Bu Sitede Ara




SAMSUN SAYFALARI
ZİYARET EDİNİZ



İÇİNDEKİLER

» Ana Sayfa
» Arşiv
»Profil


Kategorilerim

  • Belge
  • Bilginler
  • Din
  • Edebiyat
  • Egitim
  • ekonomi
  • Gundem
  • Haber
  • IktisatSiyasetleri
  • Kitap
  • Media
  • Monografi
  • Politika
  • Sahsiyetler
  • Sozler
  • Tarih
  • Tarim
  • Tutun
  • Yasam
  • Zaman


  • İrtibat İçin, samsunblog@gmail.com



    Powered by Mcan
    S.Muratcan KOŞAR



    Rachel'ın Mektupları / Rachel’s Letters





    16 Mart 2003'te 23 yaşındaki Amerikalı insan hakları çalışanı Rachel Corrie, İsrail ordusunun Filistin Gazze Şeridi'nde bir doktorun evini ve ailesini yok etmesini engellemeye çalışırken, bir askeri buldozer tarafından ezilerek yaşamını yitirdi. Rachel, ailesine yazmış olduğu dikkate değer bir dizi e-postasında, kendi yaşamını neden tehlikeye attığını açıklıyordu. İlk kez İngiltere'de Guardian tarafından yayımlanmıştır.


    Merhaba arkadaşlarım ve ailem, ve diğerleri,

     

    Filistin'e geleli şu anda iki hafta ve bir saat oldu, ve buna rağmen gördüklerimi anlatmakta kelime bulamıyorum. Benim için en zoru, Birleşik Devletler'e mektup yazmak için oturduğum zaman burada olup bitenler hakkında düşünmek—lükse açılan sanal geçitle ilgili bir şey. Buradaki çocukların pek çoğu hiç, evlerinin duvarlarındaki tank mermisi delikleri, ve bir işgal kuvvetinin onları yakın civarlarda sürekli izleyen kuleleri olmadığı bir gün yaşamış mıdır, bilmiyorum. Tam emin olmasam da, bu çocukların en küçüğünün bile, her yerde hayatın böyle olmadığını anlayabildiğini düşünüyorum. Ben buraya gelmeden iki gün önce sekiz yaşında bir çocuk bir İsrail tankı tarafından öldürülmüş, ve çocukların birçoğu bana onun ismini mırıldanıyor, “Ali”—veya duvarlarda onun posterlerini gösteriyor. Çocuklar bana “Keyf Şaron?” “Keyf Bush?” diye sorup, beni kötü Arapçamla konuşturmayı da çok seviyorlar, ben “Bush Mecnun” “Şaron Mecnun” deyince de gülüşüyorlar. (Şaron nasıl? Bush nasıl? Bush deli. Şaron deli.)

     

    Elbette ki tam olarak düşündüğüm bu değil, ve İngilizce bilen bazı büyükler de sözümü düzeltiyor: Bush miş Mecnun... Bush bir işadamı. Bugün “Bush bir maşadır” demeyi öğrenmeye çalıştım, fakat tam doğru çevirisini öğrenebildiğimi düşünmüyorum. Her neyse, burada, küresel hiyerarşinin işleyişinin, benim yalnızca iki yıl kadar önce olduğumdan çok daha iyi farkında olan sekiz yaşında çocuklar var—en azından İsrail konusunda.

     

    Gene de, hiçbir miktarda okuma, konferanslara katılma, belgesel izleme ve kulaktan dolma bilginin beni buradaki durumun gerçekliğine hazırlayamayacağı düşüncesindeyim. Görmeden bunu hayal edemiyorsun, ve gördükten sonra bile, bu deneyiminin hiç de o gerçekliği bütünüyle yansıtmadığının farkındasın: İsrail Ordusu'nun silahsız bir ABD vatandaşını vurması durumunda karşılaşacağı zor durum, ve ordu kuyuları yıktığında benim gene su satın alacak paramın olacak olması, ve elbette, her zaman terk etme şansımın bulunması. Benim ailemden hiç kimse, memleketimde, bir ana caddenin sonundaki bir kuleden bir roketatar tarafından, arabamızla giderken vurulmadı. Bir evim var. Gidip okyanusu görme hakkım var. Gene benim için, bir duruşma yapılmadan aylarca ya da yıllarca bekletilmek de çok zor bir ihtimal (bunun sebebi, diğer çoğundan farklı olarak, beyaz bir ABD vatandaşı olmam).

     

    Okula veya işe gitmek için çıktığımda, Mud Koyu ile Olympia şehir merkezinin ortasında bir kontrol noktasında bekleyen ağır silah donanımlı bir asker (işime gidip gidemeyeceğime, ve işimi tamamladığımda tekrar evime gidip gidemeyeceğime karar verme yetkisine sahip bir asker) olmayacağına emin olabilirim. Dolayısıyla, eğer ben bu çocukların yaşadığı dünyaya ulaşmam ve kısa süreliğine ve de kısmen içine girmemden sonra nefret hissi duyuyorsam, tersine, onlar benim dünyama girselerdi ne hissedeceklerini merak ediyorum.

     

    Onlar Birleşik Devletler'deki çocukların anne ve babalarının vurulmadığını biliyorlar, ve okyanusu görmeye gidebildiklerini biliyorlar. Fakat eğer okyanusu görmüş olsanız, ve su bulma sıkıntısının olmadığı, (su kaynaklarının) geceleyin buldozerler tarafından yok edilmediği, huzurlu bir yerde yaşamış olsanız, ve eğer uykudan evinizin duvarlarının aniden içeriye yıkılmasıyla uyanmak korkusu hissetmeden bir gece geçirseniz, ve eğer hiçkimsesini kaybetmemiş insanlarla karşılaşsanız— eğer ölüm saçan kuleler, tanklar, silahlı “yerleşimler” ve bu şimdiki dev metal duvar ile çevrelenmemiş bir dünyanın gerçekliğini yaşasanız, dünyanın tek süpergücü tarafından desteklenen, dünyanın dördüncü büyük ordusunun, sizi vatanınızdan silmek için yaptığı devamlı baskıya karşı direniş içinde, sağ kalma—yalnızca yaşama—mücadelesiyle geçen tüm çocukluk yıllarınız için dünyayı affedebilir miydiniz, merak ediyorum. Bu, buradaki çocuklar hakkında merak ettiğim bir şey. Gerçekten bilselerdi, ne olacağını merak ediyorum.

     

    Tüm bu karmaşayı düşünürken, şu an Refah’ta, yaklaşık 140.000 insanın yaşadığı, hemen hemen yüzde 60’ının mülteci olduğu—birçoğunun ikinci veya üçüncü kez iltica ettiği—bir şehirdeyim. Refah 1948’den önce de vardı, ancak buradaki halkın çoğunun kendileri yahut ataları, eski Filistin—şu anki İsrail— topraklarındaki evlerinden buraya göçe zorlanmış. Refah, Sina geri Mısır’a geçince, ortadan ikiye bölünmüş.

     

    Şu anda İsrail ordusu, Filistin’deki Refah ile sınır arasına, bir insansız bölge oluşturacak şekilde, on dört metre yüksekliğinde bir duvar inşa ediyor. Refah Halk Mülteci Komitesi’ne göre altı yüz iki ev buldozerlerle tamamen yıkıldı. Kısmen yıkılan ev sayısı daha da fazla.

     

    Bugün, bir zamanlar evlerin bulunduğu yerlerde, yıkıntıların tepesinde yürürken, sınırın öte tarafındaki Mısırlı askerler yaklaşan bir tankı haber vermek için bana “Kaç! Kaç!”1 diye bağırdılar. Ondan sonra ise el salladılar ve “İsminiz nedir?”2 diye sordular. Bu dostça merakta rahatsız edici bir şey var. Bu bana hatırlattı ki, hepimiz diğer çocukları merak eden çocuklarız: Tankların yolunda gezinen tuhaf kadınlara bağıran Mısırlı çocuklar. Neler olup bittiğini görebilmek için saklandıkları duvarın arkasından kafalarını uzatıp, tanklar tarafından vurulan Filistinli çocuklar. Tankların karşısına pankartlarla duran uluslararası çocuklar. Tanklarda rasgele, bazen bağıran—bazen de el sallayan—İsrailli çocuklar; birçoğu zorla buraya getirilmiş, birçoğu sadece saldırgan, biz uzaklaşırken evlere ateş eden.

     

    Sınır boyunca, ve Refah ile sahil boyu uzanan yerleşimler arasında kalan batı bölgesinde, sürekli olarak tankların varlığının yanı sıra; burada—ufuk boyunca ve sokakların sonlarında—sayabileceğimden de fazla sayıda IDF3 kuleleri var. Bazıları sadece asker yeşili metalden. Diğerlerinde, içeride ne yapıldığı anlaşılmaması için bir tür fileyle kaplı olan, bu tuhaf sarmal merdivenlerden var. Bazıları, binaların ufuk çizgisinin hemen altına gizlenmiş. Sonraki bir gün, bizim çamaşır yıkamak, ve pankart asmak için kasabayı iki defa geçmek için harcadığımız zaman içerisinde, bunlardan bir yenisi daha yükseldi.

     

    Sınıra en yakın olan bölgelerin bir kısmının, en az yüz yıldır burada yaşamış olan ailelerin ikamet ettiği esas Refah olmasına karşın, Oslo’ya göre, Filistin’in kontrolündeki bölgeler yalnızca, şehir merkezinde bulunan 1948 kampları. Ancak gördüğüm kadarıyla, herhangi bir kulenin görüş alanı dışında olan bir yer, eğer varsa bile çok azdır. Apaçi helikopterlerine veya saatlerce şehrin üstünde vızıltılarını duyduğumuz görünmez arı uçaklarının kameralarına karşı korunaklı bir yer, kesin olarak yok.

     

    Dış dünyayla ilgili haber almakta zorlanıyorum, fakat Irak’ta savaşın kaçınılmaz duruma geldiğini duyuyorum. Burada “Gazze’nin yeniden işgali” konusunda büyük bir endişe hakim. Gazze her gün bir ölçüde yeniden işgal ediliyor, ancak bence asıl korkulan, takların, bazı sokaklara girerek, insanları köşelerden gözleyip vurmak ve birkaç saat ya da gün sonra da geri çekilmek yerine, tüm sokaklara girmesi ve burada kalması. Eğer insanlar halen bu savaşın tüm bu bölge halkına nelere mal olduğunu düşünmüyorlarsa, artık düşünmeye başlamalarını umuyorum.

     

    Sizin buraya gelmenizi de umuyorum. Biz burada beş altı uluslararası eylemciyiz. Bizden kendi bölgelerinde bulunmamızı isteyen semtler Yibna, Tel El Sultan, Hay Selam, Brazil, Blok J ve Blok O. Ayrıca İsrail ordusu burada bulunan en büyük iki kuyuyu yıktığı için, Refah’ın varoşlarında bulunan bir kuyunun gece boyunca beklenmesi gerekiyor.

     

    Belediye su idaresine göre, geçen hafta yıkılan kuyular Refah’ın su kaynaklarının yarısını teşkil etmekteydi. Birçok yerden halk, enternasyonallerden evleri daha fazla yıkıma karşı korumaya çalışmak için, gece de hazır bulunmalarını rica etti. Akşam saat ondan sonra, gece çıkmak çok güç çünkü İsrail ordusu sokaklarda gördüğü herkesi direnişçi sayıyor ve onlara ateş ediyor. Dolayısıyla şu çok açık ki, sayımız pek az.

     

    Hala inanıyorum ki memleketim Olympia, Refah’la kardeş-halk ilişkisi biçiminde bir girişimi başlatmaya karar verdiği takdirde çok şey kazanabilir, ve çok da şey verebilir. Bazı öğretmenler ve çocuk toplulukları e-posta değişimine ilgi göstermişlerdi, ancak bu, yapılabilecek dayanışma çalışmasında buzdağının sadece ucu.

     

    Birçok insan, seslerinin duyulmasını istiyor; ve bana göre biz bu sesin ABD’de, kendim gibi iyi niyetli enternasyonallerin süzgecinden değil; enternasyonaller olarak ayrıcalıklarımızı biraz kullanarak, doğrudan duyulmasını sağlamalıyız. Ben, çok sağlam bir koruyucu olduğunu düşündüğüm, insanların her duruma karşı örgütlenme, ve her duruma karşı direnme yeteneğini, yeni öğrenmeye başlıyorum.

     

    ABD’den arkadaşlarımdan aldığım haberlere memnun oldum. Şelton/Washington’da bir barış grubunu örgütleyen, aynı zamanda Washington DC’deki 18 Ocak büyük protestosunun koordinasyonunda yer almayı başarmış bir arkadaşımdan gelen bir haberi yeni okudum.

     

    Buradaki insanlar basını takip ediyorlar, ve bugün bana gene Birleşik Devletler’de büyük protestolar olduğunu, Birleşik Krallık’ta da “hükümetin sorunları olduğunu” söylediler. Öyleyse onlara, burada insanlara, aslında emin de olamayarak, Birleşik Devletler’de birçok insanın hükümetimizin politikalarını desteklemediğini, ve direnişi küresel örneklerden öğrendiğimizi söylediğimde, artık tam bir Polyanna gibi hissetmememi sağladıkları için teşekkür ediyorum.

     

    Rachel Corrie (1979-2003)

    7 Şubat 2003

     

     

    Çevirmen: Baran Şimşek

     

    Diğer Mektupları Okumak İçin Tıklayınız

    http://www.ifamericansknew.org/cur_sit/rlinturkish.html

     

     

     


    Tarih: , 6/1/2009 Kategori: Haber
    Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

    Obama'nın İsrail ile İlgili Renginin Şifresi





    Dünya Ortadoğu barışı için "umut" olarak görünen, Obama'nın pozisyonunu merak ediyor. Ama Obama, bu konudaki rengini bundan 6 ay önce açık ve net olarak ortaya koymuş!


     

    İsrail bir hafta boyunca Gazze'yı havadan bombaladı, iki gündür karadan, denizden ve havadan bombalıyor. Ve dünya, 20 Ocak günü Beyaz Saray'a yerleşecek olan yeni Başkan'ın bu konudaki suskunluğunu merak ediyor.

     

    Barack Obama, İsrail'in hava harekatı başladığında Hawaii'de tatildeydi. Bu konuda en ufak bir açıklama yapmadı. Şimdi İsrail operasyonu karadan, denizden ve havadan tam gaz sürüyor. Obama'dan yine çıt yok.

     

    Neden suskun kaldığına ise "Bir Başkan görevdeyken, benim konuşmam nezaketsizlik olur" şeklinde bir açıklık getirmişti.

     

    Ancak başka konularda aynı nezaketi göstermediği biliniyor. Örneğin, ekonomik kriz patlak verdiğinde pek çok açıklama yapmıştı.

     

    Ağustos 2008'de, Kudüs'te gerçekleşen buldozerli saldırıyı kınadı ve "İsrail’in terörizme karşı mücadelesini sonsuza kadar destekleyeceğiz" dedi.

     

    "KUDÜS BÖLÜNMEMİŞ BAŞKENTİNİZ OLACAKTIR"

    Şimdi Ortadoğu barışı için "umut" olarak görünen, Obama'nın Ortadoğu'daki bu sıcak gelişme karşısındaki pozisyonunu merak ediyor. Bush politikalarından farklı olmasını bekliyor. Ama o hala tek kelime etmedi.

     

    Oysa Obama, bu konudaki rengini bundan 6 ay önce açık ve net olarak ortaya koymuştu.

     

    Geçtiğimiz 23 Temmuz 2008'de İsrail'i ziyaret ednen Obama İsrailliler'e "Kudüs başkentiniz olacaktır" diyerek tam destek vaadinde bulunmuştu.

     

    İSRAİL'İ "MUCİZE" OLARAK TANIMLADI

    Kudüs’teki Yad Vaşem Soykırım Müzesi’ni ziyaret edip İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres ile görüşmesinden sonra Gazze'den atılan füzelerin genellikle düştüğü Sderot kentine de giden Obama, "Daha önce de söyledim. Kudüs, İsrail’in bölünmemiş başkenti olacaktır" demiş ve İsrail Devleti'ni bir "mucize" olarak tanımlamıştı.

     

    Uluslararası topluluk Kudüs’ün "ebedi ve bölünmez başkent" olduğu şeklindeki İsrail tezini tanımıyor.

     

    Obama'nın ekibinde, özellikle de dış politika danışmanları arasında çift pasaportlu (ABD ve İsrail) olanlar var.

    /hurriyet.com.tr



    Tarih: , 5/1/2009 Kategori: Politika
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    Mahalle Baskısının Siyasallaşması






    Prof. Şerif Mardin’in sosyolog kimliği ile söz ettiği ‘mahalle baskısı’ kavramı Türkiye’de kolayca politize oldu. Aslında mahalle baskısı sözü bir metafordur. Grup baskısının geleneksel ifadesi ile ilgili bir benzetmedir. Sosyolojik olarak küçük grupların ortak denetimini tanımlamak için kullanılır idi. Ancak şimdi siyasetin ötekileştirme argümanı olarak hizmet ediyor.


     

    Prof. Binnaz Toprak ve ekibinin 12 Anadolu kentinde 401 kişi üzerinde yaptıkları ‘Türkiye’de farklı olmak; din ve muhafazakarlık ekseninde ötekileştirilenler’ başlıklı çalışma konuyu tekrar gündeme getirdi.

     

    Çalışma neden bilimsel olarak geçersizdir?

     

    Birincisi, her ne kadar sonradan çalışmayı yaptıran Açık Toplum Enstitüsü ve Sayın Binnaz Toprak bu çalışmadan hareketle genelleme yapmak doğru değildir deseler de çalışmanın içerisinde pek çok ifade genelleme yapma iddiasını taşıyor. Bu sebeple genelleme yaparak ‘Anadoluda laik toplum tehlike altındadır, Anadolu hoşgörüsü yoktur’ sonucu yanlıştır. Gerçekleri ifade etmiyor. Araştırmadan sonra verilen röportajlar da yazdıkları raporu yalanlamaktadır.

     

    Bilimsel araştırmalar hipotezi sınamak için yapılır. Çalışmada araştırma amaçlı örneklem yöntemi kullanılırken oluşturduğu önerme yanlış bir önermedir. Din eksenli bir hipotez dini kaynaklı olmayan verilerden hareketle test edilmeye çalışılmıştır. Din ekseninde ötekileştirme doğru bir önerme değildir.

     

    Şu cümleler rapordan aynen alınan cümlelerdir ve araştırma yapanlar önyargı ve ön kabulle araştırmaya başlamışlardır. Seçilen gruplar saldırgan laikçi gruplardır.

     

    Gittigimiz Anadolu kentlerinin çoğunda, özellikle daha muhafazakâr kentlerde, farklı

    kimlikte olmak kamusal alanda tacize uğramak, dışlanmak, yalnızlaştırılmak, çaresiz

    bırakılmak, kamu yaşamından tecrit edilmek, iş bulamamak, ticari hayatta

    başarısızlığa mahkum edilmek anlamına geliyor. Bu farklılık doğuştan edinilmiş

    kimlik olabileceği gibi sonradan edinilen yasam tercihleriyle ilintili de olabiliyor.”

     

    Başka bir cümle “Hem bu araştırmadan hem de daha önce yürütülmüş çalışmalardan çıkarsadığımız sonuç, Sünni-Türk çoğunluğun diğer tüm kesimlerin hak taleplerine duyarsız kaldığı doğrultusunda.”

     

    Görüldüğü gibi araştırma niyet sorgulaması yapmamızı gerektirecek ahlaki bir zaaf da taşımaktadır. Bir hipotezi sınamaktan çok bir tezi doğrulamak için yapılan araştırma bilimsel olarak sakattır.

     

    İkincisi “Din ve muhafazakarlık ekseni” diyerek iki kavramı eşdeğer olarak kullanmıştır. Muhafazakarlık ‘Yeniliğe kapalı olmak, değişime direnmek, farklılıklara tolerans göstermemektir.’ Bu tanımlama ile baktığımızda eski iki Cumhurbaşkanınından Sayın Turgut Özal’a baktığımızda dindar ama tutucu olmayan sosyallik görürüz. Ama Sayın Ahmet Necdet Sezer’e baktığımızda dindar değil ama çok tutucu bir sosyallik görürüz.

     

    Dinin radikal olmayan yorumlarını savunan ve dini taassuba karşı çıkan Anadolu’daki önemli bir kitleyi yordama özelliği olmayan bu araştırma bilimsel olarak sakattır.

     

    Üçüncüsü, mahallenin geleneksel tutumları olan gözetim ve denetim alışkanlıklarını baskı olarak tanımlıyor. Kız erkek bir arada olan evlere karşı çıkılması, bekarlara kiralık ev verilmemesi, Ramazanda lokantaların çoğunun kapalı olması gibi tutumları baskı olarak niteliyor.

     

    Diğer taraftan kendisini Türkiye’nin elitleri olarak gören toplum mühendisliğini görev gibi düşünen denek grupların sivil toplum faaliyetleri göz ardı ediliyor. Atatürkçü Düşünce Derneği gibi bu gruplar insanları kendilerine benzetmeye çalışıyorlar. İnsanlar kendilerine benzemeyince kendilerine baskı yapıldığı zannına kapılıyorlar.

     

    Yani laikliği bir yönetim biçimi olarak değil yaşam tarzı olarak düşünen bu gruplar kendilerine benzemeyeni düşman olarak algıladıkları için tehdit altında oldukları duygusu içine düşüyorlar.

     

    Araştırmacılar insanların bir birine saygılı olması ve saygısızlık yapanı onaylamamasını hangi gerekçe ile baskı olarak tanımladılar anlamak çok zor. Bu sebeple araştırma bilimsel dayanaktan yoksundur.

     

    Dördüncüsü, çalışma raporunun 144. cü sayfasında Kutlu Doğum haftası ve Mevlana haftasında asılan resimlerden rahatsız olunduğunu belirten deneklerden söz ediliyor. Dini sembollerden rahatsız olmak farklı inanç sahipleri için kabul edilebilir bir duygudur. Ama bu duyguyu kendilerine baskı yapılıyor olarak algılamak tek keime ile ‘İslamofobi’dir.

     

    Fobi öfke, nefret, intikam hislerine neden olacak ‘Aşırı uyarılmışlık hali’ yapan bir ruh halidir. Bu ruh hali aşırı orantısız tepkiler ortaya çıkarır ve algılamaları bozar. Korkan bir insan elinde silah varsa küçük bir sese silahını boşaltabilir. Olaylar arasında yanlış anlam bağları kurabilir. Öğrenilmiş fobisi olan bir grup üzerinde araştırma yapılırsa verilecek cevapların geniş örneklem evrenini yordaması mümkün değildir.

     

    Bu sebeple araştırma İslamofobisi olan bir guruptan hareketle Anadolu böyledir hükmünü çıkarmış hatta daha ileri giderek bu toplum ile AB’ye girilmez sonucuna varılmıştır.

     

    Şu cümle çalışma raporunun sonuç ve öneriler kısmının son paragraflarında geçiyor  “... ortaya çıkan mevcut tabloyla Türkiye’nin ne Avrupa Birligi’ne üyeliginin gerçeklesmesi, ne de özgürlükçü ve çoğulcu bir demokrasiye sahip olması mümkün gözüküyor.”

     

    Beşincisi, amaçlı örneklem çalışmalarında kontrol grubunun oluşturulması yanlış sonucu önler. Eğer baskı yaptığı söylenen 400-500 kişilik ikinci grup oluşturulsa idi sonuçlar daha inandırıcı olurdu. Ayrıca görüşmelerde subjektifliği giderebilmek için çift kontrollü alan çalışması yapılmalıydı. Bir görüşmeyi iki araştırmacı yapmalıydı.

     

    Bu metodolojik gerekçelerle çalışma bilimsel olarak değersizdir.

     

    Toplumsal geleneklere ve tasavvurlara siyasi ve ideolojik anlamlar yüklemiş, belli radikal siyasi ve islamofobik sivil toplum örgütlerinden harteketle genel bir sonuç çıkarılmıştır. Bu sonuçlar bilimsel olarak yanlıştır.

     

    Araştırmanın adı çok iddialı bir isimdir. Eğer ‘Laik duyarlılığı olan bir grubun tutum araştırması’ ismi ile araştırma hipotezlendirilse idi amaçla sonuç arasında anlam bağı ve nedensellik ilişkisi kurulabilirdi. Bunun için raporun başlığı ile içeriği birbirine uymamaktadır.

     

    Bu çalışma Sayın Soros’un spekülatör kimliğini güçlendirmiştir. Özellikle Gürcistan ve Ukrayna’daki kaoslardan önce Soros’un o bölgelerde de benzer çalışmalar içinde olması ilginç raslantılar olarak tarihe geçmişti.

     

    Uluslararası derin lobilerin ‘Güvenlik ideolojileri’ bilinmektedir. Kuşatılmışlık, kıstırılmışlık duygusu uyandırılarak toplumsal olayları tetiklemek evrensel yöntemdir.

     

    Önce laik duyarlılığı olan gruplar huzursuz edildi şimdi de dini duyarlılığı olan gruplar huzursuz ediliyor. “AKP iktidarı Türkiye’yi muhafazakarlaştırıyor, laikler ötekileşti” sonucu rasyonel değildir.

     

    Alevi kimliği, buçuk millet çingeneler, ADD dernekleri başlıkları ile incelenen gruplardan hareketle ‘Din eksenli ötekileşmeyi test etmek’ akla ziyan ve nedensellikten yoksun bir çalışmadır. Ayrıca ahlaki zaafları veya operasyonel amaçları çağrıştırmaktadır.

     

    Çalışmanın çok önemli faydalı bir sonucu da ’Ombusmanlık kurumu’ ile ilgili önerileridir. Çalışmanın bilimsel geçersizliklerine rağmen konunun tartışılması  normalleşme sürecine hizmet etmiştir.

     

    Analitik düşünceyi bozan korkuların etkisinde kalmamalıyız. Ötekileştirmeyi marjinal kılan ve birlikte yaşamanın adil kurallarını oluşturan bir toplum olmayı hedeflemeliyiz.

     

    Fazilet ekseninde değil menfaat ekseninde politika üreten Soros gibi uluslararası aktörler kardeşi

    kardeşle çatıştıramayacaklar, çünkü fitnecileri tanıyoruz artık.

     

    Devletin bireyi ezmesini isteyenler istekleri gerçekleşmeyince kendilerini baskı altında hissediyorlarsa bu onların sorunudur.

     

    /Prof. Dr. Nevzat TARHAN


    Tarih: , 3/1/2009 Kategori: Gundem
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    Amerika'daki Yahudi Gücü




    The Jews Americans


    “Amerika’da insanlar, İsrail lobisinden dolayı,  yanlışa yanlış demekten korkuyorlar.” Bishop Desmond Tutu, 1984 Nobel Barış Ödülü Sahibi 

     

    Ne zamandır, okuduğum bir kitaptan söz etmek istiyordum: The Jews Americans.  Amerikalı Yahudiler hakkındaki bu kitabın yazarı Beths Wenger.

     

    Amerika’da Yahudi lobisinin en müessir grup olduğu herkesçe malumdur. Bir dünya devini, sistematik bir şekilde ahtapot gibi sarıp, güç kuvvet elde edince; bu gücü orantılı orantısız canınız istediği gibi kullanabiliyorlar. Bizim gibilere de sadece cılız reaksiyonların esiri olmak kalıyor. Eğitime küfrediyoruz, diyaloğa küfrediyoruz; amansız bir kısırdöngü içinde, kendimizi karanlığa mahkum kılıyoruz. Neyse…

     

    The Jews Americans kitabının yazarı Wenger, Pensilvanya Üniversitesi’nde Tarih profesorü bir yahudi.  Amerika’da üç yüzyıldır varlık gösteren yahudilerin “beyin yapıcıları”nın, başmimarlarının kısa biyografilerini anlattığı çalışmasında, yahudilerin kültürel, siyasi, ekonomik güçlerinin boyutlarını da gözler önüne seriyor.

     

    Kuzey Amerika’ya ilk gelen 23 kişilik yahudi kafilesi, Yahudilik tarihinde yepyeni bir sayfa açarak, 1654 yılında, Portekizlilerin Hollandalılarla takasladığı Recife adasına sığınmacı olarak yerleşiyorlar.

     

    Yeni Dünya’da zorluklar, sıkıntılar çeken ilk yahudi grup, kimliklerinden asla taviz vermiyor; ama yeni toplumun tepkisini çekebilecek tavır ve davranışlara girmekten de içtinap ediyorlar. Çalışkanlık ve disiplinleriyle seviliyorlar, küçük dükkanlarla ticarete başlayıp  kısa sürede Amerika’daki tekstil sanayiine hakim olmayı başarıyorlar.

     

    Nüfuslarını Newyork Lower East Side’da yoğunlaştırıyorlar. Ticarette yerleşikleşince, siyaset dahil her sahada varlık göstermeye başlıyorlar. Yeni Kıta’ya uyumda zaman kaybetmiyorlar.

     

    1800’lu yıllara kadar 2.500 olan Yahudi nüfusu 30 yıl içinde yeni göçlerle ikiye katlanıyor. 1850’li yıllar ise, binlerce Avrupalı yahudi için Amerika bir cennet haline geliyor. Baskılardan kaçan yahudiler, Amerika’ya sığınıyor. Dönemin karikatürlerinde, Amerika, Yeni Kudüs olarak tasvir ediliyordu.

     

    Modern Amerika’nın teşekkülünde yahudiler, dini liderleriyle, akademisyen, müzisyen, sinemacı, yazar, işadamı, sporcu, siyasetci, asker…gibi her meslek türünde yetiştirdikleri kalifiye bireylerle hayati rol oynamışlardır. İçinde yaşadıkları toplumda, kendilerini diyoloğa kapatıp yokluğa mahkum etme yerine, topluma iyice nüfuz etmişler, toplumu derinden etkilemişlerdir. 

     

    Amerika’nın ilk başkanı G.Washington ile münasebetleri çok sıkı tuttular. Dini hoşgörüsünden dolayı Başkan’ı tebrik ettiler, ziyaret ettiler, kendi mekanlarına davet ettiler. Washington’un da yahudilere saygı belirten mektupları oldu. Bugünkünden çok daha  hristiyan olan o dönem Amerikası’nın hemen hemen tek azınlıktaki dini temsilcileri olarak yahudiler, başarıya giden kapıları diyalog ile açtılar.

     

    Başkan A. Lincoln ise, en yakın adamlarını yahudilerden seçmiş: Sinemacı, yazar Mordecai Noah, hayatını eğitime adamış, ilk yahudi okullarını açan Rebecca Gratz, Yahudilik felsefesinin Amerikan düşüncesinde etkin yer almasını sağlayan filozof İsaac Mayer, yahudi göçmenlerin sesi olan, gazeteci Abraham Cahan, bayanları örgütleyen Hannah Solomon, siyonizmin Amerika’daki temellerini atan Louis D. Brandeis, Başkan’ın çevresindeki yahudilerden sadece bir kaçıydı. Bu isimler, Amerikan yahudilerinin efsanevi önderleri olarak tarihe geçti. Şimdi ülkenin her yerinde bu isimlerle anılan okullar, hastahaneler, sinagoglar, kültürmerkezleri var.

     

    Arkadan gelenler de sağlam temeller üzerinde faaliyetler gösterip Vivian Gornickler, Lawrance Lowelller, Albert Einsteinler, Stephen Wiseler yetiştirerek günümüz Amerika’sında, her  sahada ismi ilk gelen insanlar yetiştirdiler. Amerika, bu insanların attığı temeller üzerinde yükseldi.

     

    Sonrası ise malum, kendilerinden Amerika’ya başkanlar bile seçtirdiler. Amerika’da, çoğu Nobel’i, Oskar’ı,   İsrailoğulları aldı.

     

    Bugün, Amerika’yı kim yönetiyor sorusuna;  yazılan senaryolar, çekilen sinemalarla, devasa medyayla ortalama Amerikalı’nın zihnini manipüle eden, düşüncelerini biçimlendiren, paraya hakim patronlarıyla ekonomiyi, bilge danışmanlarıyla Başkanları yönlendiren gizli bir millet cevabı vermek yanlış olmaz! Yeni Başkan Obama’nın Gazze katliamıyla ilgili tek kelime edememesi keyfinden değil nitekim! 

     

    Bu güçlerini, tam üç yüz yıllık sabır ve feragat dolu bir mücadeleyle elde etti Amerikalı Yahudiler.

     

    Kitapta bu başmimarlardan, fedakarlardan, idealistlerden söz ediliyor. Genç yahudi kuşakları için rol modelleriyle dolu, ilham verici bir kitap olmalı!

     

    Ya biz! Amerika’nın İsrail güdümünde olduğunu söyleyip durduk. İsrail’i kuru kuruya eleştirip durduk. Yıllar alabilecek, ama sağduyulu aksiyonların değil, fevri, ama manasız ve gayesiz reaksiyonlarda teselli aradık.

     

    /Engin SEZEN

     

    http://www.pbs.org/jewishamericans/

     


    Tarih: , 2/1/2009 Kategori: Kitap
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    Kalkın ve Âşık Olun!


    ‘’Ey yüreklerinde aşk derdi olmayanlar,
    kalkın ve âşık olun!’’ (Mevlana)


    Biliniz ki ayağa kalktığınız zaman, insanın insana zulmü son bulacak. Paranın ve makamın kirleri üzerinizden dökülecek. Uzaklardan, Gerçeğin kokusunu hissedeceksiniz. Yusuf’un kokusu gelecek burnunuza buram buram. Ve diliniz vuslat türküleri söyleyecek, ruhunuz vuslat günlerini arzulayacak.

     

    Rabia’yı  meftun eyleyen neydi ki?

    Neydi ki Yakub’un gözüne inen perdenin sırrı?

    Ve İbrahim Edhem’e tâcı tahtı terk ettiren,

    Ya Mevlana’yı Şems uğruna kavuran neydi?

    Neydi Mevlana’nın Şeb-i Arus özlemi?

     

    Âşığın dünyaya meyli, eyvallahı nicedir ki. Âşık ki sevgilinin huzuruna; boynunda kefen; ‘sen vur boynumu’  teslimiyeti içinde gelir.  Âşık için her ölüm kavuşmadır, yeter ki ölüm sevgilinin elinden olsun.

     

    Leyla’yı sevenin kınanma korkusu mu olurmuş. Hiç rüsvay olmaktan korkar mı bir âşık.

     ’Ey yüreklerinde aşk derdi olmayanlar, kalkın ve âşık olun!’’

     

    Biliniz ki ayağa kalktığınız zaman, içinizdeki hazineleriniz dökülüverecek her bir yanınızdan. Hazinelerinizin farkına varacaksınız.  Ve gönlünüze ve gözlerinize ve sözlerinize kötülük takılmayacak.

     

    Kuşu Süleyman’a müptela kılan neydi ki?

    Neydi ki bir damlacık göğsündeki iksir?

    Ve Belkıs’a malı-mülkü terk ettiren neydi ki sonra?

     

    Aşkın ışığı parladı mı gözbebeğinde, başka ışıkların feri mi kalır. Gözbebeği aşkı gördü mü, başka güzellik mi girer içine. Her yan gülistan olsa ve her kırmızı yakut, her mavi sedef, her yeşil yeşim olsa ne önemi var ki âşık için, Sevgili varken.

     

     ‘’Bir’’i sevenin gözüne ‘’Bir’’den özge yar mi girermiş. Hiç kalbinin kuvvetini dört bir yana dağıtır mı bir âşık?

    ‘’Ey yüreklerinde aşk derdi olmayanlar, kalkın ve âşık olun!’’

     

    Biliniz ki ayağa kalktığınız zaman, âdemliğinizi hatırlayacaksınız hemencecik. Sınandığınızı ve sınanmakta olduğunuzu hatırlayacaksınız. Ve sonra hatırlanması gerekenlerin en güzelini hatırlayacaksınız. Aşkı da hatırlayacaksınız sonra.

     

    Havva’yı Adem’e meftun eyleyen neydi ki?

    Neydi ki yaşamayı değerli ve kutsal kılan?

    Neydi Musa’yı Firavun’a meydan okutan?

     

    Musa’nın (as) azarladığı çobanı gönülden söyleten neydi ki? Hani  Musa Aleyhisselam ıssız bir yoldan geçerken çoban Musa’dan habersiz sesleniyordu Rabbine: ‘’Ey benim güzel Allahım, bana yüzünü göster de sana iyilik edeyim. Sana koyunlarımdan süt sağıp ikram edeyim. Sonra yatırıp dizlerime bitlerini kırayım!’’

     

    Ve çoban, Musa Aleyhisselam tarafından bir güzel azarlanmıştı. ‘’Ağzına pamuk tıka be adam, sen Allah’ı ne zannedersin ki?’’

     

    Ve Musa Aleyhisselam Rabbi tarafından uyarılmıştı, hemencecik; ‘’Ya Musa biz kulumuzun gönlüne bakarız!’’ diye.   Çobanın gönlündeki neydi ki? Rabbimiz gönüllerdeki neye bakar ki?

     

    O’nu sevenin dilinde kusur mu olurmuş. Hiç azarlanır mı sonra bir âşık.

    ‘’Ey yüreklerinde aşk derdi olmayanlar, kalkın ve âşık olun!’’

     

    Biliniz ki ayağa kalktığınız zaman iyileşivereceksiniz. Dünyanın bütün tozlarını silkivereceksiniz üzerinizden. Bir kutsal su ile dupduru olacaksınız. Her bir dertten kurtulmanın adıdır aşk.

     

    İbrahim’i ateşe müptela kılan neydi ki?

    Neydi ki ateşin bağrındaki gülistanın sırrı?

    Ve neydi Zeliha’nın Nemrut’a isyanının sebebi?

     

    Her gönül bu sırrı duyup hissetmeseydi âlemde, ateşe ne lüzum kalırdı ki. Aşk sırrına eren âşığa ateşten ziyan gelmez. Âşığa firavun korkusu nicedir ki.

     

    Âşık ki sevdiği uğruna elinde baltasıyla

    şekle şemale meydan okuyandır.

    Ve yüreklerdeki firavun saltanatına,

    elindeki baltayı savurandır.

    Ve gönlündeki putları bir bir kırandır.          

    Âşık ki gönlünde En Sevgili’ye 

    putsuz  bir saray kurandır.

    O’nu sevenin ateş korkusu mu olurmuş. Hiç gönlünde putlarla yaşamayı kabul eder mi bir âşık.

    ‘’Ey yüreklerinde aşk derdi olmayanlar, kalkın ve âşık olun.’’

     

    Biliniz ki ayağa kalktığınız zaman Sevgili’yi (s.a.s) göreceksiniz hemencecik. Bir nûr ile bütün dünyanız aydınlanacak. Bir gül ile gülistan olacak hayatınız.

     

    Bülbülü güle müptela kılan neydi ki?

    Neydi ki kuru ağacı inleten?

    Neydi ki Veysel Karani’yi çöllere düşüren?

    Ve Bedir’de ve Uhud’da kelle koltukta savaştıran neydi sahabeyi? 

    Musab’ı bütün uzuvları kopuncaya kadar savaştıran neydi?

    Hani Uhud’da o talihsiz günün talihsiz bir anında, yürekleri burkan bir ses duyulmuştu.

    ‘’Peygamber öldü!’’

     

    Kolu kanadı kırılmıştı ashabın, bu haberi duyunca yürekleri yanar olmuştu alev alev. Ve Hazreti Enes (r.a) sahabeden bir kısmını, bitkin ve üzüntülü bir halde otururlarken buldu.

     

    ‘’Ne oldu neden oturuyorsunuz?’’ diye sordu.

    ‘’Peygamber öldü .’’ dedi ashab.

    Ve kükredi Enes (r.a); ‘’O öldüyse yaşayıp da ne yapacaksınız? Öyleyse kalkın ve ölün.’’ buyurdu.

     

    Ölmek; O Sevgili’ye kavuşmaktı o an. Ölmek sevmenin gerçek adıydı. Sonra; ‘’Kalkın ve aşkınıza kavuşundu.’’ bu sözün diğer anlamı.

     

    O’nu sevenin ölüm korkusu mu olur? Hiç gülsüz yaşayabilir mi bir bülbül.

    Ey yüreklerinde aşk derdi olanlar, kalkın ve âşık olun!

     

    Biliniz ki ayağa kalktığınız zaman gerçekleri göreceksiniz. Yani ki EN Sevgili’yi göreceksiniz.

     

    /Arifhan Akpınar

     


    Tarih: , 24/12/2008 Kategori: Yasam
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    Kişisel Gerileyiş Manifestosu



    İçinizdeki öküze Oha Deyin

    Bülent Akyürek

     

     

    1- Kişisel Gelişim Şeytanları, Kuran"ı tersten okuyup yorumlayarak modern dünyanın yeni dini olmaya çalışıyorlar. Kuran “Yalnızca Allah"a güvenin, kibre kapılmayın, hiçbir şey elinizde değildir, kader değişmez...” diyor. Kişiliksiz Gelişimciler ise “Kendinize, yeteneklerinize, güzelliğinize, içinizdeki deve inanın...” diyerek Kuran"ı tersten yorumlayıp para kazanıyorlar. Kuran-ı Kerim ayetlerinin mükemmelliğini yıkamayınca, tersten yollara başvurarak gayelerine erişmeye çalışıyorlar.

     

    2- Yabancı dillerden çevrilen kişisel gelişim kitaplarının, bizim kültürümüze ve insanımıza uygunluğuna bakılmadan bolca reklamı yapılarak okutturuluyor.

     

    Çevrilen kitapları okuyup özümseyenlerin, bizim ülkemizde sevilen değil, nefret edilecek adamlar olacaklarını bilmiyorlar mı? “İçindeki Devi Uyandır, İçindeki Tüccarı Fişekle vs…” kitaplarının binlerce benzeriyle içimizin şeytanlarını serbest bırakanlara inat, bir Allah"ın kulu da çıkıp; “İçinizdeki Mümini, dervişi uyandırın!” diyemedi! Sabahları uyanır uyanmaz tüm dünyaya av hayvanı gibi bakan, kazanmaya kilitlenmiş, para avcısı insanlar topluluğuyla nasıl birlikte yaşayacağız?

     

    Bunlara nasıl “Çüş!” diyeceğiz, kim diyecek? Milli Çüş Hareketini başlatmakta ne kadar gecikmişim yeni anlıyorum ve bin dört yüz yıl öncesine gidip kaldığımız yerden devam edersek, kaybettiğimiz yüzyılları geri kazanacağımızı sanıyorum…

     

    3- Kişisel gelişim; insanı ürün haline getiriyor, onlara bir tüketim nesnesi olarak bakıyor, hepimize kendi kendimizi pazarlayan adamlar  olmamızı öğretiyorlar. Sakın, bizi eşrefi mahlukat makamından alıp pazarlanacak mal konumuna getiren şey kişisel gelişim dinini kuran, şeytan olmasın? Müslümanlar olarak bu dili biliyoruz, bu isteklerin kimin istekleri olduğunu anımsıyoruz, öldürmeye çalıştığımız nefsimizi ayağa kaldırmaya çalışanın kim olabileceğini bulmak zor değildir sanırım?

     

    4- İnsanlara ilk aşama olarak dünyayı; yani doğal olarak evi; arabayı, makamı, kadını, erkeği, parayı, gücü, kariyeri sevdirip ardından da bunlara ulaşabilmenin binlerce sapık yolunu öğretiyorlar.

     

    5- Modern dünya kimsenin pısırık ve tembel olmasını istemiyor oysa; tembel ve pısırık kişi,  Allah"ın kaderine razı olmuş mübarek bir adamdır.

     

    6- Kişisel gelişimcilerin “Bir şeyi çok iste ki olsun, evrene titreşim gönder ki dünya senin için organize olsun.” ayetlerine inat, ben; ileriye atılan bir insanın, ebediyen kazandığını görmedim. İleriye dönük adımlar attığınız andan itibaren, bütün tabiat örgütlenip sizi durduracaktır, çünkü hayrını istemeden nefsani isteklerle ileriye atılmış her adım başka birinin hareket alanını kısıtlar, dengeler değişir, birilerini silahlandırır. Besmelesiz her adım, tabiatın ve kişisel kazalarımızın dengelerini sarsar.

     

    7- Tecrübe; insanın eşya, nesne ve varlıklara dokunarak, onları hayatına katıp çıkarımlar yapmasıdır. Binlerce yıldır dokunarak uğruna ruhumuzu kirlettiğimiz varlıkların kalıcı olmadığını gördüğümüz halde, maddede direniyor olmamız, insanoğlunun akıl ve tecrübe açısından iki adım ilerleyemediğini göstermiyor mu? Dünyayı, her saniye büyük bir felâketten, kötü elektrikten, aksiliklerden kurtarıp evrenin ömrünü uzattığını sananlar, ileriye koşan girişimciler değil, takvayla başını eğerek oturmasını becerenlerdir.

     

    8- Durmak, beklemek; kabullenmektir. Kabullenmek muhabbet ve rıza ister. Durmak ve akıbetini beklemek rıza makamına ulaşabilmiş derviş ruhlu insanların işidir. Durmak, yaratanın işlerine burnunu sokmamaktır. Rekabet duygusu arttığında insan, karakterini serbest bırakır ve artık düşünmez, ayrım yapmaya çalışmaz, haya etmez, hayvanlaşır.

     

    9- İleriye doğru bir adım atmak enerji kaybıdır, daha sonra kaybettiğimiz enerjiyi yerine koymak için çalışmamız gerekir ama kapitalist düzende hiçbir zaman çalışmamızın karşılığı bize kaybettiğimiz enerjiyi telafi ettirecek kadar geri dönmez, yani; çalıştıkça yoksullaşırız, etimiz, kemiğimiz erir.

     

    10- İçindeki Devi Uyandırmış Cüceler Devleti"nin zavallı bireyleriyiz. En tehlikeli yanımız budur. İyi ve güzel olan her şeyi hak ettiğimize yürekten inanan insanlar olarak poza girmişken aniden gelen yıkımlar “Bana bunu yapamazlar, ben bunları hak edecek insan mıydım!” sorularını tetikler. İçimizdeki dev silahlanır, önüne gelene ateş etmeye başlar. “Ben, bu hallere düşecek adamıydım?” sorusu, sinirlerimizi bozar, kibrimizi büyütür, şeytanın ortağı yapar. Artık, kasabana geri dönsen bile “Ben, burada harcanıyorum.” nakaratı  beynini kemirir.

     

    11- Enam Suresi: “Allah"ın adı anılmayarak, besmelesiz kesilen hayvanları yemeyin.” buyuruyor. Kişisel gelişimin aç gözlü barbarları, insanlara ayakta kalmak için avlanmayı öğretirken, hiçbir kutsal değere önem vermiyorlar ve belki de bu yüzden öğretilen ilimle yapılan avlar murdar sayılacak.

     

    12- İkinci sınıf ama helalinden bir hayatı kimse sürdürmek istemiyor. Bilmeliyiz ki tatmin ve şükür için dünyevi başarı gerekmiyor. Asıl meziyet başarısızlığa düşüldüğünde “Sabır” gösterebilmektir.

     

    13- Kendini bilmez, kapitalist kişisel gelişimciler kaderine boyun eğenleri; kaybetmekle, çocuklarını koleje gönderememekle, tek eşle, kiralık küçük evlerle, dar geçimle, çaresizlikle  korkutup alaya alıyorlar.

     

    14- Tanrısallık iddiasında bulunan idealist kişisel gelişimciler, dünyanın ve insanların kaderlerini yönetmek gibi bir düşünce bataklığına saplanmışlardır. Onların yaydıkları güçlü olma psikozu ortalıkta binlerce Napolyon"un, İsa"nın gezinmesine yol açtı. Yüzyıl öncesinin erkeklik göstergelerinden olan kahramanlık, yerini borsada, büroda, üniversitede para veya kariyer kazanmaya bırakalı, “Başarı” kavramı gün geçtikçe genişleyip büyüyor ve sonsuz seçenekle karşımıza dikiliyor.

     

    15- Bu hayatın, bize güzel şeyler sunmasını isterken, arkamıza dönüp “Bize tüm nimetlerini esirgemeyen Allah için neler yaptık?” diye düşünmüyoruz bile. Dünyada lüks evlerimizin olması için çalışırken, öbür tarafta çamurda kalacağımızı bile bile toparlanmıyoruz, akıllanmıyoruz. ”Hayat, tadına varılmayacak kadar kısa…” diyerek tüketim duygumuzu kışkırtanlara inat “Dünyada cenneti hak edemeyecek kadar kısa kalacağız, nefes almadan, rızık uğruna kan revan olmadan sınavı geçmeliyiz, ha gayret!” demedikçe kurtulanlardan olamayız.

     

    16- Şeytan; performans, vücut dili, kişisel gelişim ilimlerini kullanarak damarlarımıza sızıyor. Saydığımız türler, “Şeytan"ın İlmihal Kitapları” olmaya başladı. Modern Ticaret Dinleri, görüşlerini bu tarz kitaplarla yayıp tanıtıyor. “8 Dakikada İkna Sanatı”  oluşturulan paralel dinlerin hidayetini açıklayabilecek cinsten değil mi? Şeytan"ın Dervişleri; kişisel gelişimciler, performans koçları, iletişim-rehberlik uzmanları kendi tasavvuflarını da konferans salonlarında izah etmeye başladılar, birkaç cesur  adam bunların karşısında nasıl duracağız inanın bilemiyorum?

     

    17- Kişisel Gelişim; karşımızda bizden beceriksiz, bizden akılsız ve yeteneksiz ama konumu ya da serveti büyük bir salağa gaz vererek övme sanatıdır!

     

    18- Kişisel gelişimciler “İnsanlığın en temel ihtiyacı; değer verilme, önemsenmek ve kabul görmek.”tir diyorlar. Ötekilerden beklediğimiz bu şeyleri Allah"tan bekliyor olsaydık ve karşılığında hakkıyla ibadet edebilseydik kibrimiz kabarmaz, kulluğun huzurunu yaşardık.

     

    19- Rızık adına, güçlüden ve güçten yana olmayı öğütleyen Kişisel Gelişim kitapları; kimsede şahsiyet bırakmadı. Kendinden başka kimseyi düşünmeyen insanlar yaratmayı planlayan bu papazlar, kapitalist dünyanın yeni peygamberleri gibi davranıyorlar.

     

    20- Güçlü ve zalim insan, bizim yanımızda zayıf kalmalıdır. Onunla mazlumun hakkını alıncaya kadar savaşmamız gerekir. Niye ellerini öpelim, niçin onların yollarını temizleyelim? Biz hangi kitabın kullarıyız, Kişisel Gelişim kitapları mı yoksa Kuran-ı Kerim"in mi?

     

    21- Yarınlarımızı düşünüp hayatımızı garanti altına almak için son nefesimize kadar çalışmak modern dünyanın en büyük kusurudur. Eskiden çocuklarımızı Kuran-ı Kerim ahlâkıyla büyütürdük. Şimdi Kişisel Gelişim kitaplarıyla büyütüyoruz. Bunun tuzağına düşmüş Müslüman aileler de var! Bir çocuk, iki farklı kitapla büyütülür mü Allah aşkına?

     

    22- Korkmayın! Dünyevi zevk ve arzulardan vazgeçmenin, kontrolsüz adrenalinden yoksun kalmanın, hayatın neşesini ebediyen kaybetmekle hiçbir ilgisi yoktur.

     

    23- Kendi menfaatlerine uygun olmayan her talebe hayır demek için yetiştirilmiş modern insanın inadına; nefsinin arzu ve isteklerine “Oha!” diyebilen insan, kimsenin şahit olamayacağı bir mutluluk deneyimi yaşar…Allah hepimizi nefsin karanlıklarından, insanların egolarını hayvanlaştıran “Modern Yaşam Tarzları” ndan korusun…

     

    24- Sıradan Bir Kişisel Gelişim kitabına baktığınızda şu başlıklara rastlayacaksınız: “Mutluluk Senin Hakkın, Büyük düşün çok kazan, Neden Az İle Yetinesin, Birinci Ol Arkada Kalma, En İyi Arabalara Sen Binmelisin, Çevrenizi Yönetin Kontrol Sizde Olsun, Kaybetmek Ölümdür, Zirveye Koş, Ömür Geçiyor Bütün Zevklerden Tat, Kimseye Eğilme ve Bağlanma, Kaderine Razı Olma Sonuna Kadar Diren, Üstünlüğünü Fark Et ve Kabullendir, İnsan Kaybetmeyin Bir İş Kurduğunuzda Onlar Senin Müşterilerin Olacak, İste Başar, Uzan Kopar, Suyun Gözesinden Sen İç, Hep İsteyin, Daha Çoğuna Talip Olun  vs…” Kişisel Gelişim, bütün kurgusunu, şeytanın lanetlenmiş özelliklerinden alıyor.

     

    25- Nevrotik Kişisel Gelişimcilere göre boyun eğmek ya da başkasının önerilerine göre yön çizmek zayıflık belirtisidir. Allah"ın kendisine insan olmaktan, kulluk etmekten başka üstünlük vermediği insanlara şeytan, burunlarına kibrinden üfleyerek kendisine Kişisel Gelişimciler aracılığıyla taraftar topluyor. Şeytanın tercümanıdır onlar. Onun diliyle konuşurlar; böylece akılları çeler, gözlerinize girer, kulaklarınıza fısıldarlar.  Sonunda sizi şeytanın askeri ve oyuncağı yaparlar.

     

    26- Kişisel gelişim sektörü; vasıflı, namuslu, hakkaniyetli, işin ehli, fıkha uygun adamlar yetiştireceğine kısa zamanda voleyi vurduracak şeytani teknikleri öğretip aradan çekiliyor.

     

    27- Kişisel gelişim kitaplarının en büyük tehlikesi, insanın nefsi istek ve arzularına yenilerek onlara hizmet etmesi, onların dilediklerini yerine getirmek için çabalayarak başka insanların yaşam haklarına kibar barbarlar gibi saldırmasıdır. İnsan ilişkilerinin ticarete döküldüğü bu çağda; kişisel gelişimciler “Dost Kazanma Sanatı” adı altında, herkese mal-mülk depolar gibi arkadaş biriktirmenin derslerini veriyorlar.

     

    28- İnsan; düşerken, yoksullaşırken, kaybetmenin acısında çıkış yolu ararken tasavvufun öğrettiği gibi, zaman zaman varlığını inkâr ederek kurtuluş arar ama kişisel gelişim dininde birey ölümsüz ve hep kazanan olduğu için bu şansını kullanamaz, uçurumdan düşerken de bir dal arayacağına kendi gövdesine tutunup betona çakılır. Hatayı dışarıda aramak, kendi mükemmelliğine iman etmiş olmak gibi inançları da olduğundan “Kendim ettim, kendim buldum!” diyemez.

     

    29- Olmayacak duaya amin dememek, açılmayan kapıyı zorlamamak gerek… Sana bahşedilmeyen şeyi azmederek, savaşarak, bütün yöntemleri kullanarak, ona ömür vakfederek kazandığında bil ki hepsini kaybedeceksin… Bir iş hayırlıysa, insanlığa faydası olacaksa, yaptığınız işten şeytan üzülecekse zaten gerçekleşecektir. Kaderin defterini yırtıp, kendi cümlelerinizi yazamazsınız!

     

    30- Kafamızda “Başaracağım!” düşüncesinden başka bir şey olmadığında gözünüz kimseyi görmez, zalimleşirsiniz. Başarıyı isterken iç motivasyon şarttır ve hayal dünyanızın vizyonundan kadınların; pahalı arabaların, villaların, büyük ceviz masaların geçit töreni yapması ön koşuldur. Yoksa, insanoğlu niçin başarı istesin ve yorulsun ki? Kazanma isteğiyle dolu biri için tek gerçek kendisidir. Egosuna tutunur. İzzeti nefsine değil de egolarına tutunan insan hakkaniyet, acıma, empati duygularını kaybederek tüm enerjisini nefsinin isteklerine ayırır. “Kazanma Stratejileri”nde “Başkasından destek alarak başarmak, başarı değildir!” diye öğretilir.

     

    31- Yenilgiler, içten kabul edilmedikçe kompleks yüklü zaferlere çevriliyor. Olmayacak duaya amin dememek, açılmayan kapıyı zorlamamak gerek… Sana bahşedilmeyen şeyi azmederek, savaşarak, bütün yöntemleri kullanarak, ona ömür vakfederek kazandığında bil ki hepsini kaybedeceksin… Bir iş hayırlıysa, insanlığa faydası olacaksa, yaptığınız işten şeytan üzülecekse zaten gerçekleşecektir. Kaderin defterini yırtıp, kendi cümlelerinizi yazamazsınız!

     

    32- İnsana ait bütün kurgular “Kazanmak” üstüne yapılıyor. Kaybetmeden Kazanma Dini"ne dönüşen Kafamızda “Başaracağım!” düşüncesinden başka bir şey olmadığında gözünüz kimseyi görmez, zalimleşirsiniz.

     

    33- Başarıyı isterken iç motivasyon şarttır ve hayal dünyanızın vizyonundan kadınların; pahalı arabaların, villaların, büyük ceviz masaların geçit töreni yapması ön koşuldur. Yoksa, insanoğlu niçin başarı istesin ve yorulsun ki? Kazanma isteğiyle dolu biri için tek gerçek kendisidir. Egosuna tutunur. İzzeti nefsine değil de egolarına tutunan insan hakkaniyet, acıma, empati duygularını kaybederek tüm enerjisini nefsinin isteklerine ayırır.

     


    Tarih: , 19/12/2008 Kategori: Kitap
    Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı

    Kişisel Gerileyiş Manifestosu-II


     

    34-Kişisel Gelişim; kaybetmeyi ayıplıyor, hedefler gösteriyor, yöntemler verip saldırtıyor, nefsimizin köpeği yapıyor… Kazanma isteğimiz ve duygularımız olmasaydı, yenilginin ne olduğunu bilemeyecektik. Yenildiğimiz şey, kazanma düşüncelerimizdir. Kazanma düşüncesine yenilmeyin. İnanın kazanmak zorunda değiliz. Kulluğumuzun amacı bu dünyaya körleşip ahireti kazanmaktır.

     

    35- Kişisel gelişim sektörü; vasıflı, namuslu, hakkaniyetli, işin ehli, fıkha uygun adamlar yetiştireceğine kısa zamanda voleyi vurduracak şeytani teknikleri öğretip aradan çekiliyor.

     

    36- Kişisel gelişim; işi iyi giden tüccarların olduğu kadar, işi kötü giden tüccarların da çekmecesindeki biricik silahı oldu.

     

    37- Kişisel gelişim kitaplarının en büyük tehlikesi, insanın nefsi istek ve arzularına yenilerek onlara hizmet etmesi, onların dilediklerini yerine getirmek için çabalayarak başka insanların yaşam haklarına kibar barbarlar gibi saldırmasıdır.

     

    38- İslami kurallara göre; ticaret yaparken malının kötülüklerini söyleyip iyi taraflarını da gözle görülmesini sağlamak, alış veriş bittikten sonra da helalleşmek şarttır… İnsan ilişkilerinin ticarete döküldüğü bu çağda; kişisel gelişimciler “Dost Kazanma Sanatı” adı altında, herkese mal-mülk depolar gibi arkadaş biriktirmenin derslerini veriyorlar.

     

    39- Aşırı istekler, arzu ve hevesler başarısızlığa uğradığında bizlere  iki tür zarar verir: Ya sineye çekeriz ya da yıkılan egomuzdan dolayı saldırganlaşırız. Kaybeden bir insanın daha sonra eleştirilip, övgüden mahrum bırakılışı korkunçtur. Artık, önüne gelenin azarladığı, kulp taktığı, akıl verdiği biri olmuştur. Kaybedenin dışa dönük saldırganlığı bittiğinde iç savaş başlar. Hataları ve günahlarıyla bir başına kalarak intihar duygusuyla tanışır.

     

    40- Yenilgilerimize, modern psikolojiden mazaretler bulacağımıza “Ben elimden geleni yaptım ama olmadı, başaramadım, demek ki hayırlısı buymuş…” dersek daha insani olmaz mı? En azından bu cümleyle Allah"ın gözüne girip bazı günahlarımızdan arınmış oluruz.

     

    41- Hayatta kalmanın en büyük stratejisi gerektiği zaman geri adım atmaktır. Bazen olmayacak yer ve zamanlarda akla gelmeyecek aksilikler peşimizi bırakmaz ama biz bunları başarımızın önündeki engeller olarak görüp inadımızı sürdürürüz. Belki de sonu kötü bitecek bir işten Allah bizi korumaya çalışıyordur, bunu nereden bilebiliriz?

     

    42- Kişisel gelişim kitaplarında din veya ahlâk kuralları gözetilmiyor hatta onların aşılması daha hoş karşılanıyor.

     

    43- Sıradan olmak, herkes gibi bir hayat yaşamak bu çağın kabusu sanki! Çoğunluğa uyan, marjinal fikir ve davranış biçimlerine sahip olmayanlar aşağılanarak nefisleri kırbaçlanıyor. Hepimiz, yarı tanrı olmaya aday antik Yunanlılar gibiyiz…

    “Kazanma arzusundaki kişilerin, içlerinde korkuya dair ne varsa öldürmesi, tüm ayıp ve toplumsal korkularından arınması gerekirmiş…” Bizi insan yapan, kul eden, haddimizi bildiren, canavar olmamızı engelleyen korkularımız ayıplanarak çıkartılıp atılıyor. Ahlâkın da ayak bağı olduğu söylenince temiz bir vicdanla her şeyi hak ettiğimize inanıp saldırganlaşıyor ve kişisel gelişimin barbar askerlerine dönüşüyoruz.

     

    44- Mutluluğun, “Başarı” ya endekslendiği kişisel gelişim ahlâkında insan olabilmek, empati yapıp başkalarını düşünebilmek, en önemlisi vicdanınızı koruyabilmek imkansızdır. Evren ve dünya ilahi bir senaryodur, orada roller dağıtılmıştır: Kimi baş olur, kimi emir kulu olur, kimi köle, kimi efendi, kimi zengin, kimi fakir olur… Bütün işleri başaracak değiliz, hep kazanmaya gelmedik. Bir şeyden vazgeçmeden onu kazanamazsınız. Kendinizden ve sevdiklerinizden vazgeçin ki onu kazanma şansınız artsın.

     

    45- Lütfen piyasadaki “Vücut Dili” ve “Kişisel Gelişim” kitaplarına bakınız. Hemen hepsinin özü; dik yürümek ve kendinden emin görünmek üzerine kurulu. Kendinden emin olamayan kompleksli insanlara yine de eminmiş gibi davranmanın yollarını öğretiyorlar. Saçmalık bununla da bitmiyor. Aynı zamanda karşınızdaki insana da “Kül Yutmamanın Reçeteleri “ yazarak onları savaşa hazırlıyorlar. Düşmekten korkan bu insanlar yükselmek için reçete kitaplar okumaktan bıkıp usanmıyor!

     

    46- Kedinin ve köpeğin bile, kendi pisliklerini örttüğü bu dünyada bizler kendi günahlarımızın belgeleri olan “Kişisel gelişim ” kitaplarını, kasetlerini nasıl üretip, basıp, insanlara ulaştırabiliyoruz?

     

    47- Söyler misiniz lütfen; “İçimizdeki Güç”ü ve “Yüce Ben”i “Sevgi” numarasıyla, Allah"tan korkmayıp yirmi dört saat kutsarsak, nasıl O"nun yüzüne bakacağız, hayvan gibi bencilliğimizi geliştirirken ümidimizi nasıl bu kadar ayakta tutabiliriz?

     

    48- Şeytanın dervişleri kişisel gelişimcilere göre; semavi dinler insanları mutsuzlaştırıyor, tüketime engel olduğu için depresyona sürüklüyor. Oysa hep başarıya, kazanmaya kilitlenmiş tüketici modern insan “Rızık ve yarın korkusu”yla teker teker çıldırıp gidiyor.

     

    49- Adam gibi hayal kuran bir kişi kalmadı. İsteklerimiz, hayallerimiz bizi aşan psikopatik biriktirme hırsıyla ambalajlanmış. Bütün samimiyetiyle yemin ederek, “Kral ya da Başbakan olmak istemeyen ” birine rastladınız mı hiç?

     

    50- Kapitalizm, performans yönetimi, başarı sanatları, kişisel gelişim koçları ucuz market kitapları ve küçük reçetelerle hepimizin “Başbakan ya da Kral”  olmak için yeterliliğimizi fısıldayıp inandırıyorlar.

     

    51- Mutluluk ve Zenginliğin gücüne tapanlar, elimizden “Yaşadığımız hayattan memnun olmak” erdemini aldıklarından beri insan olarak kulluğumuzu unutup isteklerimizde haddimizi aştık.

     

    52- Kapitalizm Çağı"nda her şey pazarlama olduğu için satışları arttıran, çeken, büyüleyen, ürün ambalajlama sanatı, gövdesine tutunan, kendi vücudunu da fabrikasının, dükkânının bürosu gibi döşeyen tipler peydah oldu.

     

    53- Giyimi iyi olan bir insanın saygıdeğer olmasını hangi bilimle temellendiriyorsunuz? Halifemiz, Hz Ömer; ümmetin parası çar çur olmasın diye dokuz yamayla dolaşırdı ama Roma kumandanları onun karşısında titrerlerdi!

     

    54- Elbisemizdeki yamalar namusumuzun, haysiyetimizin madalyalarıdır! Takının, Altının, ipeğin, gösterişin yasak olduğu İslam dinine bağlı bu çocukları, niçin “Kişisel Gelişim” adı altında, şeytanın arkasından koşturuyorsunuz? Şimdi sanatçının, alimin karnını doyuramayanına “Başarısız Entel ” diyorsunuz! İpekli kravatlarınıza bakmaktan, ilmimizin madalyaları olan yamalarımızı göremiyorsunuz ki?

     

    55- “İnsan, tıraşı bile kendisine saygısı olduğu için olurmuş…”  Tabii; sakalı sünnet olduğu için uzatmazsanız, tıraşı da kendinize olan saygıdan olursunuz, haklısınız : )))

     

    50- Bizim buralarda “Çulu değişti ama eşek aynı eşek!” diye kişisel gelişim karşıtı  bir laf vardır. Hatırlatayım da içimde kalmasın? Biz içimizi böyle  temiz tutuyoruz… Sizin gibi şeytanlara “Şeytan!” diyerek : )))

    Peygamberlerin; siyah gözlükleri, son model arabaları, düzgün fizikleri yoktu ama onlar, sağlam ve faydalı öğretileriyle binlerce yıla damga vurdular. Karşımızdaki insanlara ve kendimize güven veren çulumuzla psikolojimizi kurtarmanın aptallığına “İmaj” dediğimiz günden beri sahtekâr ruhlarımızla günahkarlıklarımızı çoğaltıyoruz.

     

    56- Cebinde beş kuruş olmayan adamlar; telefon markalarını, kiralık araba ve pahalı giysilerini sahte çek gibi kullanarak ticari, duygusal dümenler çevirip günlerini kurtarırlarken kaç safın canı yanıyor, Kimbilir?

     

    57- Peşine düştüğün dava ne kadar büyükse, sen de o kadar yaralanırsın. Toz, toprak içinde kalırsın. Yüzün sürtünür. Dalga geçerler, alay ederler, taşlarlar. Doğru bildiği yolda durup dinlenmeden direnenler bir gün elbet kazanırlar. Hep kazandılar. Hep kazanacaklar.“Bende karizma yok abi.” diye kandırma kendini ya da “Sende karizma yok.” diyenlere kulak asma, işine bak.

     

    58- Beyinde akıl olsaydı bu kadar çalışır mıydı : )))  Hindistan"da  beyninin % onunu, on beşini kullanmayı beceren gurular incir ağacının altında medite olmuş, suya bakıyor. Ya siz? % üçle beşle gece gündüz elinizde çek senet koşturup duruyorsunuz! Modern dünya, bilemediğimiz konular hakkında sesli olarak geviş getirmemize “Yorum” diyor…

     

    59- “Konuşmalarınızda yenilmeyin, cahil göründüğünüz an güven kaybına uğrarsınız, kimse kendisinden güçsüz birini dinlemek istemez, oysa siz daha fazla bildiğiniziz ispatlayamazsanız karşınızdaki müşteriyi kaybedersiniz…” diyor… Bakalım Nur Suresi 21. ayette Allah ne diyor: “Ey iman edenler! Sakın şeytanın izinden gitmeyin. Her kim şeytanın peşinden giderse bilin ki o kendisinden hep fena, çirkin ve meşru olmayan şeyleri yapmasını ister.”

     

    60- Gaybı bilmek değil, gaybı deşifre etmek, pazarlamak yasaktır. Bilmemek rahatlıktır ama bilmenin yükünü çok az insan taşıyabildi. Bugün herhangi bir köşe yazarı yılda üç yüz makale yazar ve biri tutunca, elindeki kutsal fotokopilerle: “Bakın ben söylemiştim!” diye kanal kanal gezerek kahinliğini ispatlayıp fiyatını arttırmanın yolunu arar. Kişisel gelişimciler, stratejistler, politikacılar ve köşe yazarlarının hemen hepsinin avuçlarında sakladıkları bir sır var…


    Tarih: , 19/12/2008 Kategori: Kitap
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    'Bir saniye'ye bakar mısınız?


     

    Benim çocukluğumda en muteber saat, TRT'nin saatiydi. Hala öyle mi bilmiyorum, her akşam 'acans'ın başlamasından 5 saniye önce TRT'nin saati ekranda belirirdi. Hafızamda o günlere ilgili en net fotoğraflardan biri de, her akşam TRT ekranında saat belirdiğinde, babamın, "saatini devletin saatine uydurması" ve sonra kurup tekrar yelek cebine yerleştirmesiydi. Kurban Bayramı günlerinde Amerikan medyasının verdiği bir haber, bana hem bu çocukluk anımı hem de adını hayatımda ilk defa 1 yıl kadar önce duyduğum Takiyüddin Efendi'yi hatırlattı. Önce haberi vereyim;

     

    31 Aralık 2008 tarihinde, günümüz 1 saniye fazla olacak. ABD'nin ana saati olan Washington'daki Donanma Gözlemevi saatine, 31 Aralık günü Türkiye saati ile öğlen 11:59'un 59'ncu saniyesinden sonra "1 saniye" daha eklenecek. Dünyanın güneş etrafındaki hareketlerine bağlı saat ayarlaması ile, günümüzde tekonolojinin ve resmiyetin istinat ettiği atom saati arasında zaman farkı oluştuğunda bu uygulamaya gidiliyor.

     

    İnsan soyu, yaklaşık yarım yüzyıldır tabiatla daha uyumlu saniye ayarı olan mekanik saatler yerine, atom saatini referans alıyor. Atomların çok uzun zaman durağan kalabilen titreşimlere sahip oldukları anlaşıldıktan sonra ilk kez ABD'de yapılan çalışmalar ile sezyum atomunun saatler için ideal bir sarkaç olabileceği keşfedildi. 1957′de ilk sezyum atom saati yapıldı ve 1967′de atom saati, yeni uluslar arası zaman birimi olarak tanındı. Atom saatleri, sezyum elementi atomunun 9 milyar 192 milyon 631 bin 770 kez titremesini 1 saniye kabul ediyor. Atom saati sadece dünyanın her yerinde değil, uzayda da dünyadakine benzer sonuç veriyor. Şu anda 10 trilyonda 1 hatayla zamanı ölçebilen saatler de geliştiriliyor. Bu da, bugünden binlerce yıllık günlük takvim yapmaya imkan verebiliyor. Hatta, ABD’de Ulusal Standartlar Enstitüsü’nde üzerinde çalışılan cıva iyonu saatinin, 30 milyar yıl boyunca şaşmadan çalışabileceği tahmin ediliyor. Artık uydudan yer takibi yapabilen GPS cihazlarından borsalara kadar birçok alan, atom saatlerinin hassaslığı ile çalışıyor.

     

    Her iki saati karşılaştırmalı olarak takip eden Paris'teki "Uluslararası Dünya Dönüş Ekseni ve Referans Sistemleri Hizmetleri merkezi", solar zaman ile, atom zamanı arasında dünyanın kendi ekseninde dönüşündeki yavaşlamalardan kaynaklanan zaman farkı oluştuğunda, atom saatine dayalı uluslararası zaman ayarına "artık saniye" eklenmesi gerektiğini ilan ediyor. Dünyanın kendi etrafında dönüşünde yavaşlamaların çeşitli sebepleri var; Ay'ın etkilerinden, depremlere, yağışın bol olduğu mevsimlerden bulutlara ve hatta oluşturdukları kütle ağırlığı sebebiyle barajlara kadar... İlk defa 1972 yılında hayatımıza dahil edilen 'artık saniye', son olarak 31 Aralık 2005 tarihinde eklenmişti.

     

    Bu bir saniye eklenmezse ne olur? Dünyanın yörünge hızındaki değişiklikler dikkat alınmazsa, binlerce yıl sonra insanlar kahvaltı yaparken saatler 8:00'i değil, 20:00'yi gösteriyor olacak. Ancak, bu gerçeğe rağmen "artık saniye" uygulamasına itirazlar da artıyor. Hassaten bu uygulamadan olumsuz etkilenen GPS uzmanları, borsacılar ve benzeri gruplar da son yıllarda, 'artık saniye' uygulamasına karşı gittikçe seslerini yükseltiyor ve, "kahvaltı binlerce yıl sonra akşam saatlerinde yapılacaksa yapılsın. Bırakın atom saati kendince aksın. Boşverin dünyanın yörüngesindeki dönüşü" düşüncesini savunuyor. Saniye küçük ama tartışma büyük yani.  

       

    Başlangıçta dakika ve saniye yoktu

    Yağmur mevsimi, kar mevsimi, kurak mevsim, harman mevsimi, çiçek mevsimi vardı. İnsan soyunun teknik imkanları arttıkça, tıpkı mekan gibi zamanı da daha detaylı idrak etmeye kullanmaya başladı. Mısırlılar vakti güneşle tayin ettiler. Bir mermere ya da düz bir zemine yerleştirilen önceleri bir taş sonraları bir mil ya da çubuğun gölgesinin boyundan vakit taksimatı yaptılar. 'Saatin dönüş yönü' de bu dönemden bize kalan bir miras. Güneş, kuzey yarımkürede gün içinde yükseldikçe, taşın ya da çubuğun gölgesi de soldan sağa dönüyor. Güney yarımkürede ise güneş doğarken saat taşının ya da çubuğunun gölgesi güneye düşer ve güneş yükseldikçe sağdan sola doğru dönüş yapar. Yani, ilk saat Mısır yerine Güney Afrika'da icat edilseydi, bugün akrep ve yelkovan da sağdan sola dönüyor olacaktı.

     

    Güneş saatlerinin küçük bir defosu vardı. Güneş batınca saat de bitiyordu. Mısırlının güneş saatinin, Avrupa başta olmak üzere dış piyasanın büyük bölümünde tutmasının önünde, gece defosunun dışında bir problem daha vardı. Orta Asyanın ve Avrupa'nın kuzeylerinden kutba kadar, yılın büyük bölümünde güneş yoktu, bulut vardı. Mısırlılar, geceleri için de su saatini icat ettiler. Altı delik bir kova ya da küvette biriken suyun akışından zaman ölçülüyordu. İşte bu su saatleri, güneşe olan ihtiyacı bitirdiği için zamanla güneş saatinin yerini aldı.

     

    Ama su saatleri, asıl antik Yunan medeniyetlerinde gelişti. Ağzı laf yapan ya da ailevi sorunları olan herkesin filozof olduğu ve "saatlerce" nutuk attığı bu Yunan şehirlerinde, özellikle de mahkemelerde hatiplerin konuşmalarına sınırlama getirmek için su saatlerinden konuşma sürelerinin tayininde yararlanıldı. Sadece belirli bir zamanı gösterebilen güneş saatlerinin aksine, su saatleri ile ne kadar zaman geçtiği de ölçülebiliyordu. Bu sebeple işin ehli, su saatinin icadını zaman ölçümünün gerçek başlangıcı sayıyor. Gel gör ki su saatlerinin de defoları vardı. Misal, soğuk memleketlerde suyun akışkanlığı azaldığıdan dolayı farklı süreler çıkıyordu.

     

    Milattan sonra 8'nci yüzyılda güneş ve su saatleri dışında yeni bir saat daha hayatımıza girdi. Bugün bile "zamanın resmini" çizmesi istenecek her 10 kişiden 9'unun sembol olarak kullanacağı kum saatleri... Bu saatler de daha çok, belirli bir işin, ibadetin süresini ya da hızı ölçmekte kullanılıyordu. Kum saatlerinin bize hep yelkenli gemileri hatırlatması boşuna değil. 19'ncu yüzyıla kadar yelkenli gemilerin hızının tespitinde kum saatinden istifade ediliyordu.

     

    Bu saat mevzuuna 17'nci yüzyıla kadar en fazla kafa yoranlar Müslümanlar oldu. 5 vakit namaz, iftar vakti, imsak vakti, sahur, kerahet vakti vs gün içinde hassas bir ayarlamayı gerektirdiğinden bunları tespitle iştigal eden "muvakkıtlar" birçok bilimsel gelişmeye öncülük ettiler. Mesela camilerin avlusuna dikilen sopaların gölgesinin en kısa olduğu anda öğle vakti giriyordu. Sopanın gölgesinin sopanın gölgesinin iki katı uzunluğa ulaştığı an ise ikindi vakti giriyordu. Bu en basit düzenekten, en ayrıntılı ve hassas olanlarına kadar birçok güneş saati ilk defa İslâm dünyasında kullanıldı. Aynı şekilde su saati de tarihteki en mükemmel ve en son haline, Diyarbekirli alim El Ceziri ile ulaştı. Yine, tarihteki ilk saat kulesi Şam'daki Emeviye Camii'nde El Kayserani tarafından 1154 senesinde inşa edildi. Avrupa'daki ilk saat kulesi ise 150 yıl sonra, 1306 yılında bugünkü Anglikan Kilisesinin merkezi olan Salisbury Katedraline inşa edildi. Bugün artık şehirleri süsleyen sanat eseri muamelesi görseler de saat kuleleri, 20'nci yüzyılın ortalarına kadar insanların büyük bölümünün saat sahibi olmaması sebebiyle, sosyal hayatın merkezinde yer aldılar.

     

    Saatin tik takı 16'ncı yüzyılda başladı

    Güneş saati, su saati, kum saati hep "zamanın akışını" gösteriyordu. Teknik ilerleyip hayatın detayı artıkça, zamanın döngüsünü de gösterecek bir saate ihtiyaç her geçen gün artıyordu. 16'ncı yüzyılda mekanik saatler icat edildi. Birçok teknolojik icat da olduğu gibi mekanik saat de dini ihtiyaçlara çare ararken icat edildi. İngilizcede `saat` anlamına gelen “clock” kelimesinin Latincede "çan" anlamındaki “clocca”dan gelmesi tesadüf değil. Günlük zamanın tayininde insanları tabiatı gözleme mecburiyetinden kurtaran mekanik saatlerin ilk türlerini 11'nci yüzyılda Endülüslü Müslüman bilim adamları yaptı. Avrupalılar, Endülüslü bilmadamlarında öğrendikleri mekanik saati geliştirdiler. Saatin sesi olarak bilegeldiğimiz "tik tak" sesi, mekanik saatle hayatımıza girdi. Ancak bu ilk mekanik sistemler, bir yerde sabittiler.

     

    1520'li yıllarda mekanik saate sürekli çalışma imkanı verecek zemberek icat edildi. Zemberek, saati sabit bir alet olmaktan çıkarıp, taşınabilir bir nesneye dönüştürdü. Daha sonra cep saatleri yapıldı. Saatin aynı zamanda mücevher haline geldiği dönemdir bu. Endüstri devrimi ile beraber, "mesai" kavramı doğdu. 'Profesyonel mesai' ile 'kol saati'nin aşağı yukarı aynı dönemde hayatımıza girmiş olmaları da kaderin bir ironisi. Zaman artık bir akış değil, kola takılan bir kelepçe. Marx, bu sebeple "saatin kapitalist üretimdeki değer işlevine" dikkat çeker. Püritan çalışma ahlakını yücelten Max Weber ise, "saatin getirdiği disiplinle üretimin rasyonalizasyona yaptığı katkıyı" över. Hikayenin devamını biliyorsunuz.

     

    Takiyüddin Efendi'ye ayıracak birkaç saniyeniz var mı?

    İlk mekanik saatlerde dakika ve saniye yoktu. Dakika ve saniyeye ise en çok müneccimler, astronomlar ihtiyaç duyuyordu. Daha küçük zaman dilimlerini gösteren bir saate derinden ihtiyaç duyanlardan biri de Takiyüddin Efendi'diydi. Ben bu meçhul alimin adını hayatımda ilk kez lise öğretmenimden değil, ABD'de doktora yapan Şili'li bir arkadaşımdan duydum maalesef. Takiyüddin Efendi'nin İstanbul'da sadece 7 yıl süre açık tutabildiği rasathanesi, meğer kıymeti çok sonraları anlaşılacak dev keşif ve icatlara sahne olmuş. ABD'de Taqi Al Din diye anıyorlar. "Saniye" denildiği anda Batı'da işin ehlinin aklına ilk gelen bilim adamlarından biri olan Takiyüddin Efendi, Türkiye'de içi boş hamaset ve kupkuru düşmanlık uçlarına savrulmuş tarih tartışmalarının ne kadar derin bir cehalet oluşturduğunun sembollerinden biri belki de.

     

    Şam'da doğmuş bir süre kadılık da yapmış olan Takiyüddin Efendi, maalesef 20'nci yüzyılın ortasına kadar Türkiye'de sıradan bir "müneccim" muamelesi görmüş. Kendisi ile ilgili en değerli akademik çalışmaları yapanlardan biri olan Profesör Sevim Tekeli, Takiyüddin Efendi'nin 1550 yılında Kanuni Sultan Süleyman'a sunduğu kitabı 1956 yılında ilk defa doktora tezi olarak ele alarak, onun hakkında cehalet bulutunu dağıtan ilk isimlerden biri olmuş. Sevim Hanımın hocası Aydın Sayılı'nın hocası, İstanbul kütüphanelerini dolaşırken, içinde bir takım çizimler olan bu kitabı buluyor ve Sayılı'ya, doktora yapacak bir öğrencisine bunu tez çalışması olarak vermesini tembihliyor. O şanslı öğrenci olan Sevim Tekeli'nin doçentlik ve profesörlük tezleri de Taküyiddin Efendi üzerine.

     

    Takiyüddin Efendi'yi İstanbul umerasına ilk takdim edenin Şeyhülislam Hoca Sadettin Efendi olduğu tahmin ediliyor. Takiyüddin'in tahminen 1550 senesinde Kanuni'ye sunduğu El Kevakib-ul Düriyye adlı eseri, İslam dünyasında mekanik saatlere ve saat yapımına ilişkin bilinen ilk eser. 16'ncı yüzyılın en önemli kitapları arasında kabul ediliyor artık. Takîyüddîn kitabında "cep saati" deyimini kullanıyor ki, bırakın cep saatini, Avrupa'da elbiselerde cebin bile kullanılmadığı bir çağ için ne kadar sıradışı bir bakışa sahip olduğunu gösteren bir detay.  

     

    Daha sonra gittiği Mısır'dan 1570 yılında tekrar İstanbul'a dönen Takiyüddin Efendi, bir yıl sonra sarayın müneccimbaşı olarak tayin edildi. O güne kadar kullanılan 'Uluğ Bey Zîci'nin artık devre uygun olmadığını ve bu yüzden de yeni cetveller oluşturulmasının gerekliliğini açıklayan raporu ile birlikte Padişahın huzuruna çıkıyor. Hoca Saadettin ve Sokullu Mehmet Paşa, III. Murat’ı Takîyüddîn’in yönetimi altında bir rasat evi kurulmasına ikna ediyorlar. 1573 yılında İstanbul'da Tophane sırtlarına, o dönemin en teknolojik aletleriyle donatılmış rasathane kurulur. İşte Takiyüddin Efendi'nin bu rasatahanedeki çalışmaları sırasında astronomik olayları çok daha dikkatli takip edebilmek için kendi icat ettiği saat ise, tarihte saniyeyi de gösteren ilk saat oldu. Tabii ki bu rasathanenin tek marifeti bu değil...

     

    O vakte kadar astronomi hesaplarında Babil'den beri altmış tabanlı sayı sistemi kullanılıyordu. Bu sistemde tek sayılar, 1, 2, 3, 4, 5 ve 6, çift sayılar da 10, 12, 15, 20, 30 ve 60'tan oluşuyordu. Bir saatin 60 dakika, 1 dakikanın 60 saniye olmasını bu sayı sistemine borçluyuz. Takiyüddin Efendi, devrini aşan bir yenilik daha yaptı ilk defa astronomide, bugün de kullandığımız on tabanlı sayı sistemini kullanır. Daha da ileri giderek, ondalık kesirlere göre trigonometri cetvelleri hazırlar. Astonomi dendiğinde Türkiye'de bile herkesin aklına ilk gelen isim olan Kopernik, trigonometrinin sözünü etmezken, Takiyüddin sinüs, kosinüs, tanjant ve kotanjantın tanımlarını vermiş, ispatlı cetvellerini hazırlamış. Ekliptik ile ekvator arasındaki 23 - 27'lik açıyı ilk defa gerçeğe en yakın dereceyle hesaplamış. Güneşin, günümüzde 61 derece olarak hesaplanan eksen açısını dönemdaşı Kopernik 24 derece hesaplarken bu deha adam 63 derece hesaplamayı başarmış. Optik biliminde de kayda geçebilecek mühim çalışmalar yapan ve bazı mercekler geliştiren Takiyüddin'in ilk teleskobu yapmış olma ihtimali de tartışılıyor artık.

     

    Peki ne oldu bu Taküyeddin Efendi'ye ve rasathanesine?

    1577 yılında İstanbul semalarında kuyrukluyıldız belirdi. Derken 1578 yılında bir veba salgını ortaya çıktı. Mihriman Sultan, Şeyhülislam Hamit Efendi, Piyale Paşa da dahil çok sayıda kişi bu salgında vefat etti. Taküyiddin Efendiyi çekemeyenler ve dar görüşlü bir kısım ulema, vebayı, kuyruklu yıldızı asumanın rasat edilmesine bağladılar. Uluğ Beyin ölüm şeklini de nazara vererek, rasathane kurulan yerde belanın afetin eksik olmayacağını iddia ettiler. Devrin Şeyhülislamı Ahmet Şemsettin Efendinin de bu kanaati desteklemesi sebebiyle, Padişah 3'ncü Murat 1580 senesinin ocak ayında rasathanenin "hak ile yeksan edilmesi" emri verdi. Bu ferman üzerine, aynı gece Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa boğazdan gemilerle top ateşiyle Tophane sırtlarındaki rasathaneyi yerle bir etti.

     

    Takiyüddin Efendinin bu bombardmandan hayatını kurtardığı biliniyor ama akıbeti meçhul. Muhtemelen öldürülmekten korktuğu için kayıplara karışıyor. Tarihçilere göre bundan 5 sene sonra 1585 yılında da vefat ediyor. Takiyüddin Efendiye her zaman sahip çıkan Şeyhülislam Hoca Sadettin Efendi de atamız, rasathaneyi başına yıktıran Şeyhülislam Ahmet Şemseddin Efendi de... Örnek alınacak atamız da var, ibret alınacak atamız da...

     

    "Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır..."

     

    Takiyüddin'in Rasathanesi yerle bir edilmeseydi belki de bugün "artık saniye" haberi, New York değil İstanbul mahreçli olur, yine Takiyüddin Efendi kadar sıradışı bir temaşa ustası olan Ahmet Hamdi Tanpınar da Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün romanını değil tarihçesini yazardı, kimbilir...

     

    Arapça'dan dilimize giren saniye tıpkı İngilizcedeki karşılığı "second" gibi "ikinci" demek. Birinci yani "dakika" ise "dikkat" ile aynı kökten geliyor. Birkaç hafta sonra 2009 olacak. Hepimiz için "zaman ne hızlı geçiyor" dertlenmesinin sene-i devriyesi yani. Oysa eskiden bu deyim yılbaşından yılbaşına değil, her "an" muteberdi. Biraz "dikkat" etsek, her "dakika" her "saniye" zaman uçuyor. Saniyenin dakikanın kıymetini bilmeyince senenin de bereketi olmuyor. Uzattım, çok zamanınızı aldım.

     

    Binlerce kilometre uzaktaki babamın saatini kuran o mübarek ellerinden öpüyor, yüzlerce yıl uzaktaki Takiyüddin Efendi'ye geçmiş ve geçecek saniyeler miktarınca rahmet diliyorum.

     

    /Cemal Demir - Haber7

    cemaltdemir@gmail.com

     


    Tarih: , 15/12/2008 Kategori: Yasam
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    Okşamak Neden Önemli, İşte Sırrı…


     

    Kurban Bayramı’nı idrak ediyoruz. Kuşkusuz bayramlar toplumsal kaynaşma için önemli fırsatlardır. Dargınların bile kalbinin yumuşadığı, bayram vesilesi bile ile olsa ellerin tokalaşma amacıyla birbirine değdikten sonra husumet ve kinlerin azalma eğilimine girdiği bu günler toplumsal ruh sağlığımız açısından da önemli katkılar yapmaktadır.

     

    Bayramlaşmak amacıyla yapılan tokalaşmaların ve sarılmaların kişilerin ruh sağlığı üzerinde olumlu etki yaptığı bilimsel araştırmalarla da kanıtlanmıştır. Bilim adamları yaptıkları araştırmalarda dokunmanın iyileştirici, teskin edici ve iletişim bağlamında samimiyet artırıcı yönünü keşfetmişlerdir.

     

    Harvard Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma bilim adamlarını da şaşırtan önemli sonuçlar ortaya koymuştur. Ameliyat edilmek üzere bekleyen aynı dertten mustarip iki grup hasta üzerinde çalışma ilginç sonuçlar ortaya koymuştur.

     

    Doktorlar ameliyat öncesi ve sonrasında ilk grup hastanın odasına gelerek onlara selam verip, durumlarının nasıl olduğunu sorarlarken, diğer gruba uyguladıkları farklı tek şey, aynı işi ellerini hastaların omuzlarına koyarak yapmak olur.

     

    Araştırmanın sonunda, doktorların omuzlarına dokunarak hal ve hatırlarını sorduğu ikinci grup hastanın diğerlerinden çabuk iyileştiği ve üç gün önce taburcu edildikleri görülür. Ülkede benzer tecrübeyi yaşayan çok sayıda doktor bulunduğu anlaşılınca, ‘‘Dokunma Araştırma Merkezleri’’ kurulmaya başlanır.

     

    Dokunmanın ve tensel temasın insanlar üzerinde oluşturduğu pozitif enerjiye bir başka örnek de şudur: Amerika’da bir aile, evlilik dışı çocuk sahibi olan kızlarını öldürmek isterlerse de, korkularından cesaret edemezler. Kızlarını Christmas adındaki bebeğiyle birlikte evlerinin altındaki karanlık mahzene kilitlerler. Yaptıkları tek iş, arada bir kapı aralığından kuru ekmek atmak olur. Aradan beş yıl geçer. Mahzenden sesler geldiğini duyan bir kişi durumu polise bildirir. Gerçek ortaya çıktığında sadece tıp dünyası değil, Amerikan toplumu da ayağa kalkar. Anneyi dinleyen doktorlar, anne ve kızı yaşatan tek şeyin, sürekli birbirlerine sarılmaları, sevip okşamaları olduğu sonucuna varırlar.

     

    Verilere göre Amerika’da yılda 470 bin erken (prematüre) doğum gerçekleşiyor… Bu tür bebeklerin normale dönünceye kadar hastanede kalması ailelere ve sağlık sigortası hizmeti veren kurumlara yüklü maliyet getiriyor.

     

    Doktorlar, süt verilirken sırtı sıvazlanan bebeklerin normalden hızlı gelişme seyri izlediklerini ve beklenenden daha kısa sürede taburcu edildiklerini tespit edince, sırf bu uygulamanın ülkeye sağladığı kaynak tasarrufunun 4 milyar 700 milyon dolara ulaştığı görülmüş. Ülkede hızla Dokunma Araştırma Merkezleri kurulmaya başlanmış.

     

    Milyonlarca sivilin ölmesine neden olan İkinci Dünya Savaşı çok sayıda çocuğu da sahipsiz ve yetim bırakmıştı. Alman yetimlerin bırakıldığı bir kreşte çocuklara sağlıklı beslenme ve bakım imkânları sunulduğu halde, yetkililer kreşteki çocuk ölümlerinin önüne geçemezler. Geriye sadece bir çocuk kalır. Bu çocuğun diğerleriyle aynı kaderi paylaşmaması ve hayata bağlanma gücü dikkatler çeker. Araştırma sonunda, kreşte gece nöbetine kalan bir kadının bu çocuğu sıklıkla kucağına aldığı, onunla oynadığı ve sevdiği tespit edilir.

     

    Kültür tarihimiz aslında bu konuda çarpıcı örneklerle doludur. Peygamber Efendimiz ısrarla, yetimlerin başlarının okşanmasını tavsiye eder. Bayramlarda yetim çocuklarının sevindirilmesine daha bir önem verilmesi tavsiye edilir.

     

    Dokunma bir ihtiyaçtır. Sevdiklerimize dokunmak, her iki tarafı da fiziksel ve ruhsal olarak olumlu etkiler. Türk Milleti’nde selamlaşma sırasında adetten olan birbirine sarılmanın, toplumsal bir terapiye imkân sağladığı bile söylenebilir. Nitekim doktorlar, dokunmanın insanda stres, depresyon ve endişeyi azalttığını tespit etmişlerdir.

     

    Uzmanlar, özellikle eşlerin ve aile fertlerinin birbirine dokunmasının terapik bir etkisi olduğunu ifade etmektedirler.

     

    Hayata dokunun…

     

    Dokunmanın iyileştirici gücünü hissetmeye çalışın.

     

    İyi bayramlar…

     

    /Prof. Dr. Osman Özsoy - Haber 7

     


    Tarih: , 12/12/2008 Kategori: Yasam
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    Amerika'yı kim keşfetti?


    Kızılderililerin asimilasyonu için kurulmuş okullardan
    Pensylvania Carlisle okulunun avlusunda Kızılderili çocukları (1900 yılı)

     

    Bu sorunun cevabını, 1971 yılında, San Francisco açıklarındaki ünlü Alcatraz adasını 9 ay boyunca işgal edip ellerinde tutan bir grup Kızılderili aktivist, adadaki ünlü hapishanenin dış duvarına kireçle yazdılar: We discovered America (Amerika'yı biz keşfettik)".

     

    İspanya Kraliçesi İzabel'in yol verdiği Avrupalı kaşif Christof Columbus ve mahiyetindeki 3 gemi dolusu Avrupalı, 12 Ekim 1492 günü gece yarısını 2 saat geçe, bugünkü Bahamalar içinde kalan bir adaya ayak bastılar. Günün ilk ışıklarıyla, bugün artık Arawak kabilesinden olduklarını bildiğimiz kızılderililer ile karşılaştılar. Yerliler bu garip konuklarına son derece dostça davrandılar. Kolomb'un o güne ait günlüğünde ise, adeta daha sonra yaşanacak yüzyılların işaret fişekleri yer alıyordu; "Onlara söylediğimiz herşeyi hemen tekrar etmelerinin, iyi ve yetenekli hizmetkarlar olabileceklerini gösterdiğini düşünüyorum. Bir dine sahip gözükmüyorlar, bu sebeple de çabuk Hristiyanlaştırılabilirler. Tanrı izin verirse, dönüşte 6 tanesini majestelerine götürmeyi düşünüyorum. Böylece dilimizi de öğrenirler."

     

    Yerlilerin, her hangi bir metal silaha sahip olmadıklarına dikkat çeken, Kolomb, "Hepsini sadece 50 adamla hakimiyetime sokup istediğim gibi yönetebilirim" diye yazdı. Sonra da dediklerini yapmaya başladı. Bu tarihten 14 yıl sonra ölen Kolomb, yeni bir kıtaya geldiğini bilmiyordu. Yola çıkış hedefi olan Hindistan'a vardığını sanıyordu ve bundan dolayı da yerlileri "Indian (Hintli)" diye adlandırdı.

    Kendi tarihini dünya tarihi sanan Avrupalı, Kolomb geldiğinde de buralarda "insanlar" yaşıyor olmasına rağmen, ben merkezci kültürüne yakışır şekilde bu olayı, "Amerika'nın keşfi" diye adlandırdı. Uzunca süredir dünyaya ve tarihe Avrupalının perspektifinden bakan bizimki gibi ülkelerde de ders kitapları, "Amerika'nın keşfi" diye yazdı. Oysa Amerika da bile tarihçiler artık, "Amerika'nın Avrupalılarca keşfi" diye kaydediyor.

     

    Bir önceki mektupta Şükran Günügeleneğinin ana kahramanı hindinin, Türklerle eskiye dayanan ahbaplığını özetlemeye çalışmıştım. Kuzey Amerika'ya ilk kez 1607 yılında gelen ilk İngiliz yerleşimciler, bugünkü Virginia ve Massachusetts'te iki koloni kurdular. Kurdukları ilk kolonilerde yeni kıtaya uyum sorunlarından dolayı açlıktan ölecek hale geldiler. İşte onlara yok olmakla karşı karşıya iken bir yardım eli uzandı. Kendilerine, yeni dünyada yaşamayı öğreten dost Wampanoag Kızılderilileri'nin eliydi bu. Wampanoag'lar da Arowak yerlileri gibi, Avrupalılara düşmanlık göstermedi. 1621 yılında hasat mevsiminde yerleşimcilerle yerliler bir şükür yemeği tertip ettiler. Tarihçilere göre bu ilk Şükran Günü yemeğinde 90 Kızılderili 52 Avrupalı yerleşimci sofrada hazır bulundu. Şükran Günü yemeği geleneği günümüze kadar ulaştı ama sofranın nüfus dağılımı tarih oldu.

     

    "Reis çok Kızılderili yok"

    Avrupalılar geldiğinde Meksika'nın kuzeyinde kalan Kuzey Amerika'da yaklaşık 10 milyon Kızılderili yaşadığı tahmin ediliyor. Amerikan Nüfus İdaresi'ne göre, 1 Temmuz 2007 tarihi itibarı ile, federal hükümetin resmen tanıdığı 561 kabileye mensup 4,5 milyon Kızılderili yaşıyor. Yani, 1492'de yüzde 100'ü Kızılderililerden oluşan Kuzey Amerika nüfusunun bugün sadece yüzde 1'i Kızılderili. Orta Amerika ve Güney Amerika'da ise, yerli nüfusu yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Peki nereye gitti onca "yerli"?

     

    Kızılderili soyunu en çok kırıma uğratan Avrupalıların eski dünyadan yanlarında getirdiği mikroplar oldu. Yüzyıllar içinde oluşan bağışıklık sistemi sebebiyle eski dünya insanları için öldürücü olmaktan çıkan, çiçek, su çiçeği, kızamık ve nezle mikropları, bunlara karşı hiçbir bağışıklık sistemi olmayan Kızılderililerin en ölümcül düşmanı oldu. "Salgın" nedir bilmediklerinden, nezle, çiçek ve kızamık bulaştığı köyü haritadan siliyordu. Bazı tarihçilere göre, bazı kabilelerin yüzde 80'i, Avrupalılarla ilk karşılaştıkları birkaç yıl içinde bu hastalıklara yakalanarak öldü.

     

    Avrupalı kolonilerce, topraklarından alışık olmadıkları iklimlere zorla göç ettirilmeleri, bu göçler sebebiyle yakın toprakları paylaşmak zorunda kalan kabilelerin birbirleri ile sonu gelmez savaşlara girmeye başlamaları da nüfusu azaltan başka bir etken. Birçok Kızılderili ise köleleştirildi. 19'ncu yüzyılın sonlarına kadar gemilerle çok sayıda Kızılderili Avrupa'ya zorla götürülerek, onları merak eden eski dünya ahalisine eğlence malzemesi yapıldı. Beyaz erkeklerin kızılderili kadınlarla evlenmeleri de, yerli nüfusunu bitiren kayda değer bir başka etken olarak anılıyor. Ve tabi, bir de onlara karşı uygulanan askeri şiddet. Örneğin, kitaplara, filmlere konu olan Woundeed Knee (Yaralı Diz) katliamı. 31 Aralık 1890 günü, 120'si kadın ve çocuk 350 kişilik Kızılderili kafilesini, Yaralı Diz deresinde çeviren Amerikan askerleri, kafilenin silahlarını ellerinden aldılar. Daha sonra da, yeni icat ettikleri bir tür mitralyöz(hotchkiss) silahıyla taradılar. 20 dakika içinde, en az 150 Kızılderili yetişkin, kadın ya da çocuk öldü. En az 50 de yaralı vardı. Bundan yaklaşık 80 yıl sonra, Marlon Brando, "Baba" fiminden dolayı kendisine layık görülen Oskar ödülünü, Yaralı Diz deresi katliamını protesto etmek için reddetti. Bu kararını ise törene kendi yerine gönderdiği bir Kızılderili açıkladı.

    "Bu toprakların sahibi değilsiniz"

     

    ABD'nin kurulmasından sonra, federal hükümetle bazı Kızılderili kabileleri arasında 100 yıldan fazla süren savaşlar yaşandı. Günümüzde, Kızılderili nüfusunun nerdeyse yüzde 90'ı Mississippi Nehrinin batısında yaşıyor. Bunun en önemli sebebi, 1830 yılında çıkarılan etnik temizlik yasası (Indian Removal Act). Bu yasa, Avrupalı göçmenlere ve yerleşimcilere yer açmak bahanesiyle, Mississippi nehrinin doğusunu Kızılderililerden arındırmayı amaçlıyordu. Atlantik sahili eyaletlerindeki yaklaşık 100 bin Kızılderili zor kullanılarak ülkenin orta kesimlerine sürüldü. 1823 yılında Amerikan Yüksek Mahkemesi, federal hükümetin yerlilere karşı politikasının ana saikini pervasızca ifşa eden ünlü içtihadını kabul etti. "Johnson v. M'Intosh" adlı dava, aynı toprağı biri Kızılderili kabilesinden, diğeri ise Amerikan hükümetinden satın almış iki çiftçinin hak mücadelesini içeriyordu. Temyizler sonucunda davanın önüne geldiği Yüksek Mahkeme, Kızılderililerin topraklarını yerleşimcilere satamayacaklarını, çünkü o toprakların hukuki sahibi değil sadece meskunu olduklarını ilan etti. Mahkeme kararının gerekçesinde, hükmünü, Avrupa'nın 300 yıllık "sömürge doktrini (discovery doctrine)"ne dayandırdığını açıkça kaydetti. Yani, "keşfettiğin toprak senindir".

     

     

    Daha sonra "merhamete gelen" ABD hükümeti 20 yıl kadar sonra, 1851 yılında "Indian Reservations" olarak anılan ve Kızılderililerin yönetimine bırakılan toprak parçaları oluşturdu. Bu "merhametli" karara uymakta direnip, yaşadıkları yerlerden, federal hükümetin kendilerine gösterdiği topraklara taşınmamakta direnen kabilelerle ise 20 yıl kadar süren "ikna" savaşları yaşandı. "Indian Reservation" denen bu alanlar, bugün eyaletlerden bağımsız konumda ve doğrudan federal hükümetin İçişleri Bakanlığı Kızılderili Dairesine bağlılar. Bu topraklarda, kimlik, ehliyet vermek, yerel vergileri toplamak ve benzeri tüm iç yetkiler, kabile yönetimlerine ait. Günümüzde ABD'de 350 Indian Reservation bölgesi var. 300 yıl önce kıtanın tamamının sahibi olan Kızılderililer, 9,5 milyon kilometrekarelik ABD toprağında bugün sadece 225 bin kilometrekare toprağa sahipler. Bu topraklar da vergilerden muaf oldukları için, 1980'li yıllardan itibaren kumarhane merkezleri olmaya başladı.

    Neden 'kızılderili' diyoruz?

     

    Hayatıma ilk kez bir Kızılderili ile, 2003 senesinde Long Island'ta tanıştım. Southampton'daki 'Indian Reservation'da tanıştığım yerli dostuma, ilk lafım heyecandan, "ben kovboy filmlerinde sizi tutuyordum" olunca gülmüştü. Sohbet biraz ilerleyince, Türkiye'de kendilerini nasıl adlandırdığımızı sordu? Ben gururla hemen o güne kadar çok sempati duyduğum kelimeyi söyledim; "Kızılderili". "Tam İnglizce karşılığı ne?" diye sorduğunda, isimlendirmedeki vehameti farkettim. Utanarak, "red skin" dedim. 18'nci yüzylın başlarına kadar kullanılan bu "red skin (kızıl deri)" ifadesi, günümüzde çok büyük aşağılama olarak kabul ediliyor ve ABD'de kullanana rastlamak mümkün değil. Bir teoriye göre, beyazlarla anlaşma törenlerine yüzlerini kırmızıya boyayarak geldikleri için bu şekilde anılmışlar ilk yerleşimcilerce. İngilizce Oxford sözlüğe göre ise, bazı kabilelerin derilerinin kırmızıya çalan rengi sebebiyle. Oysa bildiğin esmer adamlar bunlar. Ortalama Türk esmerliğindeki adamlara sarışın Avrupalılar "red skin" demiş de, bizim bu kelimeyi bu derece sahiplenmemiz niye ben onu çözemedim. Belki de, Avrupa'dan dilimize bulaşmış bu aşağılama ifadesinden kurtulmanın artık zamanı geldi de geçiyor.

     

     "Apaçi, Komançi kardeştir! Ayrım yapan kalleştir!"

    Aslında Amerikan yerlisinin, isimlendirme mağduriyetii bununla sınırlı değil. Dünyadaki birçok millet gibi, yerli kabilelerinin de kendilerine taktığı isimler, aslında kendi dillerinde, "ahali, milletimiz, halkımız" anlamına gelen kelimeler. Yine dünyadaki birçok milletin başına geldiği gibi kendilerinin anıldığı isimleri ise, düşmaları ya da komşuları tarafından kendilerine takılmış. Tıpkı, "Türk" kelimesini, Türkler için ilk kullananların, Türklerin kendisi değil, komşuları ve düşmanları olan Çinliler olması gibi.

     

    Kızılderili deyince çoğumuzun aklına ilk gelecek Kızılderili kabilesi Apaçilerin asıl adı "Dine kabilesi". Onlara Apaçi adını verenler, düşmanları Zuni kabilesi. Zuni dilinde Apaçi, "düşman" demek. "Dine" ise 'halkımız' demek. Dinelerin diğer kolu Navajo kabilesine ise bu ismi, düşmanları olan Pueblo kabilesi vermiş. Navajo, "hırsız, mülk işgalcisi" demek. Lakota kabilesini ise bugün "Sioux" ya da "Siyu" diye anıyoruz. Lakota, halkımız demek. Sioux ise, "yılan" demek ve Fransızlar onlara bu ismi verdi. Yine mesela bizim "Eskimo" dediğimiz kabile kendini "Inuit" olarak adlandırıyor. Inuit, halkımız demek. "Çiğ et yiyen" anlamındaki eskimo adını onlara veren ise, düşmanları Cree kabilesi. Tabi, son 300 yılda ortak büyük bir mağduriyetin kurbanları olunca kabileler arası bu düşmanlıkların nerdeyse tamamı tarih olmuş durumda. Artık, "Apaçi, Komançi kardeştir! Ayrım yapan kalleştir!" diye bağırıyorlar ama biraz geç kalmışlar gibi.

     

    Kolomb da Kızılderililer de haklı çıktı ama nasıl!

    İsim dedim de, bugün Amerika dediğimizde, birçok dünyalının aklına ilk gelecek isimlerin önemli bir miktarı da aslında Kızılderili bakiyesi. Çoğu eyaletin ve şehrin adı, çeşitli yerli dillerinden. Mesela, Chicago, Algonquin yerlilerinin dilinden geliyor, "sarımsak tarlası" demek. Connecticut, "yükselip çekilen nehir" demek. Kentucky, Iroquoi dilinde "yarının arazisi" demek. Texas, "arkadaşlar" anlamına gelirken, Iowa, yerli dilinde "yiğidin harman olduğu yer" anlamına geliyor. "Güney rüzgarlarının halkı" anlamındaki Kansas'tan, "Yüksek tepelerin orası" anlamındaki Massachusetts'e, "gök renkli su" anlamındaki Minnesota'dan, "sulak yer" anlamındaki Nebraska'ya, "suların berisindeki yer" anlamındaki Manhattan'dan, "dağların halkı" anlamındaki Utah'a ve daha birçok eyalet ve şehir adına kadar hep kıtanın asıl sahiplerinin dillerinden günümüze ulaşmış isimler.

     

    Yaşadığımız 500 yıl gösteriyor ki, Kolomb günlüğüne yazdığı hedef ve tespitlerinde haklı çıktı. Kızılderililer ise, Avrupalı yerleşimciler ve istilacılar için, 17'nci yüzyıl başından itibaren "wasichu" tabirini kullandı. Bazı kaynaklar, "beyaz adam" diye çeviriyor bu kelimeyi ama aslında yerel dilde, "açgözlü" demekmiş. Onlar da haklı çıktı...

     

    / Cemal DEMİR- Haber 7 / New York

     


    Tarih: , 2/12/2008 Kategori: Gundem
    Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

    <- Son Sayfa | Sonraki Sayfa ->