayan Lale ), Şemdinli Balı, Sümbül Dağı, Hakkari Kilimleri

     

    HATAY

    Antakya Mozaik Müzesi, Harbiye Mesire Yeri, Arsuz Plajları, İskenderun Demir-Çelik Fabrikaları, Soğukoluk Mesire Yeri, Künefe Tatlısı, Sen Piyer Kilisesi, Erzin Kaplıcaları

     

    IĞDIR   

    Pamuk Üretimi

     

    ISPARTA          

    Kovada Gölü Milli Parkı, Isparta Gülü, El Dokuması Isparta Halıları, Eğirdir ve Gölcük Gölleri, Isparta Elması,Yazılı Kanyon Milli Parkı, Pınargözü Mağarası, Davraz Dağı Kayak Merkezi

     

    İSTANBUL        

    Topkapı Sarayı, Sultanahmet ve Süleymaniye Camileri, Yerebatan Sarnıcı, Kapalıçarşı, Mısırçarşısı, İstiklal Caddesi, Dolmabahçe ve Çırağan Sarayları, Yıldız-Gülhane - Emirgan Parkları, Çamlıca Tepesi, Prens Adaları, Rumeli Hisarı, Haliç Piyerloti, Kız Kulesi, İstanbul Boğazı, Minyatürk, İstanbul Surları, Galata Kulesi, Sultanahmet Meydanı, Aya İrini Müzesi, Eyüp Sultan Camii, Boğaz Köprüleri, Bozdoğan Kemeri, Fener Rum Patrikhanesi.

     

    İZMİR   

    İzmir Saat Kulesi, Kadife Kale, Meryem Ana Evi, Kültürpark, Efes-Bergama Antik Kentleri, Balçova Kaplıcaları, Kemeraltı Çarşısı, Çamaltı Tuzlası ve Kuş Cenneti, Çeşme Kalesi, Kordon Boyu, Asansör, Kızlar Ağası Hanı, Birgi Çakırağa Konağı, İzmir Köfte, Lokma ve Kemalpaşa Tatlıları, Foça, Çeşme, Seferihisar, Selçuk, Alaçatı Turizm Merkezleri

     

    KAHRAMANMARAŞ       

    Maraş Dondurması, Döngel Mağaraları, Afşin-Elbistan Termik Santrali, Maraş Kalesi, Tarhana,Sütçü İmamı

     

    KARABÜK        

    Safranbolu Evleri, Safranbolu Lokumu, Demir-Çelik Fabrikası

     

    KARAMAN        

    Hatuniye Medresesi, Yerköprü Şelalesi, Karaman Koyunu, Türkiyenin Bisküvi Üretim Merkezi, Karaman Elması

     

    KARS   

    Kars Kalesi, Ani Harabeleri, Sarıkamış Kayak Merkezi, Kaşar Peyniri

     

    KASTAMONU    

    Cehennem Deresi Kanyonu, Ilgarini Mağarası, Tosya Pirinci, Taşköprü Sarımsağı, Ilgaz Dağı Milli Parkı, Kır Pidesi, Kürenin bakırı

     

    KAYSERİ          

    Erciyes Dağı Kayak Merkezi, Kayseri Pastırması, Bünyan Halısı, Sultansazlığı Kuş Cenneti, Kapuzbaşı Şelaleleri, Gesi Bağları, Talas Kenti, Gevher Nesibe Tıp Merkezi

     

    KIRIKKALE       

    Silah Fabrikaları, Petrol Rafinerisi

     

    KIRKLARELİ     

    Dupnisa Mağarası, Alpullu Şeker Fabrikası, Hamitabat Doğalgaz Santrali, Dereköy-İğneada-Kıyıköy-Kastro gibi Sayfiye Yerleri

     

    KIRŞEHİR         

    Ahi Evran Türbesi, Hirfanlı Baraj Gölü, Seyfe Gölü, Petlas Lastik Fabrikası, Cacabey Medresesi, Mucur Yeraltı Şehri

     

    KİLİS   

    Kilis Yorganları

     

    KOCAELİ ( İZMİT )        

    Pişmaniye, Değirmendere Fındığı, Hannibal'ın Mezarı, Petrokimya ve Otomotiv Sanayi, Osman Hamdi Bey Müzesi, Eski Hisar Kalesi, Saat Kulesi, Hereke Halısı, Kandıra Yoğurdu, Abdülazizin Av Köşkü, Kaiser Wilhelm Köşkü, Ballıkayalar Vadisi ve Beşkayalar Tabiat Parkları, Darıca Kuş Cenneti, Maşukiye, Kartepe ve Kuzu Yaylası, Çoban Mustafa Paşa Külliyesi, Yarımca Kirazı

     

    KONYA

    Mevlana Türbesi, Alaeddin Tepesi ve Camii, Karatay Medresesi, Çatalhöyük Antik Kenti, Akşehir Nasrettin Hoca Şenlikleri, Balatini Mağarası, Ilgın Kaplıcaları

     

    KÜTAHYA        

    Porselen ve Çini İmalatı, Başkomutanlık Milli Parkı, Kütahya Kalesi, Aizanoi Antik Kenti, Tunçbilek-Seyitömer Linyitleri, Tavşanlı Leblebisi, Simav ve Gördes Halıları

     

    MALATYA        

    Malatya Kayısısı, Günpınar Şelalesi, Pınarbaşı Mesire Yeri, Aslantepe Antik Kenti, Karakaya Barajı, Somuncu Baba Camii ve Balık Gölü, Sürgü ( Takaz ) Mesire Yeri, Arapgir Meydan Köprüsü, Battalgazi Kervansarayı, Sultansuyu Harası, Darende Kudret Hamamı

     

    MANİSA           

    Sard Antik Kenti, Mesir Macunu, Spil Dağı Milli Parkı, Üzüm ve Tütün Üretimi, Soma'nın Linyiti, Ağlayan Kaya ( Nyobe ) Muradiye ve Ulu Cami Külliyeleri, Vestel Fabrikaları

     

    MARDİN

    Deyrul-Zafaran Manastırı, Mardin Kalesi, Taş Evleri, Telkari Gümüş İşlemeciliği, Dara Harabeleri ve Zinciriye Medresesi

     

    MERSİN ( İÇEL )           

    Kız Kalesi, Cennet ve Cehennem Obrukları, Silifke Yoğurdu, Anamur Muzu, Turunçgil ve Seracılık Üretimi, Göksu Nehri, Sertavul Geçidi, Tarsus Şelalesi, Çamlıyayla ( Namrun )

     

    MUĞLA

    Bodrum, Marmaris, Datça, Fethiye, Dalyan, Göcek Gibi Turizm Merkezleri, Kelebekler Vadisi, Bodrum Kalesi, Beyaz Bodrum Evleri, Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi, Saklıkent Kanyonu, Ölü Deniz, Çamur Banyosu, İztuzu Plajı, Sedir Adası, Knidos-Letoon-Kaunos-Labranda-Keramos Antik Kentleri, Milas Halıları, Halikarnas Balıkçısı, Marmaris Çam Balı, Sığla Ağacı ve Yağı

     

    MUŞ    

    Muş Ovası, Malazgirt Anıtı, Gaz Gölü

     

    NEVŞEHİR        

    Peribacaları, Derin Kuyu ve Kaymaklı Yeraltı Şehirleri, Hacı Bektaşi Veli Türbesi, Üzüm Bağları ve Şarabı, Patates Üretimi, Testi Kebabı, Avanos'un Çanak Çömlek İşçiliği, Göreme Açık Hava Müzesi, Kozaklı Kaplıcaları, Ortahisar ve Uçhisar Kaya Oyması Kaleleri, Tarihi Mustafapaşa Evleri, Zelve

     

    NİĞDE  

    Saat Kulesi, Aladağlar, Bolkar Dağları, Türkiye'nin Elma ve Patates Deposu, Kuşkayası Mezarlığı, Çiftehan Kaplıcaları

     

    ORDU  

    Türkiye'nin Fındık ve Bal Deposu, Boz Tepe, Çamlık Mesire Yeri, Yason Burnu ve Kilisesi, Keyfalan Yaylası

     

    OSMANİYE       

    Toprakkale Kalesi, Hemite Kalesi, Karatepe-Aslantaş Açık Hava Müzesi, Karaçay ve Şarlak Şelaleleri, Zorkun Yaylası, Haruniye Kaplıcası, Yerfıstığı Üretimi

     

    RİZE    

    Çay Bahçeleri, Kaçkar Dağları, Ayder ve Çamlıhemşin Yaylaları, Anzer Balı, Zilkale ve Buzul Gölleri, Elevit Şelalesi, Palovit Yaylası, Fırtına Deresi Vadisi, Rize Kalesi, Rize Bezi

     

    SAKARYA         

    Sapanca ve Poyrazlar Gölleri, Akyazı Kuzuluk Kaplıcaları, Sakarya Nehri, Patates ve Soğan Üretimi

     

    SAMSUN          

    Tütün Üretimi, Çarşamba ve Bafra Delta Ovaları, Havza ve Ladik Kaplıcaları, Atatürk Anıtı, Bafra Pidesi, Vezirköprü İlçesinin Semaveri

     

    SİİRT   

    Veysel Karani Türbesi, Büryan Kebabı, Perde Pilavı, Saat Kulesi, Siirt Yünlü Battaniyeleri, Derzin Kalesi, Billoris Kaplıcası, Jirkan Kilimi

     

    SİNOP  

    Sinop Kalesi, Boyabat Pirinci, İnceburun ( Türkiye'nin En Kuzey Noktası ), Ayancık Kerestesi, Erfelek Tatlıca Şelaleleri, İnaltı Mağarası, Akgöl, Sinop Hapishanesi, Keten Üretimi

     

    SİVAS  

    Buruciye Medresesi, Gök Medrese, Kangal Çoban Köpeği, Kangal Balıklı Kaplıcası, Divriği'nin Demiri, Pir Sultan Abdal ve Aşık Veysel, Divriği Ulu Camii ve Darüşşifa, Çifte Minareli Medrese, Sızır Şelalesi ( Gemerek ),Tödürge Gölü ( Zara )

     

    ŞANLIURFA      

    Urfa Kalesi, Urfa Sıra Geceleri, Halil-ül Rahman Gölü ( Balıklı Göl ), Harran Harabeleri, Ceylanpınar Üretme Çiftliği, Çiğ Köftesi, Kelaynak Kuşları, Halfeti Evleri, Pamuk Üretimi, Hz.Eyüp Mağarası, Şuayip Şehri ve Mağarası

     

    ŞIRNAK

    Cudi Dağı, Kasrik Boğazı, Habur Sınır Kapısı, Mem-u Zin Türbesi

     

    TEKİRDAĞ        

    Şarköy Üzümü ve Şarabı, Tekirdağ Rakısı, Ayçiçeği, Tekirdağ Köftesi, Rakoçzi Müzesi, Rüstempaşa Camii

     

    TOKAT 

    Tütün Üretimi, Niksar Ayvaz Suyu, Almus Baraj Gölü, Ballıca Mağarası, Topçam Yaylası, Zinav Gölü, Gök Medrese, Tokat Çemeni, Sulu Saray ( Sebastapolis ) Tokat Kebabı, Yazma Üretimi

     

    TRABZON        

    Sümela Manastırı, Atatürk Köşkü, Uzungöl, Zağanos Köprüsü, Hamsiköy Sütlacı, Kadırga Yaylası, Trabzon Bileziği, Akçaabat Köftesi, Boztepe, Beton Helva ve Vakfıkebir Odun Ekmeği, Ayasofya Müzesi, Horon, Kisarna ( Bengisu ) Madensuyu, Sultan Murat Yaylası, Kızlar

    Manastırı, Trabzonspor

     

    TUNCELİ          

    Munzur Vadisi Milli Parkı, Düzgün Baba Dağı, Bağın Ilıcası, Munzur Gözeleri, Tek dişli Munzur Sarımsağı

     

    UŞAK   

    Deri, Kilim ve Battaniye Sanayii, Şeker Fabrikası ( Türkiye'deki İlk Şeker Fabrikası ), Akse Çamlığı, Hamam Boğazı Şifalı Suları

     

    VAN     

    Van Kedisi, Akdamar Adası, Van Gölü, Hoşap Kalesi, Muradiye ve Bendimahi Şelaleleri

    YALOVA            Termal Kaplıcaları, Armutlu Kaplıcaları, Atatürk Köşkü Müzesi

     

    YOZGAT          

    Saat Kulesi, Yozgat Çamlığı Ulusal Parkı, Kerkenez Harabeleri (Keykavus Kalesi), Akdağ Ormanları, Arabaşı, Testi ve Tandır Kebabı, Madımak, Çeşka Kalesi, Türkiyenin İlk Dünyanın 3. Milli Parkı Çamlık

     

    ZONGULDAK    

    Taşkömürü ( Karaelmas ), Cehennemağzı, Gökgöl ve İnağzı Mağaraları


     

     

    /Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ, Çukurova Üniversitesi.

    Toplumların gelişmişlik düzeyi bir çok ölçüte bağlı olarak değerlendirilmektedir. Toplam nüfus başına karşılaştırma yapıldığı zaman İngiltere, Almanya ve Türkiye nüfus olarak birbirlerine yakın sayılır. Ancak söz konusu ülkelerin gelişmişlik düzeyleri, insani kalkınmışlık ölçütleri endeksine göre karşılaştırdığında Türkiye'nin önemli derecede ayrıştığı görülmektedir. Bunlardan bir tanesi de tükettiği kağıt miktarı özelde de okunan kitap sayısıdır. Bu konuda sık sık sorulur, biz kitap okuma yönünden dünyada neredeyiz diye. Veya ne kadar okuyoruz. Ancak mevcut verilere ülkemizin kitap ve kütüphane ile karşılaştırıldığında başta Batı Ülkeleri ile aramızda 10 kat farkın olduğu görülmektedir.

     

    Eski bakanlardan Sayın Zekeriya Temizel 1 Eylül 2006 tarihli köşesinde “Türkiye okuyor mu, okumuyor mu?" Sorusunu rakamlar ile açıklıyor. Kültür bakanlığının Uluslararası Standart Kitap Numarası (ISBN) sayısına göre 1992-2004 tarihleri arasında toplam 150.601, yılda ortalama 10.750 yeni yayın basılıyor. UNESCO verilerine göre 1999 yıllında, İngiltere’de 110.965, Almanya’da 78.042, ABD’de 68.175, diğer ülkeler yanında Türkiye’de ise 2.920 (http://www.uis.unesco.org).

     

    Türkiye’deki halk kütüphanelerinin sayısı 1.300 civarında. Kütüphaneye kayıtlı üye sayısı 427 bin (sanırım çoğunluğu öğrenci). Toplam okuyucu sayısı 20.706.526.  Türkiye'de 50 bin kişiye bir kütüphane düşerken, Almanya’da 7 bin, İngiltere de 13 bin, Finlandiya da 4 bin, AB ortalaması 7 bin 558.

     

    Sayın Temizel bir diğer ölçüt olan bandrol sayısının okunan kitap sayısını yeterince yansıtmadığını düşünerek güvenli olmadığını belirterek yine UNESCO ödünç kitap servisinin verileri ile karşılaştırıyor. Ayrıca çok önemli bir gösterge olabilecek korsan kitap sayısının mevcut durumda Türkiye’nin okur bir ülke olması için mevcut verilerin dört katı olmasının da mümkün olmayacağını düşünüyor.

     

    Türkiye'de Okuma Alışkanlığı Düzeyimiz Nedir?

    4 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Kitap Okuma Tutkusu” adlı yazı İ.Gürşen Kafkas tarafından kaleme alınmış önemli bir yazı. Yazı özellikle “bitkisel belleğimizin tapınağı olan kütüphaneler” ile kitap okuma kütüphanelere verilen önemi işlemektedir. Bilincimizin gelişmesini, kültürel alt yapımızın zenginleşmesi ve sanatsal bakış zenginliğimizi kavratılmasında önemli rolü olan kitap “genç kuşağı yönlendiren ve geleceğe hazırlayan önemli bir seçenektir” diyor Kafkas.

     

    Kafkas'ın belirttiğine göre girmeye çalıştığımız AB ülkelerinde 7.500 kişiye bir kütüphane düşerken bizde 51 bin kişiye bir kütüphane düşüyor. Pekala buna rağmen okuyor muyuz? Japonların bir karşılaştırmasına göre kişi başına yılda 4 kitaptan az ise okunmuyor, 4-10 az okunuyor, 10-20 okunuyor, 20 kitabın üzerinde kitap okuyan bir kişi çok okuyor sınıfına alınmaktadır. Deniz Kavukçuoğlu 29 Ekim 2006 tarihli Pano köşesinde Japonya’da bir yılda 4 milyar 200 milyon kitap basılırken, Türkiye’de ise 23 milyon 500 bin kitap basılarak nerdeyse Japonya'da bir günde basılan kitap sayısı kadar kitap bizde bir yılda basılan kitap sayısına eşittir. Kalkınmış ülkelerde kişi başına 7-8 kitap düşerken, Türkiye’de kitaptan söz edilememektedir. İstatistikler Türkiye’de her yüz kişiden 4-5’i kitap okuyor. Yine Japonya’da bir kişi yılda 25 kitap okurken, bizde 6 kişi yılda bir kitap okuyormuş. Kitap okuma sayısı kütüphane sayısı kıraathane sayısı ile karşılaştırıldığı zaman çok çok gerilerde olduğumuz ortaya çıkmaktadır. Ovidus “gençliği kitapla beslemeyen ulusların sonu acıdır” diyor.

     

    Ülkemizdeki okuma oranı ile ilgili bir diğer açıklama Tınaz Titiz tarafından verildi, toplumun düzenli kitap okuma oranı %0.1, kitap toplum yaşamında 235 sırada, toplumun %75’i kitap okumuyor, % 40 hiç kütüphaneye gitmemiş. Kütüphaneye gidenlerin önemli bir kısmı da okul kitabı veya ders kitabı için gitmiştir.

     

    Pekala bu denli önemli etkisi olan ve insanın zenginliği olan kitap okuma alışkanlığı neden oluşmuyor. Nedeni yalnızca kitapların pahalı olması mı? Yoksa popüler kültür olarak topluma benimsetilen kültürsüzlük mü aşılanmaktadır? Kafkas’ın belirttiğine göre İTO’nun araştırmasına göre ülkemizde halkın satın alma sıralamasında kitap satın alma 116 sırada geliyor.

      

    Kitap Süs Eşyası Değil

    Önemli bir konuda yine sayın Temizel’in belirttiği satılan kitapların tamamının okunmadığı gerçeğidir. Maalesef bizim gibi duygusal ve gösterişe meraklı toplumların okumaktan çok vitrine önem verdiği hepimizin kabulüdür. Evinde misafire gösterilecek kitapları olduğunu, raflarda hiç açılmamış bir iki moda kitabın bulundurulması, makam odalarında bir iki ansiklopedi ve kitap bulundurmak son yıllarda moda olmaya başladı.

      

    Sorun Salt Kitap Sayısında Değil, Okuyucu da Yetersiz

    Kütüphanelerimizin yetersizliği yanından kütüphaneden yararlanma oranı da gelişmiş batı ülkelerine göre de çok yetersiz. Aynı zamanda kütüphanelerimizdeki kitap sayısı da çok yetersiz. Fransa’daki halk kütüphanelerinde 144 milyon derleme eser mevcut iken Türkiye’de 12 milyon kitabın bulunması aradaki farkın de ne denli önemli olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.

     

    Türkiye’de 15 yaşının üzerinde okuma kapasitesine sahip yaklaşık 52 milyon insan olduğu ve her biri bir kitap okusa 52 milyon kitap eder ki bu doğal olarak büyük bir rakam. Ancak satılan toplam kitabına bakıldığında okuyucu sayısı ile kitap arasındaki orana bakıldığında, sınırlı sayıda kişinin kitap okuduğu anlaşılıyor. Tabii dergi ve gazetelerin okurluğunu tam olarak bilmiyoruz. 1 milyon civarında gazetenin satıldığı ve çoğunun da spor ve magazin kasımının gözden geçirildiği sık sık belirtiliyor. Internet üzerinde gazete okur yazarlığının da halen yaygın olamadığı bazı makalelerin okunuş sayısından çıkarabiliyoruz. Internet’in okuma düzeyini düşürdüğü biliniyor ancak yinede gelişmiş ülkelerdeki Internet kullanıcıları ile kıyaslandığında ülkemiz halen OECD ülkeleri arasında gerilerde bulunuyor.

     

    Gazete haberine göre GFK Panel Araştırma şirketince bir çok ilimizde yapılan bir araştırmada 15-24 yaş arsındaki gençlerle her altı ayda bir yapılan bir değerlendirmede gençlerin okumadığı ortaya çıkmaktadır. Gençlerin yüzde 61’i son okuduğu dergiyi, yüzde ellisi son okuduğu kitabı hatırlamıyor. Aynı araştırma süreli yayınların okuma oranının daha düşük olduğunu ortaya koyuyor.

     

     

     

    Üniversiteliler Okuyor mu?

    Bu konuda yapılan bir araştırma üniversitelilerin okumadığını gösteriyor.  Prof. Dr. Çağatay Özdemir'in "Türkiye’de Öğretim Elemanları" çalışmasında üniversitelerin %16'sı hiç kitap okumuyor, %72’si 1-2 kitap okuyor, %11’ 3-5 kitap, % 1.4’de beş kitaptan fazla okumaktadır. Dünya iyi kitap okuru olarak sayılmak için yılda minimum 10-20 kitap arasında  okuyor olmuş olmak gerekiyor. Bu durum öğretim üyelerinin çok az okuduğu ortaya çıkmaktadır. Yapılan bazı anket çalışmaları, çoğu üniversiteli gündüz zamanın önemli bir kısmını Internet üzerinden gazete okuyarak geçirdiği veya diğer konu dışı alanlarda gezindiği ön plana çıkıyor. Sık sık aldığım duyumlarda özellikle dinlenme saatlerinde veya çay saatlerinde toplumun konuşmalarından verdikleri örneklerde zamanlarını nerde harcadıkları görülmektedir. Maalesef bu konuda şahsıma söyleyeyim ki biraz cahiliz, bir çok konuda çok zengin olmadığı argo deyimi ile “Fransız kalıyoruz”. Gazeteci yazar Özdemir İnce “üniversite hocaları okuduklarını papağan gibi tekrarlıyorlar”. Her gün kullandıkları “Jakoben”in ne anlama geldiğini dahi bilmiyorlar” diyor.

     

    Kitap okuma ile ilgili olarak Sayın Deniz Kavukçuoğlu Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesine dayanarak verdiği bilgide “1965 yılından bu yana yükseköğretim görenlerin oranı 14 kat artmış ancak yüksek öğretim görmüşlerin 1965 yılındaki mezunlardan daha az kitap okuduğunu belirtiyor. Sayın Kavukçuoğlu “Türkiye’yi hepimizin bildiği gibi kitap okuma özürlü nisaların yaşadığı ülke “ olarak tanımlıyor. 

     

    Son yıllarda artan davetler, şaşaalı partiler ve ziyaretler okumanın belini kıran diğer bir olgudur. Bugün maalesef ülkemizde değer okumak, bilgi sahibi olmak değil, kendini büyük sananların gölgesinden geçinmektir. Okuyup araştırmak, geç vakitlere kadar kafa patlatmak yerine, birilerinin koltuğunun altına girmek, birilerinin kendileri için okuduklarını anlatması daha kolay geliyor çoğu insana. Maalesef  Montesquieu’nun belirttiği gibi “Bir ülkede dalkavukluğun getirisi, dürüstlüğün getirisinden fazla ise” o ülke batar ifadesindeki gibi bugün yaşamın bir çok alanında dalkavukluğun getirisinden daha yüksek olduğu için bilim ve bilgi ne yazık ki para etmiyor.

     

    Üniversiteliler olarak omuzlarımızdaki yük çok büyük. Bu toplumun ileriye taşınmasında bizlere düşen görev okuma alışkanlığını yaygınlaştırmak için örnek olmaktır. Halkın arasına karışmak, onların yanında okumak ve teşvik etmektir. Sırça köşklerimizde elde ettiğimiz unvanların arkasında durmak değildir. Bu ülkeyi eğitecek olan ve ileriye taşıyacak olan bilim ve bilgidir. Başka da sihirli değnek yok. Bunu da sağlayacak olan güç biziz!

     

    Siyasetçi Okuyor mu?

    Ancak ülkemizde okuma yazma konusunda Mustafa Kemal’in iyi bir okur olduğu ve okuduğu kitapların sayfa kenarlarına notlar düştüğünü görüyoruz. Kütüphanesinde yaklaşık 4 bin kitabı olduğu görülüyor. Ağırlıklı olarak tarih, dil ve felsefe konularında kitap okuduğu görülmektedir. Hatta geometri kitabı yazacak kadar da bilim diliyle de ilgilenmiştir.

     

    Atatürk büyük taarruz öncesi bir tarafta savaş planları yaparken diğer tarafta geceleri kitap okuduğu ortaya çıkıyor. Savaş alanında Çalıkuşu okuduğu ve çok etkilendiğini ve arkadaşlarına da okumasını önerdiği bilinmektedir. Yaşamının tamamı dolu ve yoğun olan Atatürk’ün 57 yıllık yaşamında çoğu işaretlenmiş ve not alınmış 4 bin kitap okuduğu arşivler ile tespit edilmiştir. Kitaplara verdiği önemi şu sözlerle dile getiriyor Atatürk: "Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini kitaplara vermeseydim işlerin hiçbirini yapamazdım." Bunu da “Cumhuriyetin temeli kültürdür” ifadesi ile okula, okumaya ve kültüre verdiği önemi ortaya koymaktadır. Siyasiler ile pek tanışmıyorum. Genel kültür düzeyi yüksek şahsiyetlerin zaman zaman konuşmalarında ve verdikleri söylemlerde çok okudukları anlaşılıyor. Ancak söylenen ve basına yansıyan demeçlerden anladığım kadarı ile genelin çok okumadığı anlaşılıyor. Bir insanın bilgi ve görüsü yaşam biçimi ile yansıtılır. Konuşmalar beyindeki bilgiyi yansıtır.

     

     

    Üniversite Kütüphaneleri Güçlendirilmelidir

    Üniversiteler sorumlulukları gereği yeni bilgi üretimini gerçekleştirmek ve bunu aktarmak zorundadırlar. Üretilen bilginin başta eğittikleri öğrencileri olmak üzere geniş kitlelere ulaştırılması için yayın yapmaları ve yaymaları en önemli ev ödevlerinin başında gelmelidir.

     

    Bilgi çağının yine gereği olarak bilginin her ortamda iletişim kolaylığı sağlamamsı nedeniyle kütüphanelerin son yıllarda daha az ilgi gördüğü anlaşılmaktadır. Ancak artan bilgi kullanım yoğunluğu kütüphanelerin öneminin artırması gerektiği düşüncesi de oluşmaktadır. Çağımızın bilgi okuryazarlığı becerilerinin kazandırılmasında bu bakımdan kütüphanelerin önemli bir fonksiyonu bulunmaktadır. Bunun bilincinde olan gelişmiş ülkeler kütüphanelere ayrı bir önem vermişlerdir. Başta üniversite kütüphaneleri üniversite bütçelerinin önemli bir dilimini oluşturmaktadırlar. Kütüphane ve dokümantasyon merkezlerinin varlık gerekçesi, okuyucuya ve araştırıcıya bilgi kaynağı ve bilgiye iletişim olanağı sağlamaktır.

     

    Üniversite kütüphaneleri temel özelliği araştırıcıya dokümantasyon sağlamasıdır. Kütüphanenin sağladığı yoğun bilgi ile okuyucun başarısı arasında sıkı ilişki olduğu bilinmektedir.

     

    Üniversite kütüphanelerinin kitap sayısı, süreli yayın sayısı ve diğer olanakları bakımından gelişmiş batı üniversiteleri ile kıyaslanamayacak düzeyde düşük sayılara sahipti. Batıda istenilen bir çok kaynak anında okuyucuya ulaştırıldığı için üniversitelerin zamanlarının önemli bir kısmı kütüphanede geçerken, bizde hayatında kütüphaneye uğramamış hocaların olduğunu kütüphane kayıtlarından anlıyoruz. Tüm dünyada başarılı bir üniversite ancak kullanıcı dostu bir kütüphanecilik hizmetinin veriliyor olmasına bağlıdır. Türkiye’deki üniversite kütüphanelerinin bir kısmı halen araştırma kütüphanesi niteliğini kazanmaktan çok uzak olduğu bilinmektedir. Türkiye’de üniversitelerdeki öğretimin kalitesini geliştirmek için kütüphanelerin koleksiyonlarını ve verilen kütüphanecilik hizmetlerinin kalitesini geliştirmek gerekmektedir. Bunun için de uzman kadrolara gereksinme vardır.

     

     

    Üniversitelerin Olmasa Olmazı Kütüphanelerdir

    Gelişmiş bir üniversitenin en büyük göstergesi kütüphanesinin araştırıcıya sağladığı hizmet ile ölçülmektedir. Basılan her türlü materyali satın alabilme ve araştırıcıya sunabilme kolaylığı için ciddi bir bütçenin ayrılması gerekir. Hizmetin çok pahalı olması nedeniyle bir çok üniversite kütüphaneye yatırım yapmayı pek gönlünde geçirememektedir. Ancak kütüphanenin araştırma fonu kadar para ayrılarak her türlü materyale ulaşılması sağlanmalıdır. Doğal olarak Internet ortamında bazı yazılımlara erişim imkanın artması büyük kolaylık sağlamıştır. Ancak yinede kitap, dergiye diğer dokümanların doğrudan sağlanması ayrı bir önem taşımaktadır. Dolayısıyla üniversitelerin kütüphanelik hizmetlerine ayrı bir önem vermesi gerektiğini düşünüyorum

     

     

    Kütüphanecilik Eğitimi Popüler Bir Meslektir.

    Dünyada gelişmiş ülkelerde kütüphanecilik eğitimi popüler bir alan oluşturmaktadır. Ülkemizin kütüphanecilik eğitiminin (Bilgim dahilinde yalnızca Ankara ve Hacettepe Üniversiteleri) sınırlı, kütüphaneci sayısı ve kütüphanede çalışanların oranın da düşük olduğu görülmektedir.

    http://turkoloji.cu.edu.tr/GENEL/ibrahim_ortas_kitap_okuru.pdf

     


     

     

     

     

    OKUMA ALIŞKANLIĞI NASIL KAZANDIRILIR?

     

    Orhan Pamuk “Yeni Hayat” kitabında der ki “ bir kitap okudum hayatım değişti”. Aslında çok anlamlı bir ifade. Özellikle kitap kurdu insanlar bilirler ki okudukça yaşamları anlam kazanır. Yaşamı daha iyi algılar, karşılaştıkları sorunu daha kolay çözebilmektedirler. İnsanın yaşama anlamlı başlaması, kendisine erken yaşlarda bir yol haritası çizmesi geleceğinde birlikte olduğu insanları daha iyi, daha doğru daha güzel görmesinin yollarını aramasını sağlayacak düşünme gücü katacaktır. Kitapların, kendini, ortamını, ülkeni, öteki ülkeleri, yer altı yer üstü zenginlikleri gökyüzünü size tanıtacaktır. Kitap insan kişiliğini, karakterini ve doğrularını tanıtacak, geleceğe yeni ufukların açılmasını sağlayacaktır.

     

    Bilginin insana verdiği mutluluk ne para ne de servet ile sağlanabilir özdeyişinin önemini ancak bunu yaşayanlar bilir. E. Gibban “ okumayı hiçbir servetime değişemem” ifadesi ile yaşamdan aldığı tadı vurgulamaktadır. İbn-i Sina gibi dünyaca ünlü bilgin “ gecelerim hep okumakla geçerdi” diyor. Katip Çelebi “ mumlar tükenir, güneş, doğar ve ben hala okurdum” diyerek okuma alışkanlığını ortaya koymaktadır. Montesquie ise “ okuma ile üzüntülerimi gideriyorum” diyor. Ünlü kimya bilimcisi Madam Curie “ bütün yoksulluğuna karşın geceleri sokak lambaları altında ders çalışarak eğitimini tamamladığını belirtiyor, yaşam öyküsünde.

     

    Yaşamın farkına varmak, olayları sentezlemek veya analiz etmek için belirli bir bilincin oluşması yaşamdan zevk almak için okumak ve mutlaka okumak gerekir. Aksi taktirde Uğur Mumcu'nun meşhur sözü olan “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunur”. Maalesef bir çok kişinin TV ekranlarında veya birilerinden duydukları bir iki ifadeyi kullanarak uluorta konuştukları görülmektedir.

     

     

    Gelişmiş Ülkelerde Okuma Alışkanlığı Bir Yaşam Biçimine Dönüşmüştür.

    Sık sık batı ülkelerini ziyaret eden öğrenciler ve yetkililerin hayran kaldıkları bir olgu, bindikleri toplu taşıma araçlarında gördükleri okuyucu kitlesinin çokluğudur. Otobüs veya trene bindiğinizde bizler hariç herkesin elinde bir kitap iki durak arasını bile değerlendirmesidir. Parkta bahçede, tatilde, deniz kenarında, yemekhanede boş anda kitaplar açılıyor ve bir sayfada olsa okunuyor. 

     

    Özellikle Doğu Avrupa ülkelerinde halen kitapçıların önünde sepetleri ile kitap satın almak için kuyrukta bekleyen insanlara sıkça rastlamaktayız. Temmuz 2005’in başında Portekiz’de Lizbon üniversitesinde düzenlenen bir kursa eğitmen olarak bulunduğum dönemde ilgimi çeken en önemli olgu insanların her fırsatta kitap okuması olmuştu. Kursun yapıldığı mekan ile konakladığımız yer arasında hatırı sayılır nitelikte bir mesafeyi her gün bir tren, bir metro ve otobüs ile sağlamaktaydık. Tren istasyonuna girer girmez insanların işine yetişmek için acelesi yanında her köşede insanların ellerine bedava gazete tutuşturmaya çalışan kişilerin çabası hayatımda okumaya verilen önemin en büyük işareti olmuştu. Metroda yine aynı heyecan. İçimden keşke benim ülkemde de belediyeler böylesi bir etkinlik düzenleseler. Lizbon biraz da İstanbul’a benzemesi nedeniyle keşke bizde de herkese sabahları okunacak birkaç sayfalık bir gazete verilse belki bir kaç insanımız boş zamanının değerlendirir diye düşündüm. Merak ettim Portekizce bilmememe rağmen genel içerik ve hedefledikleri anlayışı öğrenmek için yerel arkadaşlara sordum. Dağıtılan 15 sayfalık tabloid türü gazete, yerel yönetimin faaliyetleri, genel haberler, sağlık, reklamlar, hava durumu vs. her şeyden önce insanların trende ve metroda bir durakta olsa otururken genel bir bilgi sahibi yapmaktır. Hep yurt dışına çıkanlarımız sık sık belediye otobüslerinde kitap okuyan insanların davranışlarını gıpta ile izlediklerini söylerler. Nedense hep söyleriz ancak kendimiz okumayız. Bu konuda biraz kötü bir örnek olduğumuzu söyleyebilirim. Sanırım biraz “mış” gibi yaşıyoruz. Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu “Mış Gibi Yaşamak” adlı kitabında dünyadaki gelişimlerin tersine bizde okumuşların olayların farkına varılabilirlik konusunda sıradan insandan daha geri olduğunu ve güven vermediğini belirtiyor.

     

     

    Zamanını Okuyarak Geçiren Bir Toplum Değiliz

    Son yıllarda sıkça şikâyet konusu olan zamansızlık nedeniyle kitap okunamamasının gerekçesinin arkasındaki en güçlü etki çoğumuzun farkına varmadan zamanımızın önemli kısmında TV izlemesi yatmaktadır. İnsanların mesai sonrası saat 17 00 ile yatsıya kadar olan 22 00 kadarki programların büyük çoğunluğu tele vole, şiddet ve ideolojik ağırlıklı görüntüler. Türk toplumunun yine sayın Temizel’in ifadesi ile dünya birinciliği ile ortalama TV izleme alışkanlığı 4-5 saat arasındadır. Günde Internet ve TV ile geçirdiğimiz zamanı düşünürsek okumaya ne kadar zaman kalır merak etmeye başladım. Doğal olarak Internet ve TV’den de bilgi alınabilir ancak uzmanlar okumanın daha etkili olduğunu belirtiyorlar.

     

    Belgesel, kültürel, sinema, sanat, tartışma, reklamsız haber neredeyse yok denecek kadar az.

    Bugün artık insanların yokluk ve diğer nedenlerden dolayı neredeyse tek eğlence kanalı ve zaman geçirebildiği tek objesi olan TV ekranları neredeyse insanları karşısına kilitlemektedir. Büyük çoğunluğu genç olan nüfusun bu kültür ile yetiştirilmesinin gelecekte yaratacağı etkileri şimdiden düşünmek zorundayız.

     

     

    Türkiye Okuyan İnsanı Sevemedi

    Bizde maalesef bu alışkanlık yok ve kitap okuma da başta devlet tarafından kötü ve zararlı olarak gösterilmiştir. 12 Eylül sonrası kitap okumak sanki ideolojik guruplara özgü bir davranış gibi gösterilerek yakalanan şahıslar ile birlikte okuduğu kitaplar, ders kitapları dahi ayırt edilmeden kamuoyuna zararlı diye tanıtıldı. Kim gerçekten suçlu ve zararlı tespiti yapılmadan, özellikle de okuyan ve düşünen kişiler bu süreçte hep mağdur duruma düşürüldü.  Maalesef ülkemizde gelişen dinamik gençliğin eleştiri yapma şansı elinden alınarak sistemi eleştirmeyen ve kabullenen bir gençlik yaratıldı. Çok genç yaşta evden başlayarak sürekli dövülen, sus sen bilmezsin, aklın ermez, büyüğüne saygı, otoriteye saygı kişinin kişiliğini önemli ölçüde zedelemiştir. Kitap okuma alışkanlığı kazandırılamamış toplum ne yapacağını bilemeyecektir. Devlet kitap okuyanı ve okutanı hain ve düşman ilan etmiştir. Kitapların bir taraftan yasaklanması, diğer taraftan yayıncıların yasaklanması yanında pahalı olması kitap okunmasının önündeki en büyük engeller olarak görülüyor.

     

    Sanırım geçmişte kitabın yanlış tanıtılması ve okuyucunun mağdur duruma düşürülmesinin okuma alışkanlığının azalması üzerinde büyük bir etkisi oldu. Ancak hepsinden önemlisi okuma alışkanlığı kültürü toplumumuza yerleşmedi.

     

    Türk toplumu ne yazık ki batı toplumu ile karşılaştırıldığında okuma alışkanlığı yeterince gelişmiş değildir. Cumhuriyet kurulduğunda toplumun %90’nı okuma yazmadan yoksun olduğu şeklindedir. Bugünde halen Cumhuriyet kurulduğundan bu yana okuma yazma tam olarak sağlanamadı. Türkiye de OKUR YAZAR olmayanların ORANI bugün Türkiye genelinde 8.5; Güneydoğuda ise bu oran 22.8. Kadınların %30’una yakını okuma yazmadan yoksun. Ne yazık ki okuryazar olmak da yetmiyor.

     

    Bu durum bile okuma yazmanın önemini yeniden düşünmemizi sağlamaktadır. Bilgi çağında halen okuma yazma bilmeyen ve var olanların da oranının 4 olması ile Türkiye'nin insani gelişmişlik düzeyi arasında ciddi bir ilişki olduğunun göstergesidir.

     

    Ancak son yıllarda en çok üzüldüğüm bir olgu da, gençliğin gerek eğitmenler ve gerekse de aileler tarafından kitap okuma yerine sürekli sınava hazırlanma telkinin yapılmasıdır. Sürekli sınava hazırlanan ve kitap okutulmayan milyonlarca genç eli kolu bağlı durumdadır. Bu  anlayış maalesef bugün insanımızı duygu, düşünce ve iç zenginlik yönünden köreltmiş, tir. Kişinin öğrenme becerilerinin tamamlandığı 20 yaşı sonrası çok sayıda insan iş yapamaz konuma gelmektedir.

     

     

    Okuma Alışkanlığı Kazandıralım

    Yapılan bütün araştırmalar, erken dönemde okuma alışkanlığı kazanan çocukların kelime hazinesi ve düşünme yeteneği artmakta buna bağlı olarak yaratıcı zeka, dinleme konuşma yeteneğinin geliştiği belirtilmektedir. Benim de kendi gözlemim okuma alışkanlığı olmayan kişinin istediği kadar derece alsın, makam ve mevkie gelsin, alternatif düşünme, yaratma ve farklılık yaratma konusunda yetersiz olduğu görülmektedir. Kitap insanın kişiliğini, karakterini ve doğrularını tanıtmak, geçeği yeni ufukların açılamasını sağlaması bakımından önemli.  Kitap ve bilgi yaşamı gönül gözü ile görülmesini sağlayarak iç zenginlik yaratması bakımından önemlidir.

     

    Gallius, “kitaplar sessiz öğretmenlerdir” diyor. Bazen toplum eğitimi için bazı teknikler geliştirerek okuma alışkanlığı kazandırabiliriz. Basından öğrendiğimizi kadarı ile, 21 Ekim tarihli Hürriyet Gazetesi Kahramanmaraş ili Türkoğlu ilçesinde lise öğrencilerini taciz eden bir gence okullar için önerilen 100 temel eserden üç tanesini polis gözetiminde zorunlu okuma cezası getirmiştir. Çok anlamlı ve yapılması önerilen bir ceza. Ne yazık ki ceza alan genç bir süre sonra kitap okumak yerine cezaevinde kalmayı tercih etmiş. Savcının bu anlamlı teklifini maalesef gencimiz sanırım bilincinin yetersizliği nedeniyle doğru değerlendirememiştir. Genç birkaç gün sonra okumaktan vaz geçmiş ve cezaevinde olta atmayı benimsemiştir. Yine de savcıyı kutluyorum. Benzer bir davranış Doğuda bir ilimizde gerçekleşmiştir. Şanlıurfa’da bir okul müdürü okumayı yaygınlaştırmak için muz ve meyve suyu promosyonu yaratmış. Söylenti o ki bazı öğrencileri bu sayede ilk defa muz’un tadına bakmışlardır.

     

     

    Eğitilmiş İnsanlara Toplumu Aydınlatma Görevi Düşüyor

    Batıda gördüğümüz gibi başta aydınlarımız, öğretim üyeleri, öğretmenler, mühendisler, doktorlar, okuma zevkini topluma benimsetmek isteyen tüm kişilerin örgütlenmesi ve topluma örnek olmasının yolları aranmalıdır. Herkesin yanında kitap bulundurması ve bir dakika bile zamanı olsa kitap okumaları örnek bir davranış olacaktır. Özellikle batıda trende ve otobüslerde insanların oturur oturmaz kitabını açma alışkanlığını ülkemize benimsetmek için örnek oluşturalım. Özellikle gençler için okumanın öneminin beyin gelişimi ve düşünme sistematiğinin kazanılması açısından önemlidir. Gençliğin erken dönemlerde okuması ve dağarcığını doldurması ve edindiği bilgi ile geleceğinin yol haritasını çizmesi sağlıklı bir Türkiye için önem arz etmektedir.

     

    Evde mutlaka her akşam çocuklarımızın yanında kitap okuyarak örnek olmamız gerekir. Gerekirse biraz da TV ekranlarını çok önemli programların olduğu saatlerde izleyelim, yoksa her saatte TV izlemenin gerekli olamadığını gösterelim. Bizleri zenginleştirecek kitap okuma kursları düzenleyelim, çevremizdekileri sürece teşvik edelim, kitap üzerine sohbetler yapalım. Bir şekilde kitap sevgisini birbirimize sevdirmeye çalışalım.Bize bu şekilde yaşamak yakışır. 

    http://turkoloji.cu.edu.tr/GENEL/ibrahim_ortas_okuma_aliskanligi.pdf


    Tarih: 10:50, 13/4/2007 Kategori: Egitim
    Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

    Atatürk ve Çanakkale'nin Komutanları


    Çanakkale'de Komutan Savaşları'nı anlatan dev bir tarihi araştırma: Atatürk ve Çanakkale'nin Komutanları. Çanakkale Savaşı'nın farklı bir açıdan öyküsü. Atatürk'ün muharebeler sırasında Türk üst komuta kadrosuyla ilişkileri, anlaşmazlıkları, kişilik çatışmaları. Muharebelerin ortasında yaşanan sıkıntılı dönemler, Atatürk ve komutanlar arasında gerginlikler. Rollerin değişip Atatürk'ün tek lider olduğu Cumhuriyet döneminde aynı komutanlar ile ilişkilerin seyri...

     

    Atatürk'ün muharebe meydanında karşı karşıya geldiği İngiliz ve Fransız komutanlarla, savaştan sonra kesişen yollar. Kanlı bir savaşın arkasından gelişen sıcak dostluklar. Arşivlerden yeni belgeler, bilinmeyen mektuplar, gün ışığına çıkan yeni fotoğraflar. Çanakkale nasıl geçilemedi, savaş ne pahasına kazanıldı? 91 yıl sonra kimleri ve nasıl hatırlayalım, kimleri ve neleri unutmayalım? 

    http://www.ilknokta.com/V2/Pg/MetaDetail/Number/36605.htm

     


    Tarih: 11:27, 19/3/2007 Kategori: Egitim
    Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

    <- | Sonraki Sayfa ->