SAMSUN SAYFALARI ZİYARET EDİNİZ
İÇİNDEKİLER
»
»
»
Kategorilerim
BelgeBilginlerDinEdebiyatEgitimekonomiGundemHaberIktisatSiyasetleriKitapMediaMonografiPolitikaSahsiyetlerSozlerTarihTarimTutunYasamZaman
İrtibat İçin, samsunblog@gmail.com
Powered by Mcan S.Muratcan KOŞAR
|
Hangi peygamber hangi meslektendi?
Onlar insanlığa kurtarıcı olarak gönderildiler. Bizim gibi onlar da insandı ve hayatlarını daim ettirmek için çalışmak zorundalardı. Allah'ın azmış toplumlara kurtarıcı olarak gönderdiği nebiler, ahlaklıların en üstünü olmalarının yanında iyi bir de meslek sahipleriydi. İşte Hz. Adem'den son peygamber Hz. Muhammed'e kadar peygamberlerin meslekleri ve nitelikleri: Hz. Adem sofi, ekinci idi. Hz. Şit hallac idi. Hz. İdris yazıcı, terzi idi. Hz. Nuh neccar (marangoz) idi. Hz. Hud tüccar idi. Hz. Salih deveci idi. Hz. İbrahim Haleb'de sütçü idi. Sonra Cenab-ı Hakkın emriyle Kabe-i Mükerreme'yi yapmaya memur oldu. Hz. İsmail avcı idi. Hz. İshak çoban idi. Hz. Yakub Salih kimse idi. Hz. Yusuf sabah akşamı bilmek için zindanda saat yapardı. Sonra Melik oldu. Hz. Eyyüb sabırlı idi. Hz. Şuayb abid (ibadet eden) idi. Hz. Musa çoban idi. Hz. Harun vezir idi. Hz. Zülkif ekmekçi idi. Hz. Lüt cihan müverrihi idi. Hz. Uzeyr bağcı idi. Hz. İsmail tercüman idi. Hz. İlyas dokumacı idi. Hz. Davud cenk aleti için cebe yapardı. Hz. Süleyman hurma yaprağından zenbil yapardı. Halife ve Emir idi. Hz. Zekeriya zahid idi. Hz. Ermiya cerrah idi. Hz. Danyal remilci idi. Hz. Lokman doktor idi. Hz. Yunus balık avcısı idi. Hz. İsa marangozdu. Sonra nebilerin sonuncusu Muhammed Mustafa (S.A.V) efendimiz gelip Hadice-i Kübra'nın parasıyla Şam yakınında Busra şehrine ve başka şehirlere varıp ticaret yaparlardı. Ve Allah uğruna cihad yapan idi ki "Ve cahedü fi sebilillah.........." ayet-i kerimesi gereğince gaza ederlerdi. Bizzat kendileri yirmi sekiz gaza etmişlerdir. /haber7.com |
Tarih: 08:28, 2/10/2008 Kategori: Din |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Kadir Gecemiz Mübarek Olsun

Kadir Gecesini nasıl ihya edeceğiz? Kur’ân-ı Kerîm’de methedilen en kıymetli gecedir. Kadir gecesinin fazîleti, üstünlüğü (bin aydan daha fazîletli, kıymetli, hayırlı olduğu), bizzât Allahü teâlâ tarafından, Kadir sûresinde açıkça bildirilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de Cenab-ı Hak, bu mübarek gecenin kıymet ve faziletini şöyle beyan buyurmaktadır: "Biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır.. O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh (Cebrail), her iş için iner dururlar. O gece, esenlik doludur. Tâ fecrin doğuşuna kadar." (Kadir Suresi ) Resul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz buyuruyor: "Kim Kadir Gecesi'nde inanarak, ihlas ile o geceyi ibadetle geçirirse, geçmiş günahları bağışlanır." "Kadir Gecesi yatsı namazında cemaatte hazır bulunan, ondan nasibini almıştır." Müminlerin annesi Hz.Aişe (r.a.) şöyle diyor : -Dedim ki: Ya Resullullah, Kadir Gecesi'ni bilirsem onda ne şekilde dua edeyim? Şöyle buyurdu: - Allahümme inneke afüvvün kerîmün tuhibbül afve fa'fü anni. (Allah'ım sen affedicisin, affı seversin, beni affeyle.) Peygamberimiz (sav) buyuruyor: "Kadir gecesinde bir defa, Kadir sûresini okumak, (başka zamanda) Kur’ân-ı kerîmi hatmetmekten daha sevâptır. Bu gece koyun sağma müddeti kadar namaz kılmak, ibâdet etmek, bir ay her geceyi ibâdetle geçirmekten daha kıymetlidir." Bu mübarek gecede dua sünnettir. O icabet vakitlerinden birisidir. Süfyan-ı Sevrî demiştir ki, o gece dua etmek, namaz kılmaktan daha sevaptır. Kur'ân okuyup da dua ederse güzel olur. İbnü Hacer Heytemî Tuhfetü'l-Muhtâc'da der ki: "Kadir gecesini görene, saklaması sünnettir. Onun kemâliyle faziletine ancak Allah Teâlâ'nın bildirdiği kimseler nail olur." Kadir Gecesi Geçmiş midir Yoksa Tekrar Etmekte midir? Kadir gecesi, meşhur olduğu üzere, Kur'ân'ın nazil olduğu veya sabahında Bedir zaferinin vuku bulduğu gece olduğuna göre o bir defa olmuş geçmiştir. Her sene Ramazan'da olacak olan onun şeref ve hatırasıdır, demek olur. Nitekim bazıları onun bir defa olup kalktığını kabul etmişlerdir. Fakat Kadir gecesi onlardan dolayı değil, onlar Kadir gecesine rastlamış olduğuna göre de Kadir gecesi bütün sene içinde gizli olup, en çok Ramazan'da ve en çok son onunda ve en çok yirmi yedinci veya sonuncu gece olması ihtimali en galip bulunan mübarek bir takdir gecesi olarak tekrar eder ki, bilinen, çoğunluğun görüşü de budur. Kadir Gecesi Her Sene Ramazanın Aynı Gününe mi Geliyor? Hayır. Allahü teâlâ, Kadir gecesini gizlemiş, yani Ramazan ayının çeşitli günlerine koymaktadır. Bu sene Ramazanın birine koyarsa öteki sene Ramazanın yedisine koyabilir, Kadir gecesi o gece olur. Diğer geceler gibi falanca ayın belli bir günü yapmamış, bu geceyi gizlemiştir. Bu gecenin aylarla ilgisi yok, gece ile ilgisi var. Kadir gecesi Ramazanın 27. gecesinde Kur'an-ı kerim inmiş ise, bu sene de Kadir gecesi Ramazanın üçüne alınmış olabilir. Demek ki bu mübarek gece Ramazanın üçüne geldi. Ay mefhumundan sıyrılmak gerekir. Diğer geceler ayla ilgili, Kadir gecesi ayla ilgili değil, gece ile ilgilidir. Allahü teâlâ dileseydi her aya bir tane koyardı ve her ayda Kadir gecesi olabilirdi. Kur'an-ı kerimin indiği bu geceyi de her ay kutlardık. İlk defa Kur’an-ı kerimin nazil olduğu gecenin hususiyetini, faziletini ve bereketini Allahü teâlâ her sene başka bir geceye veriyor. Yani her sene değişik bir gecenin o kıymet ve fazileti taşımasını irade buyuruyor. Kur’an-ı kerimin nazil olduğu o mübarek gecenin her sene-i devriyesinde aynı gecenin o fazileti taşıması icap etmiyor. Başka bir gece o fazileti taşıyabiliyor. (4) ve bir müjde ile noktalayalım: "Kadir gecesine rastlamış olan bir geceyi ihyâ eden, Kadir gecesini ihyâ etmiş gibi sevâb kazanır" hadîs-i şerîfini düşünülerek, sık sık vâki olan 27. gece ihyâ edilirse, o gece Kadir gecesi olmasa bile, büyük sevâba kavuşulur. (5) Kadir Gecesi Olduğu Nasıl Anlaşılır?
Denizlerin suyu bir an tatlılaşır. Kadir gecesi, açık ve sakin olur, ne sıcak, ne de soğuk olur. Bulut yoktur.Yağmur ve rüzgar yoktur. Ertesi sabah güneş, kızıl olup, şuasız doğar. Yükselinceye kadar sanki büyük bir tabak gibidir. Kadir Gecesinde köpek sesi duyulmaz diyen âlimler de olmuştur. Kadir gecesini görmek ne demektir? Onu görmek demek, ona mahsus olan nurlar ile meleklerin inmesi gibi özelliklere, ilmi ifade eden alametleri görmek yahut öyle bir ilmi ifade eden ve hakikati ancak ehlince bilinen bir keşfe ermektir. Kadir Gecesi Kaçıncı Gecedir? Kadir gecesinin, Ramazanı şerifin 20.sinden sonraki tek gecelerinde aranmasına dair müteaddit hadis şerifler varid olmuştur. Birinden itibaren tek gecelerde aranmasını tavsiye eden büyüklerimiz de vardır. İmamı Şa'rani Hazretleri, Kadir gecesinin kaçıncı gece olduğunu, Ramazanı şerifin giriş günlerine göre şöyle tesbit etmiştir. İmamı Şarani Hazretleri 30 sene Kadir gecesiyle bu tarife göre Müşerref olmuşlardır. Birçok Allah dostu da bu usulle Kadir gecesini bulmuşlardır. Pazar günü girerse 29.gece, Pazartesi girerse 21.gece, Salı girerse 27.gece, Çarşamba girerse 19.gece, Perşembe girerse 25.gece, Cuma girerse 17.gece, Cumartesi girerse 23.gece. Kadir Gecesinin 27.Gecedir Diyenlerin Delilleri Ulemanın ekserisi "Leyle-i kadir ramazan ayının yirmi yedinci gecesidir." demişlerdir. Bu görüşün sahibi bulunan ilim adamları delil olarak şu hadis-i şerifi göstermektedirler: "Leyle-i Kadir, yirmi yedinci gecedir." Bu nakli delile ilaveten akli bir delil ile mevzûu daha belirgin hale getirmek istiyorum. Süre-i celilede (Kadir Suresi) "Leylet'ül Kadri" lafzı üç yerde geçmektedir. Bu lafzın harfleri dokuz tanedir. Bu sayıyı üçle çarptığımız zaman çıkan yekün de yirmi yediyi göstermektedir. (3) Her geceyi kadir, her gördüğünü Hızır bilmek Din adamlarının bazısı, leyle-i kadrin senenin günleri içinde gizlenmiş olduğunu söylemişlerdir. İhmalkarlık yapmasınlar ve diğer geceleri de ihya etsinler diye bu gecenin gizlendiğini ifade etmişlerdir. Hızır aleyhisselam da gizlenmiştir. İlim adamlarına ve zahid kimselere gösterilen alaka, fukara ve gurebaya da gösterilmelidir. Bu ihtimalden dolayı: "Her geceyi kadir bil, her gördüğünü Hızır bil" denilmiştir. (3) Cenab-ı Hak bu geceyi hakkıyla ihya eden kullar arasına bizleri de ilhak eylesin ve bizi zatına kul ve Habine ümmet olma şerefinde daim eylesin. Kaynaklar : 1) Elmalı Tefsiri 2) Mübarek Gün ve Gecelerde Yapılması Tavsiye Edilen Dua ve İbadetler, Fazilet Neş.1983 3) Kürsiden Mü'minlere Sohbet ve Nasihatler, 1.Cild, Mehmed Emre, Erhan Yayınları, 1998 4) Mehmet Ali Demirbaş, Kadir Gecesi 5) Prof.Dr.Ramazan Ayvallı, Kadir Gecesi http://www.biriz.biz/itikat/kadirgece.htm |
Tarih: 00:16, 26/9/2008 Kategori: Din |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Hoşgeldin Ey Ramazan Ayı.

Bazan insan "Ramazan geldi heeyy!" diye çığlık atmak istiyor. Ramazan geldi, kapıları çalıyor, aç yüreğinin kapısını ve damarlarına yeni bir kanı pompala... Yoksa yarın "Göçtü kervan kaldık dağlar başında" diye feryad etmek zorunda kalırsın. Şöyle bir kendi kendimize ve toplumumuza bakmak... Nerelerimizde yara var? Kalbimiz yerinde mi? Orası gerçekten kalb mi? Yoksa bir taşlaşma var mı? Acı duyuyor mu ezik bir insan gördüğünde? Bir çocuğun göz yaşı,içinde bir yerlerde deprem oluşturuyor mu? Yoksa en dayanılmaz insani facialar karşısında en küçük bir ürperti oluşmuyor mu? Bir yanda acılar, bir yanda vur patlasın çal oynasınlar... Ramazan'dan yola çıkarak yeniden insan olmak, yeniden müslüman toplum olmak... Rahmeti kuşanmış bir insan, rahmetle yoğrulmuş bir toplum... Ne çok şeyi tartışma konusu yapıyoruz. Hiçbir olumlu sonuç üretmeyen kısır tartışmalar... Belki bu tartışmalar bile insan ve toplum olarak yaşadığımız savrulmuşluğun ürünü. Ramazan'ı bile didikleyip didikleyip bize sağlayacağı rahmeti yok ediyoruz. İslam'ı didikleye didikleye, kalbimizi rahmete kapalı hale getiriyoruz. Rabbimizle ilişkimiz nerede kaldı, haberimiz yok. "Ramazan geldi heeyy!" www.umutfm.com |
Tarih: 13:23, 1/9/2008 Kategori: Din |
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Dünya Hayatı Niçin Lazım?

“Dünya hayatı sizi aldatmasın!” (Lokman 33)
Rasul-i Ekrem Ebu Hureyre’ye hitaben:
- Ey Ebu Hureyre! Sana dünyayı bütün varlığı ile göstereyim mi? buyurdu. Ebu Hureyre diyor ki:
- Göster ya Rasulallah! dedim. Bunun üzerine Rasul-i Ekrem elimden tutarak beni Medine çöplüklerinin döküldüğü bir dereye götürdü. Orada insan başları, insan pislikleri, parçalanmış elbiseler ve kemikler vardı. Bunları gösterdikten sonra:
- Gördüğün bu başlar aynı sizin gibi ihtiras ve uzun kuruntular besleyen kimselerdi. Şimdi etsiz kemiksiz olarak kaldılar ve nihayet çürüyüp toz haline geleceklerdir. Bu pislikler onların yedikleri leziz yemeklerdir. Nereden kazandı ise kazandı, sonra da midelerine indirdiler. Şimdi ise herkes bunlardan uzaklaşmaktadırlar. Bu parçalanmış bezler, onların söz elbiseleri idi. Şimdi rüzgâr onları parça parça etmiştir. Bu kemikler onların üzerine binip diyar diyar, dolaştıkları binitlerinin kemikleridir. İşte dünyanın manzarası ve sonu budur. Şimdi dünyalık için ağlamak isteyen ağlasın, buyurdu.
Ebu Hureyre radıyallahu anh oradan gözyaşları içinde ayrıldık dedi.
****
Rivayete göre Allah Teâlâ Âdem (as) yeryüzüne indirdiği zaman Âdem’e “yıkılmak için inşa et, ölüm için doğur” buyurdu.
Ne dünyada ölümden kaçacak bir zaman ve mekân, ne kabirde tekrar geriye dönecek bir imkân, ne de kıyametin şiddetinden sığınacak bir barınak vardır. Abdullah bin Ömer (radıyallahu anhüma) diyor ki:
“Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem beni tuttu ve dünyada tıpkı bir garib hatta bir yolcu gibi davran! Kendini ölülerden ve kabir ehlinden say” buyurdu.
Enes bin Malik radıyallahu anh der ki, yer her gün şu on öğüt ile insana seslenir.
Ey âdemoğlu!
1. Üzerimde gezinip durursun. Hâlbuki dönüşün banadır.
2. Üzerimde türlü günah işlersin hâlbuki içimde azab göreceksin.
3. Üzerimde gülüp eğlenirsin hâlbuki içimde ağlayacaksın.
4. Üzerimde sevinirsin, hâlbuki içimde üzüleceksin.
5. Üzerimde mal toplarsın, hâlbuki içimde pişman olacaksın.
6. Üzerimde haram yersin hâlbuki içimde kurtlar seni yiyecek.
7. Üzerimde böbürlenirsin hâlbuki içimde hor ve hakir olacaksın.
8. Üzerimde neşe ile yürüyorsun, hâlbuki içimde karanlıkta kalacaksın.
9. Üzerimde topluluklar içinde dolaşırsın hâlbuki içime tek başına gireceksin.
10. Üzerimde hilekârlık yapıyorsun, fakat içimde zelil olacaksın.
Ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerle dünyanın ahvali
“Ey iman edenler, sizi mallarınız ve çocuklarınız Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Böyle olanlar, hüsrana uğrayacaklar.” (Münafikun 9)
“Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız bir imtihan vesilesidir. Büyük ecir ise Allah katındadır.” (Teğabun 15)
“Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince işte asıl yaşanılacak yerdir, keşke bilmiş olsalardı.” (Ankebut 64)
Peygamberimiz aleyhisselam şöyle buyuruyor.
“Yırtıcı aç iki kurdun salıverildikleri bir koyun ağılına (sürüne) verdikleri zarar, şeref, mal ve mevki sevgisinin, müslüman kişinin dinine verdiği zarardan daha fazla değildir.”
“Sizden sonra öyle insanlar gelecek ki, türlü ve zevkli yemekler yiyecek, renkli ve rahat binitlere binecek ve güzel kadınlarla evlenecek, kat kat ve nefis kumaşlar giyecektir. Onların bir mideleri var ki az ile doymaz. Onların bir istekleri var ki çoğa da kanaat etmez. Dünyaya bağlanmışlar, akşam sabah, düşündükleri ve taptıkları dünyalıktır. Onu Allah’ın dışında ilah ve rablerinden başka rab kabul ederler. Bütün çabaları dünya içindir. Yalnız heva ve heveslerinin peşinde koşarlar. Abdullah’ın oğlu Muhammed’in kati sözü şudur ki, sizin veya onların peşinden, sizden sonra veya onlardan da sonra gelenlerden o güne yetişenler bunlara selam vermesin, hastalarını ziyaret etmesin. Cenazelerine gitmesin ve büyüklerine hürmet göstermesinler. Zira bunları yapanlar, İslamiyetin yıkılmasına yardım etmiş olurlar.”
AHİRETİ DÜNYAYA TERCİH
“Fakat siz (ey insanlar) ahiret daha hayırlı ve daha devamlı olduğu halde dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” (Âlâ 16-17)
Aklıselim sahibi olanlara gereken dünyayı ahirete tercihtir. Zira dokuz günlük ömre on günlük nafaka lazım. Dünyada ne kadar kalacaksak çalışmamız gayret ve heyecanımız ona göre olmalı. Ahirette ne kadar kalacaksak hazırlığımızı ve azığımızı ona göre almamız gerekir. Dünyayı ahirete tercih edenlerin sonu hüsrandır. Peygamberimizin dünya ve ahiretle ilgili tercihi bellidir.
Hazreti Peygamberin geçim tarzı ile ilgili olarak bize ulaşan vesikaları birkaç madde halinde şöyle özetlemek mümkündür:
1. Peygamber efendimizin evinde günlerce hatta aylarca tencere kaynamadığı olmuştur. Bu durum, nadirattan değildir.
2. Hane halkının büyük bir yiyecek sıkıntı çektiği ve onların çoğu zaman su ve hurma ile karınlarını doyurmaya çalışmaları istisnai olmayan hallerdir.
3. Açlıktan bellerine taş bağladıkları ve böylece açlıklarını susturdukları, yine kaydedilen vesikalar arasındadır.
4. Medine’nin yerlisi olan komşularından bir kaçının gönderdiği koyun sütü de aldıkları gıdalardan birini teşkil etmektedir.
5. Zaman-ı saadette temel gıda maddelerinden buğday ekmeği zaten yoktur. Arpa ekmeği ise adeta vesikaya bağlı imişçesine ara sıra bulunabilmektedir. O kadar ki bir defasında kızı Hazreti Fatıma bir miktar arpa unu elde etmiş, onu yoğurup ekmek yapmış, birazını da babasına götürmüştür. Hazreti Fatıma’nın elindeki bu bir parça ekmeği gören Rasulullah efendimiz:
-Hayırdır ya Fatma! Bu bir parça ekmeği nereden buldun? diye sormuşlardır. Hazret-i Fatıma:
- Babacığım kendim pişirdim fakat sensiz boğazımdan geçmedi. Bir miktarını da sana getirdim, deyince Peygamber efendimiz de:
- İnan üç gündür babanın midesine giren ilk lokma bu olmuştur, diyerek alıp yemiştir.
DÜNYA FANİDİR
Allah Teâlâ dünyanın faniliğini şöyle beyan ediyor:
“Yeryüzünde bulunan (her şey fani) her canlı yok olacak ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zatı baki kalacak.” (Rahman 16-17)
“Dünya hayatı sizi aldatmasın.” (Lokman 33)
“Bilin ki dünya hayatı oyun, oyalanma, süslenme, aranızda övünme ve daha çok mal ve çocuk sahibi olma davasından ibarettir.” (Hadid 20)
Lokman aleyhisselam oğluna, “oğulcağızım dünya derin bir deryadır. Çok kimseler burada boğulmuştur. Bu deryada boğulmaktan kurtulmak için senin gemin takva ve Allah’a saygı, yatağın iman, yelkenin Allah’a tevekkül olsun ki batmaktan kurtulabilsin. Yoksa kurtuluş zordur” demiştir.
Dünya fanidir zira her şeyin bir eceli vardır. Arz sema, ay güneş, Allah’tan gayri her şeyin bir sonu vardır. Allah bakidir. Ancak dünya ve içindekiler Allah’ın rızasına vesile ise güzeldir. Bize düşen ise Kur’an ve sünnet ölçüleri doğrultusunda dünyayı vasıta kılmaktır.
BİZE DÜNYA LAZIM
Dünya fani olmasına rağmen insanlar dünyadan ahirete irtihal ettiklerinde dünyanın özlemini duyacaklar ama kimse dünyada iken ahiret özlemi duymamaktadır. İşte Allah celle celahu ayet-i kerimelerinde şöyle buyuruyor:
“Ey bizim Rabbimiz! Bizi cehennemden çıkar ki biz dünyada işlediğimiz amellerimizin gayri ameli salih işleyelim ve ehli cennetten olalım.” (Fatır 37)
Kişi için ecel yastığında, kabirde mahşer, cehennemde hep dünya özlemi olacak hatta melekler soracak: “Siz Kur’an’ı okumadınız mı? Peygamber gelmedi mi?”
“Evet okuduk. Şimdi ise bunları hak olarak bulduk. Yarab bizi dünyaya çevir de bu eksikleri tamamlayalım” diyecekler ama ne fayda!
İmansız ise iman edecek dünyada ihmal ettiği namazı kılacak, Allah’ı zikredecek infak edecek ve Allah için güzel ameller işleyecek ama dönüş yok. Artık ölünce secde edemezsiniz. Ezanın davetini muhatap değilsiniz. Haram ve helal dâhil muhayyerlik hakkınız yok. İşte dünya bize bunun için lazım. Dünya ahiretin ekin tarlasıdır.
Allah ümmet-i Muhammedi Kur’an’a mahkûm etsin.
/CEMİL USTA
http://www.ilkadimdergisi.com/217/fikih-cemilusta.htm
|
Tarih: 13:28, 15/12/2007 Kategori: Din |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Kadir Gecesi

Fotoğraf: Çetin KOŞAR
Ya Rabbi! Nasipsiz İnmesin Eller Bu Gece.(Amin)
Ramazan
Kuran ve zafer ayı
İnananlar için yoğun bir hasat mevsimi
Oruç
İslam’ın beş temelinden biri
Ruhun ve imanın kalkanı
Düşünceyi mideden kafaya yükselten ibadet
Kadir Gecesi
Kadrin, kıymetin arttığı zamanlar üstü zaman
Genel af ilanı
Kadir gecesi, azamet ve şeref gecesi demektir. Bu geceye Kadir gecesi denilmesinin sebebi de; bu gece içinde kadri yüce bir kitabın Cibril-i Emin vasıtasıyla, Sevgili Peygamberimize gönderilmiş olmasıdır. Nitekim Bakara suresinde Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır .” Bakara,2/185.
Bu ayetten anlaşılıyor ki, Kur’an-ı Kerim, Ramazanı şerifte ve Kadir gecesinde indirilmiştir. Peygamber Efendimizin, en büyük mucizesi Kur’an’dır. Sevgili peygamberimiz, kalpleri onunla fethetti, gönülleri onunla nurlandırdı, insanlığı onunla hidayete ulaştırdı. Bu bakımdan Kadir gecesi, şerefli ve nurlu bir gecedir.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde:
“Kim Kadir gecesini, faziletine inanarak ve mükafatını da Cenab-ı Haktan bekleyerek, ihya ederse, o kimsenin geçmiş günahları bağışlanır” (Tecrid-i sarih c.1, s. 45.) buyurmuşlardır.
KUR’AN-I KERİM’DEKİ KADİR SURESİ BİZE NE ANLATIYOR?
Meâli: “Şüphesiz biz onu (Kur’an’ı) Kadir Gecesinde indirdik. Kadir Gecesinin ne olduğunu sen ne bileceksin! Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de iner. O gece, Tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.”
KADİR GECESİNİ NASIL DEĞERLENDİRMELİYİZ?
1- Kur’an-ı Kerim okumalıyız.
2- Kaza namazı kılmalıyız.
3- Nafile namaz kılmalıyız.
4- Muhtaçlara yardım etmeliyiz
5- Dua ve tövbe etmeliyiz.
Hz. Peygamber bu gecede şu şekilde dua edilmesini tavsiye etmiştir:
“Allah’ım sen bağışlayıcısın, bağışlamayı seversin. Beni de bağışla”
http://sonnur.blogcu.com/94623/
|
Tarih: 13:20, 8/10/2007 Kategori: Din |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Aşk imiş her ne var ise âlemde…

Kökeni ne olursa olsun aşk kelimesinin ifade ettiği mana yoklukla birebir ilişkilidir;
Tasavvuf düşüncesinin en temel kavramlarındandır aşk. “varlığın aslı ve yaradılış sebebi”, “sevenin sevgilisinde kendisini yok etmesi; âşığın yok, yalnızca mâşukun var olması, her şeyin ondan ibaret olması hâlidir.”
Arapça’da sarmak, sıkmak ve yanmak gibi anlamlara gelen a-ş-k’ dan türeyen bir kelimedir aşk. İnsanı sarmaşık gibi sıkarak onu kuvvetsiz bırakması nedeniyle böyle söylenmiştir. Ayrıca aşk kelimesi, alevlerin bir şeyi kuşatmasını da anlatır.
“evvel yer gök yoğidi varıdı aşk bünyadı
aşk ezelden kadimdir aşk getirdi ne vârın “
diyen Âşık Yunus gibi, sûfîler aşkı kâinatın varlık sebebi olarak almışlardır. Tasavvuf düşüncesine göre kâinatın yaratılışı “ilâhî aşk mâcerasına” dayanır. Mekânsız bir mekânda bulunan Hz. Allah zamansız bir zamanda kendisine duyduğu sevgi ile bilinmeyi istemiş, bîzâtihi isim ve sıfatlarından kâinatı ve insanı yaratmış, ruhlar âleminde gerçekleşen ilâhî diyalogla da insan, aşkı ve “aşkın gerçek sahibi’ ni unutamayacağına dâir söz vermiştir. Dolayısıyla bütün varlıklar âleminde Tanrı’nın ve bu ilâhî aşkın izleri vardır. Aşk, tüm yaradılış şifreleri aşk üzerine kodlanmış olan kâinatta insan olabilmenin ve insan kalabilmenin ilk şartıdır. Mutasavvıflara göre insanın aşkla olan ilişkisi, dünyevî değerlerle sınırlı bir tercih değil, dünyadan da eski bir taahhüt ve fıtratın gereğidir.
Bakmasını bilen için insan da dâhil olmak üzere kâinatın her zerresi “aşkın gerçek sahibine” açılan bir penceredir.
Sûfî, yaratılmış her şeyle gölgesi kadar barışık kimsedir. Zîra tüm mahlûkatta aşkı gören mutasavvıf için aşk, insanı dört bir yanından kuşatan uçsuz bucaksız bir ateş denizidir. Aşk acı vericidir ama kâînatın gerçek mânâda bir parçası olmanın yolu da aşk denizlerinde yanmaktan, boğulmaktan geçer. İnsan, bu ateş denizine dalmalı ancak ondan içerek kanmalıdır. Bütün bu tehlikeli yolculuğa ruhunda başlayıp yine ruhunda tamamlayan sûfî, kendisine boş gözlerle banklarca bir ölüden farksızdır. Ama aslında o, kendisini aşkta yok ederek “ölmeden önce ölmüş” ve böylece sıradan fânilerin fenâsı olan beden ölümünden rûhen sıyrılmış, ölümsüzlüğü bulmuştur.
Aşk imiş her ne var âlemde…
“İşidin ey yârenler; aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmayan gönül misâli taşa benzer
Taş gönülde ne biter, dilinde ağu tüter
Nice yumşak söylese sözü savaşa benzer”
Yunus Emre
Zîra aşk, varlıklar âleminin hayat kaynağı, güneşidir. Kâinat olsun, gönül olsun küçük büyük bütün âlemler huzuru, mutluluğu, bereketi, refâhı ve kendilerini yaşanır kılan her türlü özelliklerini aşka borçludurlar:
“Âşığa Bir ve Tek olanı birlemek yeter” /Hallâc-ı Mansur
İnsanların gönüllerindeki sırları pamuk gibi atıp alt üst ettiğinden “ Hallâc-ı Esrâr “ unvanını alan, büyük mutasavvıf Hallâc-ı Mansur’da bir olana ulaşmanın tek koşulunun “aşk” olduğunu savunur ve “Ene-l – Hak” ( Ben Mutlak Hakikatim) dediği içinde zamanın âlimleri tarafından ölüme mahkûm edilir. Son sözleri “Âşığa Bir ve Tek olanı birlemek yeter” yani “Âşığın kendi varlığını aşk yoluyla temizlemesi gerektiği” olmuştur.
İlâhî sırrı ifşa eden zamanındaki âlimler tarafından anlaşılamayan Hallâc’ın bu sözlerini, Mevlâna; Fîhi ma fîh adlı eserinde “Ene’l – Hak” demeyi büyük bir iddia sayıyorlar oysa bu büyük bir alçakgönüllülüktür. Bunun yerine, “ben Hakk’ın kuluyum kölesiyim “diyen, biri kendi varlığı, diğeri Tanrı’nın varlığı olmak üzere iki varlık ortaya sürmüş olur. Hâlbuki “ben Hakk’ım” diyen, kendi varlığını yok ettiği için, “Ene’l – Hak” diyor. Yani “ ben yokum hepsi O’dur.; Tanrı’dan başka varlık yoktur. Ben sadece yokluğum ve hiçim. Bu sözde alçakgönüllülük daha fazla yok değimlidir?” sözleriyle açıklar. Hallâc-ı Mansur, “ben Hakk’ım” sözüyle aslında “ben Hak’tanım” demektedir.
“… Vuslattan sonra hangi hâl vardı ki döne?”
Aşkı azap olarak gören Hallâc âşığın sevgilisi uğruna en acı durumu göze alması gerektiğini düşünüyordu. Hallâc, Allah’a ulaşmaya çalışan âşığı, ışığa ulaşmaya çalışan pervaneye benzeterek, “Pervane uçtu, döndü, eritti kendini ve yok oldu ortalardan. Resimsiz, cisimsiz unvansız hâle geldi Artık ne için dönecekti küllere? Vuslattan sonra hangi hâl vardı ki döne?
http://www.semazen.net/sp.php?id=160&page_id=1&menu_id=id30
|
Tarih: 17:30, 5/10/2007 Kategori: Din |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Miraç Kandili [ 10/11 Ağustos 2007 ]

Kandiliniz Kutlu Olsun
Miraç Kandili, nedir, peygamberimiz niçin miraca çıkmıştır, en iyi şekilde nasıl değerlendirilir?
İçindekiler
1. Miraç Kandili
2. Miraç Nasıl Oldu?
3. Peygamberimiz neden mirac'a çıktı?
4. Peygamberimiz Allah ile nasıl görüşebilir?
5. Bir insan göklere nasıl çıkabilir?
6. Peygamberimiz sadece ruhuyla gitse olmaz mıydı?
7. Peygamberimiz kısa zamanda nasıl gidip geldi?
8. Miraçın benzeri bir olay var mıdır?
9. Miraçla gelen hediyeler
10. Miraç Gecesi Namazı
11. Miraç Gecesinin Gündüzünde Kılınacak Namaz
12. Kaynaklar
1.MİRAÇ KANDİLİ
Feyiz ve bereketin coştuğu mübarek gecelerimizden biri de Miraç Gecesidir. Miraç bir yükseliştir, bütün süfli duygulardan, beşeri hislerden ter temiz bir kulluğa, en yüce mertebeye terakki ediştir. Resulullahın (a.s.m.) şahsında insanlığın önüne açılmış sınırsız bir terakki ufkudur.
Bu ulvi seyahat, mucizelerin en büyüğüdür. Miraç mucizesi Kur'ân-ı Kerimde âyetlerle anlatılmış ve varlığı inkâr edilemeyecek bir şekilde ortaya konmuştur. Bu îlâhî yolculuğun ilk merhalesi olan Mescid-i Aksâya kadarki safha Kur'ân'da şöyle anlatılır:
“Âyetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan alıp çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O her şeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla görendir.” (İsra Suresi, 1)
Miraçın ikinci merhalesi de Mescid-i Aksâdan başlayarak semânın bütün tabakalarından geçip tâ İlâhi huzura varmasıdır. Bu safha da Necm Sûresinde şöyle' anlatılır:
“O ufkun en yukarısında idi. Sonra indi ve yaklaştı. Nihayet kendisine iki yay kadar, hatta daha da yakın oldu. Sonra da vahyolunacak şeyi Allah kuluna vahyetti. O’nun gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi O’nun gördüğü hakkında onunla mücadele mi edeceksiniz? And olsun ki onu bir kere daha hakiki suretinde gördü. Sidre-i Müntehâda gördü. Ki, onun yanında Me'vâ Cenneti vardır. O zaman Sidre'yi Allah'ın nuru kaplamıştı. Gözü ne şaştı, ne de başka bir şeye baktı. And olsun ki Rabbinin âyetlerinden en büyüklerini gördü.” (Necm Suresi, 7-18.)
2.Miraç nasıl oldu?
Miraç, Receb ayının 27. Gecesi Cenab-ı Hakkın daveti üzerine Cebrail Aleyhisselâmın rehberliğinde Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamın Mescid-i Haramdan Mescid-i Aksâ'ya, oradan semaya, yüce âlemlere, İlâhî huzura yükselmesidir.
Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam Mescid-i Haramdan (Mekke'den), Mescid-i Aksâ'ya (Kudüs'e) ata benzer beyaz bir Cennet bineği olan Burak ile geldi. Kudüs'e gelmeden yol üzerinde Hz. Musa'nın makamına uğradı, orada iki rekât namaz kıldı, daha sonra Mescid-i Aksâ'ya geldi. Orada bütün peygamberler kendisini karşıladı. Miraçını kutladılar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam burada peygamberlere iki rekat namaz kıldırdı, bir hutbe okudu.
Bir rivayette Hz. İsa'nın doğduğu yer olan Betlaham'a uğradı, orada da iki rekât namaz kıldı. Ve bugün Kubbetü's-Sahra'nın bulunduğu yerden Muallak Taşının üzerinden Miraça yükseldi.
Semanın bütün tabakalarına uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Adem, Hz. Yahya ve Hz. Îsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim gibi peygamberlerle görüştü, Onlar kendisine “Hoş geldin” dediler, tebrik ettiler.
Bundan Sonra Hz. Cebrail ile birlikte imkân ile vü-cub ortası (kâinatın bittiği yer) Sidretü'l-müntehâ'ya geldiler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam orada ikisi gizli, ikisi açıktan akan (Nil, Fırat) dört nehir gördü. Sonra hergün yetmiş meleğin ziyaret ettiği Beytü'l-Ma'mur'u ziyaret etti.
Hz. Cebrail'in buradan öteye gitmesi mümkün değildi. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bundan sonra Refref adında bir vasıta ile zaman ve mekândan münezzeh (uzak) olan Cenab-ı Hakkın cemaliyle müşerref oldu.
Süleyman Çelebi'nin dediği gibi
“Aşikâre gördü Rabbü'l-izzeti/Âhirette öyle görür ümmeti” İnşaallah...
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Rabbinin huzurundan döndükten sonra Hz. Musa ile karşılaştı., “Allah ümmetine neyi farz kıldı?” diye sorunca, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam “50 vakit namaz” buyurdu.
Hz. Musa'nın, “Rabbine dön, azaltması için Rabbinden niyazda bulun, ümmetin buna güç yetiremez” demesi üzerine, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, beş sefer Cenab-ı Hakka niyazda bulundu, her seferinde 10 vakit indi, sonunda beş vakitte karar kıldı.
Daha sonra Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Hz. Cebrail'in rehberliğinde Cenneti, Cehennemi, âhiret menzillerini ve bütün âlemleri gezdi, gördü, Mekke'ye döndü.
Sabah olunca Kabe'nin yanında Mekkelilere Miraçı anlattı. Onlar Peygamberimizden delil istediler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam de onlara yolda gördüğü kafilelerinden haber verdi. Kureyşliler hemen kafileleri karşılamak için Mekke dışına çıktılar. Gelenleri aynen Peygamberimizin Aleyhissalâtü Vesselam haber verdiği gibi gördüler, ama iman nasip olmadı.
Ama yine de Peygamberimizden üst üste Miraça çıktığına dair delil istediler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Kudüs'e, Mescid-i Aksâ'ya uğradığını anlatınca Kureyşliler, “Bir ayda gidilebilen Bir yere Muhammed nasıl bir gecede gidip gelebilir?” diye itiraz ettiler, ardından da Mescid-i Aksâ'yı görmüş olanlar, “Mescid-i Aksâ'yı bize anlatır mısın?” diye Peygamberimize soru yönelttiler.
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam şöyle anlattı:
“Onların yalanlamalarından ve sorularından çok sıkıldım. Hatta o ana kadar öyle bir sıkıntı hiç çekmemiştim. Derken Cenab-ı Hak birden Beytü'l-Makdis'i bana gösterdi. Ben de ona bakarak her şeyi birer birer tarif ettim. Hatta bana, ‘Beytü'l-Makdis'in kaç kapısı var?’ diye sordular. Halbuki ben onun kapılarını saymamıştım. Beytü'l-Makdis karşımda görününce ona bakmaya ve kapılarını teker teker saymaya ve anlatmaya başladım.”
Bunun üzerine müşrikler:
“Vallahi dos doğru tarif ettin” dediler, ama yine de iman etmediler.
O esnada Hz. Ebû Bekir çıkageldi, müşrikler durumu ona haber verdiler. Hz. Ebû Bekir, “Eğer bu sözleri ondan duymuşsanız seksiz şüphesiz doğrudur” diyerek hemen tasdik etti ve bundan sonra Hz. Ebû Bekir “Sıddîk, tereddütsüz inanan” ünvanını aldı.
3.Peygamberimiz neden mirac’a çıktı?
Bir padişahın iki türlü konuşması vardır. Biri, bir vatandaşla telefon ederek küçük bir meseleyi görüşmesi. Diğeri de devlet başkanı, halifelik yönü ve milletin idarecisi olarak, emirlerini her tarafa duyurmak için özel bir elçisi ile konuşması, sohbet etmesi, onun aracılığı ile ferman yayınlamasıdır.
Bu örnekte olduğu gibi Cenab-ı Hakkın da kulları ile iki tarzda muhatap olması vardır. Biri, özel ve cüz'i, diğeri de geniş ve genel mahiyette bir konuşması. Cenab-ı Hakkın bazı velilerle özel ve cüz'i anlamda ilham etmesi birinciye örnektir.
Ama Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bütün velayet mertebelerinin üstünde bir büyüklük ve yücelikte, kâinatın Rabbi, bütün varlıkların Yaratıcısı olarak Cenab-ı Hakkın sohbetine müşerref olması ise ikinci ve mükemmel olanına misaldir.
Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam elçiliği iki taraflıdır. Birisi halktan Hakka, diğeri de Haktan halka. Birisi mi'râcin bâtıni tarafı olan velayet yönüdür, diğeri de zahiri tarafı olan risalet yönüdür.
Yani Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam bizi temsilen Cenab-ı Hakkın huzuruna çıktı, başta insanlar olmak üzere bütün varlıkların ibadet, kulluk, tesbih ve zikirlerini toplu olarak (askerin komutana tekmil vermesi gibi) arz etti. Bu yönüyle Miraç halktan, insanlardan, varlıklardan Hakka bir gidiştir. Diğeri de Cenab-ı Hakkın biz kullarından istediklerini, emir ve yasaklarını Resul olarak getirmiştir. İbadetlerin özü ve esası olan beş vakit namazı Miraç hediyesi olarak getirmesi gibi...
4.Peygamberimiz, Allah ile nasıl görüşebilir?
Soru: “Bize herşeyden daha yakın olan Cenab-ı Hakka binlerce senelik mesafeyi aşarak yetmiş bin perdeyi geçtikten sonra Rabbiyle görüşmesi ne demektir?”
Cenab-ı Hak herşeye herşeyden daha yakındır, fakat herşey O’ na sonsuz şekilde uzaktır.
Meselâ, güneşin insan gibi aklı olsa da bizimle konuşacak olsa, elimizdeki ayna aracılığıyla bizimle konuşabilir.
Diğer taraftan biz bir çeşit ayna olan gözümüzle güneşe yaklaşabiliyoruz. Oysa güneş bize 150 milyon km. uzaklıkta bulunuyor, hiçbir şekilde ona yanaşamayız. Güneşe bir derece yaklaşmak için ancak Ay kadar büyümek lazım. Bu da mümkün değildir.
Bu misalde olduğu gibi, gerçek anlamda Cenab-ı Hak herşeye yakındır, ama herşey ona sonsuz derece uzaktır. Ancak Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam, Cenab-ı Hakkın lütfuyla bir anda binlerce perdeyi geçerek Miraça yükselmiş; bütün manevi mertebeleri aşarak huzura varmıştır.
5.Bir insan nasıl göklere çıkabilir?
Soru: “Bunun bir örneği var mıdır? Bir uçak ancak 10-15 bin metre yukarı çıkabiliyor, bir uzay gemisi ancak Ay'a ve Venüs'e ulaşabiliyor. Bir insan birkaç dakika gibi kısa bir sürede milyonlarca metre uzaklara nasıl gidip gelebilir?”
Yerküremiz, yani Dünya bir yılda yaklaşık 188 saatlik bir mesafeyi bir dakikada döner, yirmi beş bin senelik mesafeyi bir senede alır. Bu muazzam hareketi ona yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren bir Kudret, bir insanı Arş-ı Âlâya getiremez mi? Güneşin çevresinde o ağır cisim olan dünyayı gezdiren bir hikmet bir insan bedenini şimşek gibi Rahman'ın Arşına çıkaramaz mı?
6. Peygamberimiz sadece ruhuyla gitse olmaz mıydı?
Soru: "Öyleyse ise neden Miraça çıktı? Ne lüzumu var? Evliya gibi ruhu ve kalbi ile gitse yetmez miydi?"
Cenab-ı Hak görünen ve görünmeyen âlemlerdeki güzellikleri göstermek için, kâinat fabrikasını ve merkezini gezdirmek, insanlığın amel ve ibadetlerinin âhiretteki neticesini göstermek için Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamı oralara davet etmesi gayet makuldür. Sadece ruhu ve kalbi ile değil, bu seyahate bedeninin de iştirak etmesi gerekir.
Görünen âlemin anahtarı olan gözünü, işitilen âlemin anahtarı olan kulağını Arşa kadar birlikte alması gerektiği gibi, ruhunun sayısız görevlerini üstlenen âlet ve makinesi hükmünde olan mübarek bedenini Arşa kadar çıkarması akıl ve hikmet gereğidir.
Zaten Cenab-ı Hak Cennette bedeni ruha arkadaş ediyor. Çünkü pekçok kulluk görevine ve sınırsız lezzetlere ve acılara beden kaynaklık etmektedir.
Öyle ise bu mübarek beden ruha arkadaşlık edecektir. Cennette ruh bedenle birlikte olacaksa Cennetü'1-Me'vâ'nın gövdesi olan Sidretü'l-Müntehaya Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamın zatının arkadaşlık etmesi hikmetin tâ kendisidir.
Peygamberimiz Miraça sadece ruhen çıkmış olsaydı, zaten mucize olmazdı. Çünkü her veli ruhen ve kalben o âlemlere çıkabiliyor.
7.Peygamberimiz kısa zamanda nasıl gidip geldi?
Soru: "Birkaç dakikada binlerce yıllık mesafeye gidip gelmek aklen mümkün müdür?"
Cenab-ı Hakkın sanatında hareket ve hızın derecesi farklı farklıdır. Sesin hızı ile ışığın hızı, elektriğin hızı, hatta ruhun ve hayalin hızı birbirinden bütünüyle farklıdır. Gezegenlerin hızları da birbirinden farklıdır. Meselâ ışığın hızı 300.000 km/sn iken sesin hızı 360 km/sn'dır.
Acaba Peygamberimizin lâtif bedeninin yüce ruhuna tabi olması, ruh hızında hareketi nasıl akla ters gelebilir?
Yine bir insan on dakika uyusa bazı olur ki, bir yıllık iş görebilir. Hatta bir dakikada insanın gördüğü rüyayı, rüyada işittiği sözleri, konuştuğu kelimeleri toplansa uyanıkken bir gün, belki daha fazla bir zaman gerekir.
Demek ki bir zaman dilimi iki kişiye göre değişebiliyor, birisine bir gün, diğerine de bir yıl hükmüne geçebilir.
İşte Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam, Burak'a binerek şimşek gibi bütün kâinatı gezip İlâhi huzura çıkıp Rabbiyle sohbet şerefine ermiş, Onun cemalini görmüş, emirlerini alıp dönüp gelmiştir.
8.Miraçın benzeri bir olay var mıdır?
Soru: "Peygamberimizin Miraça çıkması mümkündür. Fakat her mümkün gerçekleşmiyor. Bunun bir benzeri var mı ki kabul edelim?"
Miraçın çok örnekleri vardır:
Bir insan, gözüyle bir saniyede Neptün gezegenine çıkabilir.
Bir bilim adamı, astronomi kanunlarına binerek tâ yıldızların arkasına bir dakikada gidebilir.
İman sahibi her insan, namazın hareketlerine düşüncesini bindirerek bir çeşit Miraçla kâinata arkasına alarak İlâhî huzura girebilir.
Kalb gözü açık bir veli, İlâhî sırlara kırk günde ulaşabilir. Hattâ Abdülkadir Geylânî ve İmam-ı Rabbanî gibi bazı evliyanın bir dakikada Arş-ı Âlâya kadar ruhen çıktıkları bildiriliyor.
Yine nurlu bir cisme sahip olan melekler bir anda yerden Arşa, Arştan yeryüzüne gidip geliyorlar.
Cennette, Cennet ehli mü'minler, Cennet bahçelerine kısa bir zamanda çıkabiliyorlar.
Bu kadar örnekler gösteriyor ki, bütün evliyanın sultanı, bütün mü'minlerin imamı, bütün Cennet ehlinin reisi ve bütün meleklerin makbulü olan Resul-i Ekrem Efendimizin bir anda Miraça çıkması, dönmesi, bütün yüce âlemleri gezip görmesi gayet makuldür ve şüphesizdir.
9.Miraçla gelen hediyeler
Birincisi: Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bütün iman hakikatlerini gözleriyle gördü. Melekleri, Cenneti, âhireti, hattâ Cenab-ı Hakkın cemâlini gözleriyle müşahede etti. Sözlerinde ve vaadinde en küçük bir hilafı, aksi beyanı olmayan o yüce insan mü'min ruhlara manen şöyle diyordu: “Sizin inandığınız, melekleri, âhireti, Rabbinizin Nur cemâlini bizzat gördüm; bu iman esasları vardır, mevcuttur; tereddüt ve şüphe etmeyiniz.” Böylece mü'minler sonsuz bir imana ermenin saadetine kavuştular.
İkincisi: İnsan herşeyi merak ediyor. Ayda hayat var mı, yok mu diye araştırıyor. Halbuki Ay O Ezelî Sultanın memleketinde ancak bir sinek kadar yer kaplıyor.
Mü'minler merak ediyorlar. “Rabbimiz bizden ne istiyor? Acaba ne yaparsak Rabbimiz bizden razı olur? Bir yolunu bulsak da doğrudan doğruya Rabbimizle muhatap olsak, bizden ne istiyor, anlasaydık” derken, İki Cihan Serveri yetmiş bin perde arkasından ezel ve ebed Sultanının razı olacağı amelleri Miraç meyvesi olarak getirdi beşere hediye etti. Bu hediye başta namaz olmak üzere İslâmın diğer esasları ve ibadetleridir.
Üçüncüsü: Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam ebedî saadet definesinin anahtarını alıp getirmiş, cinlere ve insanlara hediye etmiştir. Peygamber Efendimiz kendi gözüyle Cenneti görmüş, sonsuz saadetin varlığını müşahede etmiş ve bu büyük müjdeyi haber vermiştir. Öyle ki, bir adama idam edileceği anda affedilerek padişahın yakınında bir saray verilse ne kadar sevinir.
Öyle de bütün cinler ve insanlar sayısınca toplu bir müjde olan bu sevinç ne kadar önemli ve değerlidir.
Dördüncüsü: Peygamber Efendimiz Miraçta Cenab-ı Hakkın cemalini görme nimetini tattı. Bu manevi nimetin Cennette mü'minlere de nasip olacağı müjdesini verdi. “Ayın on dördünü nasıl açıkça gözünüzle görüyorsanız, Rabbinizi de öyle Cennette apaçık göreceksiniz” buyurarak bu ezelî müjdeyi bizlere hediye olarak getirdi.
Beşincisi: İnsan kâinatın en kıymetli bir meyvesi ve Kâinat Sahibinin en nazlı bir sevgilisi olduğu Miraçla anlaşıldı. Kâinata nisbetle küçük bir varlık, zayıf bir canlı olan insan bu meyve ile öyle bir dereceye çıktı ki, bütün varlıklar üzerinde bir makam ve mevki kazandı. Çünkü rütbesiz bir askere, “Sen paşa oldun” dense ne kadar sevinir.
Öyle de âciz, fani, devamlı ayrılık ve zeval tokadını yiyen biçare insana birden, "Sonsuz ve baki bir Cennette Rahman ve Rahîm olan Allah'ın rahmetine gireceksin" dendiğinde o insan ne kadar büyük bir mevki ve makama çıkar. Cennette hayal hızında, ruh genişliğinde, akıl akıcılığında, kalbin bütün arzularında Cenab-ı Hakkın ebedi mülkünde seyir ve seyahate erecektir. Cenab-ı Hakkın nur cemalini seyretme nimetini tadacaktır. Böyle bir insanın kalb ve ruhu ne kadar büyük bir sevince kavuşur değil mi? Miraçın bu meyvesi insanın en büyük arzu ve hedefidir. (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, 31. Söz.)
10.Miraç Gecesi Namazı
Miraç gecesi kılınacak namaz on iki rekattır. İki rekatte bir selam verilerek kılınacak olan namaz on iki rekat ile bitirilir. Her rekatte Fatihadan sonra on kere ihlas okunur. Kılınma zamanı yatsı namazı kılındıktan sonra, imsak vaktine kadar ki herhangi bir vakit olabilir. Bu oniki rekat namaz bittiği zaman selamdan sonra yüz defa :
“Sübhanallahi vel hamdülillahi vela ilahe illallahü vallahü ekber vela havle vela kuvvete illa billahil aliyyül azim” duası okunur.
Ardından da yüz kere istiğfar yapılır.
11.Miraç Gecesinin Gündüzünde Kılınacak Namaz
Miraç gecesinin gündüzünde öğlen namazını kıldıktan sonra sonra dört rekat namaz kılınır.
Bu namazın;birinci rekatında Fatiha’ dan sonra bir kere Felak suresi, ikinci rekattan sonra bir kere Nas suresi, üçüncü rekatta üç kere Kadr suresi, dördüncü rekatta elli kere İhlas suresi okunur.
Kaynaklar:
1. Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, 31. Söz
2. Mübarek Aylar Günler ve Geceler
3. Üç Aylar İbadet Rehberi
(Sorularla İslamiyet Ekibi)
http://www.islamiyet.gen.tr/mubarek_gun_ve_geceler/mirac_kandili.php
|
Tarih: 08:31, 9/8/2007 Kategori: Din |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Selam Olsun Ey Ragaip!

Regaip Kandili, İslam dinine göre mübarek üç ayların ilk Perşembesini Cumaya bağlayan gecede kutlanan kandildir. Arapça bir kelimedir ve "reğa-be" kökünden gelmektedir. "Reğa-be", kelime olarak, herhangi bir şeyi istemek, arzulamak, ona karşı meyletmek ve onu elde etmek için çaba sarf etmek demektir. "Reğîb" kelimesi ise, "reğabe"'den türemiş olan bir isimdir ve kendisine rağbet edilen, arzulanan, taleb edilen şey demektir. Müennesi, "reğîbe"dir. "Reğîbe"nin çoğulu da "reğâib" dir. Kelime olarak "Regâib"in aslı budur.
Hikmetleri
Receb’in ilk cuma gecesine Regaib gecesi denir. Bu geceye Regaib gecesi ismini melekler vermişlerdir. Her Cuma gecesi kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya gelince, daha kıymetli oluyor. Allahü teâlâ, bu gecede, müminlere, ragibetler ihsanlar, ikramlar yapar. Bu geceye hürmet edenleri affeder. Bu gece yapılan dua kabul olur, namaz, oruç, sadaka gibi ibadetlere, sayısız sevaplar verilir. Regaib gecesini ibadetle geçirmeli, kazası olan, hiç değilse bir günlük kaza namazı kılmalı! Kazası olmayan da nafile namaz kılar, Kur’an-ı kerim okur, tesbih çeker, tövbe istiğfar eder. Perşembe günü oruç tutup, gecesini de ihya etmek çok sevaptır. Receb ayında oruç tutmak faziletlidir.
Peygamberimiz (a.s.m)’ ın Ramazan ayından sonra en çok oruç tuttuğu ay Receb ayıdır. Bu Receb ayında oruç tutmanın muazzam, muhteşem sevabları var. Bir de bu ayda sevablar kulların defterlerinin sevab hanelerine, bol bol dökülmesi dolayısıyla da recebül esabb denmiştir. Yâni, sevabların bol bol, şarı şarıl, gürül gürül döküldüğü ay demek... Sabbe, Arapçada dökmek demek... Nehrin de böyle dağlardan çağlayarak akıp da döküldüğü yere münsab derler; o da aynı kökten... Receb-ül esabb; Allah'ın rahmetinin cûşe gelip, ikram ü ihsanâtının şarıl şarıl, güldür güldür kullara geldiği ay demektir. Din alimleri kitaplarında yazmışlar ki, bu ay ekim, ekme, ayıdır. Sevaplı işler, oruç tutmak, tevbe etmek vs. güzel şeyler yapılır. Bir mahsulün ekilmesi gibi ziraat, ekim ayıdır. Şa'ban bakım ayıdır. Ramazan biçim ayıdır, yâni mahsulün alındığı aydır demişler. Demek ki Receb ayı, bizi Ramazan ayına hazırlayan bir mevsimin ilk adımı olmuş oluyor.
Onun için, "Receb ayı tevbe ayıdır." (ayıdır) demişler. Yâni kul ne yapacak?.. "Yâ Rabbi! Ben anlayamamışım, hatâ etmişim, bilememişim, suçluyum, kusurluyum; beni affet..." diyerek hatâsını itiraf edip, hatâsından dönerek, Cenâb-ı Hakk'ın yoluna girecek.
Regaib ile ilgili ayet-i Kerimeler
Regâib kelimesi Kur'an'da geçmemektedir. Ancak "reğabe"den türemiş olan çeşitli kelimeler, Kur'ân'da sekiz yerde geçmekte ve "reğabe"nin ifâde ettiği mana için kullanılmaktadır .
Ayrıca, "Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına göre ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin." (Tevbe Suresi, 36) Hz. Peygamber’in ( a.s.m ) ( aşağıda hadisler bölümünde bulunan) bir hadisinde, ayet-i kerimede işaret buyurulan haram ayların, Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep ayları olduğu vurgulanmaktadır: "
İlgili Hadis-i Şerifler
• Receb-i şerifin bir gün başında, bir gün ortasında ve bir gün de sonunda oruç tutana, Receb’in hepsini tutmuş gibi sevap verilir. [Miftah-ül-cenn
• Ramazan ayı dışında Allah rızası için bir gün oruç tutan, iyi bir yarış atının bir asırda alacağı mesafe kadar Cehennemden uzaklaşır.) [Ebu Yala>
• Şu beş gecede yapılan duâ geri çevrilmez. Regaib gecesi, Şabanın 15. gecesi, Cuma, Ramazan bayramı ve Kurban bayramı gecesi.) [İbn-i Asâkir>
• “Receb-i Şerîf’in birinci gününde oruç tutmak üç senelik, ikinci günü oruçlu olmak iki senelik ve yine üçüncü günü oruçlu bulunmak bir senelik küçük günahlara kefaret olur. Bunlardan sonra her günü bir aylık küçük günahların af ve mağfiretine vesile olur.” buyuruyorlar. (Camiu-s sağir)
• İbn-i Abbas -radiyallahu anh- Hazretleri: “Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Recep ayında bazen o kadar çok oruç tutardı ki, biz O’nu hiç iftar etmeyecek zannederdik. Bazen de o kadar çok iftar ederdi ki, biz O’nu hiç oruç tutmayacak zannederdik.” buyurmuştur. (Müslim)
• Muhakkak zaman, Allah’ın yarattığı günkü şekliyle akıp gitmektedir. Yıl on iki aydır. Bunlardan dördü haram aylardır. Ve üçü ard arda gelmektedir. Zilkade, Zilhicce, Muharrem bir de Cemaziye’l-âhirle Şaban ayları arasında gelen Mudar kabilesinin ayı Recep ayıdır." (Buhârî, Tefsir, Sure, 8,9)
• "Recep ayı Allah’ın ayı, Şaban benim ayım, Ramazan da ümmetimin ayıdır." (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 1/423)
• Yine mübarek üç aylardan ilki olan Receb ayının önemi ve değeri hakkında Enes b. Malik ( r.a. )'dan şöyle rivayet edilir: Receb ayı girdiğinde Hz. Peygamber şöyle derdi: "Allahım! Recep ve Şaban'ı bize mübarek kıl ve bizi Ramazan'a ulaştır." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/259)
• Receb’in ilk cuma gecesini ihya edene, Allahü teâlâ, kabir azabı yapmaz. Duâlarını kabul eder. Yalnız, 7 kimsenin duasını kabul etmez: Faizci, Müslümanları aşağı gören, ana babasına eziyet eden, Müslüman olan ve dinin emirlerine uyan kocasını dinlemeyen kadın, çalgıcı, livata ve zina eden, beş vakit namazı kılmayan. [Bu günahlardan vazgeçmedikçe, duaları kabul olmaz.> [Saadet-i Ebediyye>
• Receb büyük bir aydır. Allah bu ayda hasenatı kat kat eder. Receb ayında bir gün oruç tutana, bir yıl oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. 7 gün oruç tutana, Cehennem kapıları kapanır. 8 gün oruç tutana Cennetin 8 kapısı açılır. On gün oruç tutana, Allah istediğini verir. 15 gün oruç tutana, bir münadi, “Geçmiş günahların affoldu” der. Receb ayında Allahü teâlâ Nuh aleyhisselamı gemiye bindirdi ve o da, Receb ayını oruçlu geçirdi. Yanındakilere de oruç tutmalarını emretti. [Taberânî>
• Kim Receb ayında, takva üzere bir gün oruç tutarsa, oruç tutulan günler dile gelip “Ya Rabbi onu mağfiret et” derler. [Ebû Muhammed>
• Hz. Aişe ( r.a ) validemiz, “Resûlullah, pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmaya çok önem verirdi.” buyuruyor. Çünkü Hadis-i Şerifte, “Ameller Allahü teâlâya pazartesi ve perşembe günleri arz edilir. Ben de amelimin oruçlu iken arz edilmesini istiyorum.” buyururdu. (Tirmizî)
http://tr.wikipedia.org/wiki/Regaip_Kandili
|
Tarih: 17:48, 19/7/2007 Kategori: Din |
Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Üç Aylar

Esirgeyen Bağışlayan Allah'ın Adıyla
Herbirimizin içine kurulan kürsü bize sesleniyor, bizi hesaba çekiyor.
Düşünüyor musun!
Farkediyor musun!
Tevbe ediyor musun!
Tevbe suları sonsuz çağların şırıltısını, aydınlığını, engin ufukların pırıltısını taşıyıp duruyor...
Bu taşı yoldan niçin kaldırmadım ben!
Bu çiçeğe bu hafta niçin su vermedim ben!
Şu çocuğun saçlarını niçin okşamadım ben!
Komşunun kapısını bir kez olsun çalmadım mı ben!
Alnımı secdeye bir kez olsun koymadım mı ben!...
Derken ben, benlikten sıyrılıyor ve Ramazanı Şerifin müjdecisi, Recebi Şerifin oruçlarına, hayırlarına, şefkatine karışıyor... 3 ayların manevi iklimi her yeri sarıyor.
Rabbimiz, mekânlar içinde mukaddes mekânlar; zamanlar içinde de mukaddes zamanlar yaratmıştır. Üç Aylar en müstesna zaman dilimlerini oluşturmaktadır. Hayatın sıkıntıları ve nefislerin tazyiki karşısında istikameti muhafazada bitkin düşen ruhlarımızı ihya edecek mübarek bir zaman dilimine girmiş bulunuyoruz.
Birbiri ardına gelecek mübarek gün ve geceleri ganimet bilmeli, geride kalan hayatımızın muhasebesini ciddi anlamda yapabilmeliyiz. Her gün yapabilsek ne iyi; ancak Recep, Şaban ve Ramazan’da Cenab-ı Hakk’ın kulluk kapısını daha heyecanla çalabilmeli ve yeniden tazelenebilmeliyiz. Çünkü Cenab-ı Hak, insana takvasına göre değer verecektir. (“Habibim, de ki: Eğer duanız ve ibadetiniz olmasa, Rabb’iniz size ne diye değer versin?” Furkan 25/77)
Üç aylar bir yarıştır ve biz bu yarışı kazanmaya çalışmalıyız. Bu aylarda hissedilen manevî esintiler, müminlerin Allah’a yaklaşma ve onun rızasını kazanmakta daha dikkatli olmaları öyle bir hava meydana getirir ki, o havadan inanmayanlar da faydalanır. Böylece onlar da hisselerini almış olurlar.
Bu aylarda ibadetleri artırmalı. Zikir ve fikirde derinleşmeli. İnsanlarla diyaloglarımızda daha dikkatli olmalı. İncitmemeye, üzmemeye, kırmamaya çalışmalıyız.
16 Temmuz 2007 üç ayların başlangıcı. Üç aylar başladığında Peygamber Efendimiz şöyle dua etmiştir. "Allahım, Receb ve Şaban’ı hakkımızda maddi manevi berekete vesile eyle ve bizi Ramazan ayına ulaştır. Amin."
Allah, üç aylardan en üst derecede istifade eden ve Ramazan Bayramına ulaştığında büyük bir manevi kârla sevinen kullarından eylesin.
Umut Fm / Türkiye
Biz Hayatı Seslendiriyoruz...
|
Tarih: 15:25, 17/7/2007 Kategori: Din |
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
İnşaallah Demedi, Bakın Neler Oldu…

Ne zaman anarsam seni, Korkum kalmaz Allah'ım
Senden gayri gözüm yaşın, Kimse silmez Allah'ım.
/Osman Özsoy
Öyle şeyler var ki, kimi zaman insan; “Aman Allah’ım, bize basit gibi gelen, hatta ağız alışkanlığı yapan kimi konular hakikatte ne kadar önemliymiş” demekten kendini alamıyor. Neden bahsettiğimi anlatacağım. Ama önce küçük bir hatırlatmamız var.
Vaktimizi ve sütunlarımızı hep siyasetin günlük keşmekeşi içinde harcayıp gidecek değiliz. Okuyucuların; “Bugüne kadar sizleri o kadar okuduk, işe yarar hiçbir şey öğrenmedik” itabından kurtulmak için de kimi zaman farkındalık oluşturmak gerekiyor. Tıpkı bugün olduğu gibi… Çünkü bir gün bunun da bir hesabı var.
Mesela dil alışkanlığıyla artık söylerken sıradanlaşan kimi sözlerin hakikatte ne anlama geldiği ve neden önemli olduğu konusunda… Bugün sizlere bunlardan sadece “İnşaallah” kelimesinin günlük hayatta kullanılmasının neden önemli olduğunu anlatacağım. Anlatacaklarımı bilenler bugünlük hoş görsünler, ilk kez duyanların da teşekkür etmelerine gerek yok, okuduklarını en az bir kişiyle paylaşmaları bizi daha çok memnun eder. Sabırla okuyun, pişman olmayacaksınız.
Kapılar kapanınca…
Hz. Peygamber (sav) Mekke döneminde İslam’ı tebliğ ederken, Mekke’nin ileri gelenleri de sayıları giderek artan Müslümanlarla nasıl baş edecekleri konusunda çareler düşünmeye başlar. Fakat Hz. Peygamberin tam olarak ne yapmak istediği konusunda kafaları karışıktır. Yine bir gün bu çetin problem hakkında konuşurlarken, Yahudi âlimlere de danışmak üzere bir heyet göndermeye karar verirler. Gönderecekleri iki elçiye; «Onlara Muhammed´den bahsedin, onu tarif edin ve söylediklerini iletin; çünkü onlar ilk kutsal kitaba inanıyorlar ve mutlaka peygamberler hakkında bilgileri vardır. Oysa bizim bu konuda hiçbir bilgimiz yok» derler.
Konu Yahudi âlimlere açılınca, gelen heyete şunları söylerler: “Peygamber olduğunu söyleyen o kişiye şu üç soruyu sorun. Eğer bu sorulara cevap verebilirse O Allahın peygamberidir, fakat eğer cevap veremezse yalancı ve sahtekârdır.” Yazıyı uzatmamak için bu soruları geçelim.
Heyet Mekke’ye döndüğünde, Kureyşin liderleri Hz. Peygambere haber göndererek bu üç soruyu sorar. Hz. Peygamber: «Yarın size bunların cevabını vereceğim» der. Fakat înşaallah (Allah dilerse)» demeyi unutur. Ertesi gün Kureyşliler cevap için geldiklerinde onları geri gönderir. Hz. Peygamber Hz.Cebrail (as) vasıtasıyla Allah’ü Teala’dan bu soruların cevabını beklemektedir. O günden itibaren on beş gün boyunca hiç bir vahy gelmez, Cebrail de hiç yanına uğramaz. Mekkeliler alay etmeye başlarlar. Hz. Peygamber Mekkelilerin alaylarına çok üzülse de yapacak bir şey yoktur. Kendisini normalde hemen her gün ziyaret eden Cebrail de ortalıkta görünmemektedir. En sonunda Cebrail, onu teselli eden ve üç soruya da cevap veren vahyi getirir. Cebrail bu arada bu uzun bekleyişin sebebini de getirdiği şu ayetle izah eder:
«Hiç bir şey hakkında ´Ben bunu yarın mutlaka yapacağım´ deme. Ancak: «Allah dilerse» (yapacağım de)» (Kehf: 23–24).
Mesele anlaşılır. O günden sonra Hz. Peygamber daha titiz davranır. Mesela Peygamber Efendimiz bir mezarlığa uğradığında, ölüm her bir insan için muhakkak olduğu halde, yukarıda verdiğimiz ayeti kerimeden kaynaklanan ilâhi terbiye gereği, “İnşâallah biz de sizlere kavuşacağız” buyurmuştur.
Aslında o günlerde değişik vesilelerle yaşanan hemen her alandaki tüm benzer olaylar, kıyamete kadar tüm insanlığa örnek olacak birer enstantane bırakmak içindir.
“İnşâallah” kelimesi, “Allah’ü Teâlâ dilerse olur” manasına, bütün işleri Allah’ü Teâlânın dilemesine havale etmek için söylenen sözdür. Dolayısıyla, halk arasında kimi zaman dillendirilen, “Bu iş inşallahla maşallahla olmaz” ifadeleri yanlış sözlerdir. İşin hem gereği yapılacak, hem de Allah’tan bu konuda yardım istenecektir.
Diğer örnekler…
Kur'an-ı Kerimde; “Biz Süleymanı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bıraktık. Daha sonra o, yine (Rabbine) döndü” buyurulmaktadır. (Sad Süresi, 34)
Fahreddin-i Razi bunu izah ederken şunları söyler:
Süleyman Aleyhisselam, bir gecede, zevcelerinin hepsini dolaşacağını, onların her birinden birer erkek çocuk dünyaya geleceğini, Allah yolunda muharebe edeceklerini söyledi. Fakat inşâallah demeyi unuttu. Sakat bir çocuk dünyaya geldi. Bunu götürüp, babasının tahtına bırakıverdiler. Hz. Peygamber bir Hadis-i Şerifte bundan bahsederken, “Yemin ederim ki, Süleyman Aleyhisselam inşâallah deseydi, dediği gibi olurdu” buyurdu. (Sahihi Buhari)
İbrahim Aleyhisselam oğlu İsmail Aleyhisselamı kurban etmek istediğinde; “Babacığım, sana emredilen ne ise, onu yap! İnşâallah beni sabredicilerden bulursun” dediği Kur'an-ı Kerimde bildirilmektedir. (Saffat Süresi, 102)
Bu örnekleri her birimiz kendi yaşamlarımızdan da çoğaltabiliriz. Örneğin siyasetçisinizdir, Meclis’teki sayısal gücünüze güvenerek yapılması oldukça kolay bir işe kalkmanıza rağmen, rakamların denkleşmeyiverdiğini, işlerin birden nasıl ters gittiğini görüverirsiniz.
Meydanları dolduran kalabalıklar karşısında; “Bu sefer bu iş kesin oldu gibi, ama biz de çok çalıştık canım” derken, her işi evirip çevirenin aslında Allah olduğunu unutuverirsiniz. Hani atalarımızın o bilge kişilikleriyle, “güzelliğine güvenme bir sivilce yeter, malına güvenme bir kıvılcım yeter” dedikleri gibi. Bir anda her şeyin ters yüz olduğunu görüverirsiniz.
Gördünüz mü bak, kimi zaman düşünmeden ağız alışkanlığıyla dilimizin ucundan çıkıp gidiveren bir “İnşaallah” sözcüğünün nelere kadir olduğunu.
İnşaallah ülkemizin işleri rast gider sözü ne iyi gider değil mi bunun üzerine.
Tasalanmak yok…
http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=138422
|
Tarih: 08:16, 22/6/2007 Kategori: Din |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
|